31 Temmuz 2013 Çarşamba

Hatice'yi Bırak Neticeye Bak!
















Mısır'da ölü sayısı artıyor
10 kişi daha hayatını kaybetti.

Diğer taraftan...

Geçtiğimiz hafta Milliyet'in haberine göre; "Irak’ta son iki günde 70 ölü"...


Mısır, Suriye, Irak... İç savaş bütün hızıyla bölgemizde yayılıyor.

Kan oluk oluk akıyor...

İnsanların yoğun olduğu saatlerde saldırıların ardı arkası kesilmeksizin bombalamaların, patlamaların haddi hesabı yok!

"Irak'da düzenlenen saldırıya tepkili Kadim Mohsen, AFP haber ajansına "Bu masum insanların suçu neydi? Her gün patlama oluyor. Orduyu ve polisi suçluyoruz"  feryatları gırla gidiyor...

Çok geç...

Şimdi Mısır konuşuluyor...

Darbe mi, değil mi, yok hangi taraf haklı, hangi taraf haksız...

Ne fark eder ki?

Bu saatten sonra kimin haklı, kimin haksız olduğunun bir önemi  var mı artık?

Netice de zalimin yanında olanlar, güçsüzü eziyor, yakıyor, yıkıyor..

Halk birbirine düşman olmuş, birbirini boğazlıyor!

Netice de bu boğazlaşanların hepsi de aynı ülkenin vatandaşı değil miydi?!

Dün bir arada yaşayan halk, bugün  ne oldu da düşman oldu birbirine?

Mısırlı müslüman asker, Mısırlı müslüman halkı vuruyor...

Ve istenilen oldu...

Mısır'da halk ikiye bölündü...

Bölündüler... "Adeviye"ye...

Bölündüler... "Tahrir"e ...

Tahrir de, Adeviye de MISIR'ın...

Akın edenler de Mısırlı

Yani...


Hatice'ye değil, neticeye bakmak gerekiyormuş!

Peki biz bundan ders çıkarır mıyız?

Valla...

"1919" kapı gibi önümüzde duruyor! Yani tarihe bakarak,

"Bugün neler oluyor"a cevap bulmamız çok kolay...

Senaryoyu yazanlara ve oynayanlara...


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

29 Temmuz 2013 Pazartesi

PES!!!





Katıldığı bir televizyon programında konuşmacı olarak çıkan tasavvufçu ve avukat Ömer Tuğrul İnançer, hamile kadının sokağa çıkmasını "terbiyesizlik" olarak nitelendirdi. Dahası "estetik değildir" ifadeleriyle hukukçuluğun ve tasavvufçuluğun ne demek olduğunu böylelikle bize öğretmiş (!) oldu!

O halde...


Tasavvuf nedir?

" *Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. 

 *Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.

 *Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

 *Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.

 *Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.

 *Tasavvuf, İslam ahlakı ile ahlâklanmak için gereken bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, ruhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibadetin Allah rızası için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlastan ibarettir.

İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur. (Merec-ül bahreyn)

Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlakındandır.

Kötü sıfatlar, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmak, suizan, övünmek gibi şeylerdir.

Güzel huylar, ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir. Kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmekle kalb temizlenmiş olur."




Bu açıklamaların ardından  "terbiyesiz" ve "tasavvuf" kelimelerinin anlamlarını,  bir de TDK Türkçe Sözlük'ten araştırdım. Hemen belirtelim:

Tasavvuf: Tanrının niteliğini ve evreninin oluşumunu varlık birliği anlayışıyla açıklayan dinî ve felsefi akım, İslam mistisizmi.

Terbiyesiz: 1- Terbiyesi olmayan. 2- Topluluk kurallarına aykırı davranan.


"Hepsi serbest!

Engelli kıza 44 gün tevacüz ettiler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar.
Balıkesir’in Edremit İlçesi’ne bağlı Altınoluk Beldesi’nde, zihinsel engelli olan 16 yaşındaki... 44 gün boyunca bir evde alıkoyarak tecavüz ettiği ileri sürülen 3 kişi yakalandı. İşlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen şüpheliler serbest bırakıldı." 17 Temmuz 2013



Vallahi fazla söze gerek yok herhalde...

Zira bu açıklamaların ve tanımlamaların ardından aklı başında olan herkesin, yaşanılan kepazelikleri akıl, mantık ve vicdan süzgecinden geçirdikten sonra...

Güzel huyların ışığında, en azından yukarıdaki inanılmasi zor iki olayı birbiriyle bağlantılı şekilde değerlendirebilecek kadar, İslâm anlayışına sahiptirler sanıyorum!

Bir tarafta, engelli  bir çocuğa kocaman kocaman adamlar günlerce tecavüz ediyor ve de hiçbir şey olmamış gibi "terbiyeli" "terbiyeli" sokaklarda geziyorlar...

Diğer taraftan hamile kadınların sokakta gezmesi "terbiyesizlik" oluyor, iyi mi?

Pes!!!

Allah aşkına, hamile bir kadın gördüğümüzde aklımızdan ilk ne geçer?

Onun dokunulmaz olduğu, her şartta onu kollama ve koruma dürtüsünün içgüdüsel beynimize alarm vermesi, hatta ona melek gibi bakılması filan..

E vallahi şimdi bu açıklamanın ardından neyi anlıyoruz?

Meğer hamile hanımların "terbiyesizlik" ettikleri yetmiyormuş gibi,

Bir de  "estetik" olarak görüntü kirliliği yaratıp, bu zihniyetleri rahatsız ediyormuş iyi mi?!

Pes!!!

E o vakit biz de soruyoruz  bu muhterem "tasavvufçu" ve de "hukukçu" büyüğümüze; 

Sen hangi gözle bakıyorsun da, o melek kadar saf ve temiz gördüğümüz hamile kadınlara "terbiyesiz" diyebiliyorsun?

Ve de...



"Yuh!" dedirtecek kadar saçtığın bu incileri,


ALLAH KİTABI'nın hangisinde  okudun?


Sevgi ve saygılarımla!

Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm -2- Kırmızı Plaka Yerine Servis...
































Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la yaptığımız söyleşi'mize, kaldığımız yerden devam ediyoruz



İnsandaki açgözlülük, çekişme, kıskanma, intikam ve böbürlenme duygularını uyandıran pek çok uyarıcıların kol gezdiği bir dönem yaşanırken

İnsanların tümünün  kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek hayatın bilincine sevk edilen bir sistemin aksine,  insanlara, sevgiyle var kalabileceklerinin hissini ve mutluluğunu topluma kazandırmak gereklidir.  Zira insan mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmelidir.

Bu bağlamda,

İnsanların var olmalarının temelinde yatan sevgi yerine, kendimizi nasıl rahat ettireceğimizi düşünmenin  utancını yaşadığımızı fark edebiliyor muyuz? Ya da toplumun ne kadarı bunun farkında  acaba?!..

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor. Dolayısıyla kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebileceğimiz ortak noktada, yani sevgiyi hissettiğimiz an,

Toplum barışı ve toplum huzuru sağlanabilir...

Oysa... Bu düşüncenin ve duygunun inadına, bencilliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımızı kabul etmeyenimiz yok sanırım...   Bu durumda, ruhu ve zihni Allah korkusu ve Allah sevgisiyle meşgul olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a  sormaya devam ediyorum:



Günümüzde insanların  yaptıkları ibadetlerde bile neredeyse bencillik söz konusu...

* İbadeti niçin yapıyoruz?

Yani biz, sırf Allah emrettiği için, o'nun hoşnutluğunu kazanmak için bir bakıma O'nu memnun etmek için yapıyoruz her şeyi. Onun karşılığında bize şunu verecek, bunu verecek diye bir şey bekleyemeyiz.  Ama karşılığında bize bir şey verir ya da vermez. O, O'nun bileceği iş.


* İnsan ne ile yaşar?

Hayat nefes alıp vermekle başlar, ama ondan ibaret değildir. Hayat, gözle görünen ve görünmeyen boyutlara sahiptir. Aynı şekilde kulakla duyulan ve duyulmayan, elle hissedilen ve hissedilmeyen boyutlar vardır. Bu boyutlar hemen bütün algılarımız için geçerlidir. Gözün görmediğini, kulağın işitmediğini, elin ulaşamadığını gören, işiten, hisseden bir kabiliyeti vardır ki insanın, biz ona akıl ve kalp diyoruz. İnsanın hayatı da bir taraftan nefes alıp vermenin esasını oluşturduğu duyu verileri ile başlarken, orada kalmaz; bu görünürün arkasında ve hatta içinde, aklın ve kalbin keşfedebildiği bir boyut vardır ki, buna biz "gayb" deriz. İnsanın hayatı, işte bu şuhûd ile gayb arasında geçer. 

Bizi görünene bağlayan, duyularımız ve bir yere kadar aklımız iken, gayb ile irtibatımızı, kalbimiz veya gönlümüz sağlar. Gönülün bilme yolu, sevgidir. Bu yolu İslam’da Hz. Peygamber temsil eder. Biz gönlümüzü Hz. Peygamber’e bağlayarak, onun üzerinden gayb âlemine açılırız; daha doğrusu onun üzerinden gayb âlemi bize açılır.

İnsanın hayatının şuhûd ile gayb arasında geçmesi, hayatın biyolojik manası ile manevi manasını birbirinden ayırmak için önemlidir. Biyolojik hayatın devamı, bedensel ihtiyaçların karşılanması ile sağlanırken, insanın insan olarak varlığını sürdürmesinin asli boyutu olan kalp ve gönül, ancak bizim için gayb olan diğer insanların gönlü ile irtibat içerisinde hayatını sürdürebilir. "İnsanın ancak diğer insanlarla birlikte yaşayabileceği" ilkesi de tam bunu söyler.  

İnsanların diğer insanlarla birlikte yaşamasının ön şartı, başka insanların ona güvenmesidir ve bu karşılıklıdır. Herkes asgari ölçülerde birbirlerine güvenerek varlılarını sürdürebilirler. Bu güvene, bizim klasik dilimiz "emn" ve "emniyet" demiş; insanların her birinde baştan varsayılan bir özellik olarak “emanet”, belki hayat olarak insana verilmiştir. İnsanın Rabbi ile olan irtibatına da, Rabbi’ne güvenme ve O’nun güvenine layık olma anlamında, "iman" denmiştir.

Buradan biz insanın esas itibariyle birbirlerine ve Rablerine güvenle, yani iman ile yaşadıklarını söyleyebiliriz. Farkında olsak ta olmasak da biz hep bu güven vasatı içinde yaşıyoruz. Güvenin bitmesi ile birlikte hayat "zehir" oluyor.




* Paylaşmak nedir?

Paylaşmak aslında ortak olmak ve iştirak etmek anlamına gelmektedir. İnsanlar, nefes ve nefis sahibi varlıklar olarak, zorunlu bir şekilde havayı paylaşırlar; bir yerde, bir mekânda bulunan varlıklar olarak yerküreyi paylaşırlar. Paylaşmanın bunun ötesinde de boyutları ve anlamları vardır. İnsanlar insan olmak bakımından birçok özelliği, mesela konuşma özelliğini, düşünme özelliğini, istekleri, sevgiyi ve sayılamayacak kadar daha birçok şeyi, isteseler de istemeseler de paylaşırlar. 

İnsanların paydaşlığı, sadece diğer insanlarla ilgili değildir; insanlar canlılar ve bitkiler, hatta cisimlerle de birçok şeyi paylaşmaktadırlar.

O halde paylaşmanın insan tabiatının bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ancak buradaki soru, esas itibariyle, az önce zikredilenlerle ilgili değil gibi gözüküyor.  Yukarıda verilen örnekler insanların zorunlu olarak paylaştıklarını dile getiriyordu. Paylaşmayı insani bir soru ve sorun haline getiren, insanların iradi olarak, bilerek ve isteyerek paylaştıkları şeylerle ilgilidir. Paylaşmayı söz konusu haline getiren, insanların kendi tasarrufları altına bulunan ve istemedikleri zaman paylaşmayabildikleri şeylerle ilgili olmasıdır. Bu da bizi ister istemez mülk ve mülkiyet meselesine götürmektedir.

İnsanlar şu veya bu şekilde, tasarrufları altında bulunan bir imkân, bir mal, bir bilgi ve beceri sahibi olmaktadırlar. Bu imkânlar, servet, bilgi ve beceriden başka insanların da istifade etmesi söz konusu olduğunda, bu bir sorun haline gelmektedir. Bazı insanlar rahat bir şekilde şu soruyu sorabilmektedir: Niçin ben, bu kadar emek ve gayret sarf ederek elde ettiğim bu imkânı, bu serveti, bu bilgiyi, herhangi bir gayret göstermemiş olan başka birisi ile paylaşayım ki? 
Bu soru ilk bakışta haklı gibi gözükse de, görünüşün aldattığını söyleyebiliriz. 


Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir: Sahip olunan her imkânın ön şartı, hayattır; hayat olmadan, hiçbir imkân, servet, bilgi elde edilemez. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, hayat, insana Rabbi tarafından verilmiş bir bağıştır. Bu bağış, diğer bağışlarla desteklenmiş ve bazı insanlar, bunları kullanarak diğer insanlardan temayüz etmişlerdir. Burada gayet tabii, onların gayretinin, emeğinin bir payı olmakla birlikte, bütün bunların esas ve gerçek sahibinin, bu imkânları ve gücü onlara veren olduğu unutulmamalıdır.

İnsanlar ellerinde bulunan servet ve bilginin, mutlak olarak kendilerine ait olduklarını düşündüklerinde, ciddi bir hata yapmış olmaktadırlar. Hayat gibi o imkânlar da o insanlara bir süre için verilmiştir ve bu süre bittiğinde, o imkânlar onların elinden gidecektir.
Bu noktada onlara düşen, kendilerine verilen imkânları, bu imkânlara şu veya bu sebeple sahip olamayanlar için de kullanılabilir hale getirmek ve bunun üzerinden "hayır" işlemektir. 


Paylaşmak, hayrın en önemli alanıdır. Daha önce mutluluğu konuşurken söylediğimiz gibi, mutlu olmanın ön şartlarından biri hayırdır ve hayrın da en önemli alanı paylaşmak olduğuna göre, mutlu olmak isteyen insanların, sahip oldukları imkânları, serveti ve bilgiyi paylaşması beklenir. Aslında dinimiz çok çeşitli şekillerde insanlara paylaşma yolları ve vesileleri oluşturmuş ve bunu düzenlemiştir.


* Erdemi din'le nasıl ilişkilendirebiliriz?

Erdem/fazilet, iyiliğin insanda meleke haline gelmiş halini ifade eder. Mesela hayırseverliğin/paylaşmanın bir insanda meleke haline gelmesi, onun mümkün olan her zaman ve yerde, her vesile ile, diğer insanlarla elindeki imkânları paylaşmasını ifade eder. Kâmil insan da tam bu anlamda, bütün alanlarda, bütün erdemleri kendisinde toplamış olan insan demektir. Kâmil insanı Hz. Peygamber temsil ettiği için, erdemli olmak, dindar olmanın amacıdır. 

Her müslüman erdemli olmak için -en azından- gayret etmek zorundadır. Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir.



* Tam da bu noktada,  " Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir." açıklamalarının üzerine,  toplum olarak  bizi yöneten tüm  makam sahiplerinde özlemle görmek istediğimiz,  örnek alınacak bir davranışa değinmek istiyorum.  Söz konusu bu davranışın sahibi Dr. Tayyar ALTIKULAÇ... Toplumsal ahlâk çerçevesinde izah edilebilecek ve erdemin birebir kanıtı diyebileceğimiz o davranışı:


"İki dönem TBMM'de bulundum ve her iki dönem (20. ve 22. dönemler) Millî Eğitim Komisyonu başkanı olarak görev yaptım. Bu görevim itibariyle devlet bana kırmızı plakalı araç ve emrime 24 saat şoför tahsis etti. Ben bütün seyahatlerimi (Ankara içinde ve dışında bu araçla yapma hakkına sahiptim. Çünkü bu araç, ilgili yasaya göre "makama" değil, "zat-a mahsus" bir araçtı.

20. Dönem Ankara'nın Oran semtindeki milletvekilleri lojmanlarında oturuyordum. Buradan meclise servis otobüsleri kalkıyor ve aracı olmayan milletvekilleri ve bazı görevliler, hatta milletvekillerinin eş ve çocukları bu servislerden yararlanıyorlardı. Benim gibi komisyon başkanları, idare âmirleri ve başkanlık divanı üyeleri ise lojmanlarına gidip gelirken zatlarına tahsisli bu kırmızı plakalı araçlardan yararlanıyorlardı. 

Ben evime gidip gelmek için bu araca hemen hiç binmedim. Çünkü diğer şoförler gibi benim şoförüm de uzak yerde oturuyor, beni bırakınca kendi evine bu araçla gitmesi ve ertesi gün beni evimden alması gerekiyordu. Buna gönlüm razı olmadı. Akşam meclis kapanınca hareket eden servise binip evime gitmeyi tercih ettim. Şoförüm de hem geç saatlere kadar beklememiş oluyor, hem de normal mesai sonunda kalkan bir başka servisle gidebiliyordu. 

Meclisin haftalık çalışmaları sonunda kendilerine araç tahsis edilen milletvekilleri (komisyon başkanları vb.) kırmızı plakalı araçlarıyla seçim bölgelerine gidiyor, ben Metro veya Nilüfer turizme ait otobüslerden biriyle İstanbul'un yolunu tutuyordum. Zatıma tahsisli araçla bu yolculuğu yapmayı içime sindiremiyordum.

22. Dönemde yaptığım da bundan hiç farklı olmadı...

İlginç bir tatışma: 23. dönem parlamantosu oluşup komisyon başkanları ve idare âmirleri belli olunca idare âmirlerinden biri ile bir komisyon başkanı arasında -ikisi de benim bıraktığım araca sahip çıkmak istediği için- bir tatsızlık yaşanmış. Çünkü diğer araçların kilometreleri 100-150 bin ve hattâ180 bin'li rakamların üzerini gösterirken benim kullandığım araç 20 bin'li rakamlarda imiş (Bu araçların hepsi bize beş yıl önce sıfır km. olarak tahsis edilmiş araçlardı)." Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt 3, sf:1234-1235




Bugün dünyada yaşadığımız kargaşanın temelinde "vicdan yoksunluğu" yatmaktadır.

İçimizdeki vicdanın kalitesi insanlığınızın kalitesini ortaya koyar. Ve vicdan ahlâkın pratikteki görünümüdür. Ahlâkın uygulanmasıdır. Vicdan sahibi olan tek canlı insandır.

Çevremizde gördüğümüz pek çok acı olaylar var. Açlıktan ölenler, kula kulluk edenler...

İnsanların sefalet altında acı çekmelerinin karşısında "vicdan" devreye girmeli, bu da Müslümanlığın en temel ilkesi olarak görüyorum...  Zira mü'min olan insan;

Yalan söylemez, iftira etmez, gıybet etmez, israf etmez, şaşâya gitmez,  hak yemez, başkalarının hakkını gözetir... işte tüm bunların temelinde  vicdan vardır.

O halde,


*Allah sevgisi vicdanla eşit olabilir mi?

Bunlar ayrı ayrı değerler tabii. Ama elbette birbirleriyle ilgisi ve irtibatı var...



*Vicdan nedir? Vicdanı içimizde yaşıyoruz, o halde, içimizde yaşattığımız veya yaşatmadığımız bu ses, Allah’ın sesi olabilir mi?


İnsan genellikle akıllı bir varlık olarak tanımlanır ve akıl da, daha çok ahlaki olarak, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti olarak belirlenir. İnsanların iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti, her zaman gerektiği gibi işlemeyebilir. Bu sebeple Yüce Allah insanlara peygamberler göndermiş ve onlar vasıtası ile de insanlara iyiyi kötüden ayırmaları konusunda bir "bağışta" bulunmuştur. Aslında din, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara hayat verdikten sonra verdiği ve insanların manevi tarafını canlı tutan ikinci bir hayattır. Bu anlamda din insanın kalbini ihya eder/ canlandırır. 

İyi, varlığı, özellikle de insani varoluşu muhafaza ederek geliştiren her türlü eylem olduğu gibi, kötü de bir eylemde bu özelliğin bulunmamasını ifade eder. Eğer bir eylem, varlığı, özellikle de insanı çevresi ile birlikte muhafaza etmiyorsa, hatta tahrip ediyorsa, anlamsız veya kötüdür. Klasik İslam düşüncesinde dinin amaçları, hep "insanı çevresiyle muhafaza ve ahlakı geliştirme" dikkate alınarak anlaşılmıştır. Nitekim dinin amaçları, nefsin, aklın, malın, dinin ve neslin korunması olarak sayılır ki, dinin esas itibariyle hayır amaçlı olduğu ve böylece algılandığını göstermektedir.


Vicdan, farkında olsun veya olmasın, yaratıcısı ile irtibatını koparmamış olan insanın olup biten hadiseler karşısındaki hassasiyetini ifade eder. İyilikler karşısında huzur, kötülükler karşısında huzursuzluk hissi vicdan sahibi olmanın bir alametidir. Ancak vicdan, toplumsal gelenekler ve algılarla da irtibatlı olarak, belirli bir göreceliği de içinde taşıdığı için, nihai bir kriter veremez. Birçok Nazi görevlisinin, yaptığı işlerden dolayı vicdanen rahatsız olmaması, bunun, günümüzde de dünyanın dört bir tarafında yaşanan çok sayıda örneğinden biridir. 


-Yani bu durumda şu ifadeyi ilave edebiliriz sanıyorum:

"vicdan kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal bir yaşamışlıkdan çıkar." 


Son olarak şunu ifade etmekte fayda vardır. Sadece İslam dünyasında değil, dünyanın dört bir tarafında, her gün çok kötü şeyler yaşanmaktadır; ama iyi şeyler de yaşanmaktadır. Hatta denilebilir ki, iyilikler kötülüklerden her zaman fazladır; çünkü en yüksek iyi, varlık ve insani varoluştur. İnsan varlığını sürdürebildiğine göre, iyilikler baskın demektir. Önemli olan nokta, insanlar arasında zaten var ve etkin olan iyilikleri daha da güçlendirmek ve yaygınlaştırmak; buna karşılık kötülüklerin azalması için gayret sarf etmektir. Kötü, aslında iyinin eksik olması demek olduğu için, yılmadan ve usanmadan iyilikleri yapmaya devam etmek, her birimizin temel görevidir. 

İyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün azalmasını sağlayacağı için, galiba hayırları olabildiğince herkesin beğeneceği bir şekilde ve zevkle gerçekleştirmek, bize bağışlanan hayatın amacına ulaşmasını sağlayan en uygun yoldur.




Evet.. erdem, vicdan... İşte bu kavramları yitirdiğimiz için bugün tüm dünyada bir sıkıntı yaşanıyor... Üstelik bu sıkıntı birey birey herkesi, kâh gönül huzursuzluğuyla, kâh toplumsal huzursuzlukla, kâh açlık ve sefaletle vuruyor.

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor...  O halde kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebilmenin şartlarını, nedenlerini konuşmak istedim Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la.. Zira biliyorum ki, insanların bunları düzgün bir şekilde yaşamlarında görmeleri ancak düzgün bir siyasetle olur. İşte onun için o siyaseti hazırlayanların ve siyasete yön verenlerin kulak verecekleri asıl sesin adresi vicdan olmalı...

Ve yine insanın fiziksel duygularına "dur" diyebilmesiyle ve mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmesiyle her şey çok daha güzele ulaşacaktır...


BİTTİ 


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

18 Temmuz 2013 Perşembe

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm... Türkiye'de Böyle Aktif Bir Kütüphane Hiç Yok!





Toplumsal barış ve huzurun sağlanabilmesi sanırım öncelikle ve de özellikle yönetim kadrosundaki  kimselerin adil ve vicdan sahibi olmasıyla gerçekleşir.  Makam sahipleri, bulundukları mevkiinin olanaklarını daima toplum ve millet adına kullanmaya özen göstermeli. Ki  mütevazı bir kişiliğin, örnek ahlâk ve örnek davranışın nasıl olması gerekliliği ancak bu sayede  toplumlara rol model olabilmesi sağlanabilir.


"Müzakereler sonuçlanıp oylamaya geçilince ben muhalefetle birlikte oy kullandım. Bu sırada benim muhalefet milletvekilleriyle birlikte elimi kaldırdığımı gören DYP Grup Başkan vekili Saffet Arıkan BEDÜK'ün bana doğru geldiğini fark ettim. Telaşla, "Hocam, sen ne yapıyorsun?" diye beni uyarıyordu. O gece Kadir Gecesi'ydi. Ben de sağ elimi kaldırmış vaziyette oylamaya katılırken sol elimle de kalbimi işaret ederek "Sayın başkan, bu gece Kadir Gecesi, izin verin de şuradan gelen sese göre oyumu kullanayım" diye karşılık verdim." Zorlukları Aşarken, cilt 3 / sf:1101


" "TDV Bakü Türk Lisesi": TDV'nin Azerbaycan'da yürttüğü cami inşa etme ve BDU İlâhiyat Fakültesi çalışmalarını destekleme çalışmaları sürerken gördük ki; bu ülkedeki öncelikli iş, eğitimin desteklenmesidir. Bu ülkeyi gelecekte yönetecek vatanperver, bilgili, temiz ahlâk sahibi, sağlam karakterli gençlerin yetiştirilmesine katkı sağlamaktır." Z.A. Cilt 3,sf: 996


"O tarihlerde BDU İlâhiyat Fakültesi'nde görevli arkadaşlarımız Kemal Atik ve Celal Erbay'ın gerek bakan gerekse bakanlık bürokratlarıyla olan iyi ilişkileri sayesinde istenen sonuca ulaşıldı. Celal ERBAY'ın bana naklettiğine göre bakanlık bürokratları lisenin adının "Tayyar ALTIKULAÇ Lisesi" olmasını teklif etmişler. Ben de Celal Bey'e bunu kabul edemeyeceğimi söylemiştim. Bunun üzerine "Turgut ÖZAL Lisesi" oluyor da "Tayyar ALTIKULAÇ Lisesi" niçin olmasın? diye itiraz etmişler, ama benim bu konudaki kararımın kesin olduğunu anlayınca "TDV Bakü Türk Lisesi" demeye karar vermişler. Z.A. Cilt 3, sf:999


Hani şımarıkça hoyratça davranışın, gösterişin ve şaşanın kol gezdiği günümüzün hâllerine bakılınca, gerçek anlamda asalet bu diyebileceğimiz, bulunması ve görülmesi zor, gerçek manâda devlet adamlığına bir örnek...


Türkiye Cumhuriyeti'nin 13. Diyanet İşleri Başkanlığını yapmış ve hâlen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanılığı görevini yürüten  Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ... 

20-22. dönem milletveklliği de yaparak siyasetle buluşan Dr. Tayyar ALTIKULAÇ, "Siyasetçiler toplumun duyarlılıklarını dikkate alarak popülizm yapabilirler. Ama uzmanlar ve bilim adamları her zaman düşündüklerini ve inandıklarını söylemek ve topluma yön vermek sorumluluğunu taşırlar. Biz ne yazık ki bunu beceremedik" itirafında bulunabilecek kadar,  temiz ve dürüst bir anlayışla sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan bir devlet büyüğümüz...



Yaşamın amacı, Ne için yaşıyoruz? Vicdan nedir? Mutluluk nedir?... İnsanlar için en büyük mutluluk "iyilik ve gerçeğin egemen olduğu" bir dünyaya ulaşmak yönünde verilen gayrettir. Dolayısıyla bilinçli yaşamalı, insanları ve doğayı sevmeli, insanların en doğru yolu bulması yönünde gerçeğin ve iyiliğin hüküm sürdüğü bir yaşamı benimsemek...


Tüm bu duyguları gerek siyasi kimliğiyle, gerekse din adamı kimliğiyle en iyi tahlil edebilecek kadar donanımlı bilgiye ve tecrübeye sahip olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la konuşmak üzere,  (İSAM) İslâm Araştırmaları Merkezi'ndeki çalışma odasında buluşuyoruz...



Devlet ciddiyeti ve terbiyesiyle karışık insanın içini ısıtan, sıcak sımsıcak bir karşılanmayla odaya buyur ediliyoruz.

Diğer taraftan ise, basında "Diyanet'in soğuk yüzü" olarak nitelendirilmenin  aksine,

Karşımdaki bu insanla, yıllarca emek vererek özenle ortaya koyduğu, devasa büyüklükteki bilimsel çalışmalara destek amacıyla yapılmış inanılmaz, muhteşem (İSAM) eserinden kaynaklanan, haklı gururu ve  mütevazı duruşunun  asaletiyle, merhabalaşıyoruz...


Dr. Tayyar ALTIKULAÇ tarafından İSAM adıyla adlandırlan, kısa adı İSAM olan "İslâm Araştırmaları Merkezi" gibi bilimsel faaliyetlerin gurur verici boyuta erişmesindeki büyük emeğin ve bu devasa fikrin yaratıcısı Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a ilk sorum şüphesiz ki İSAM'ın perde arkası olacak...

Zira toplumda belirli yeri olan bizlerin, bu yerin bizlere yüklediği sorumlulukları taşımamız gerektiği inancındayım. O sebeple hayat bizden yapmamız gerekenden başka bir şey istemiyor; istemiyor  istemesine de, böylesi muhteşem bir azmin kaynağına inmek, Tayyar ALTIKULAÇ'ın 9 yaşından bu yana, ruhunun derinliklerine işleyen ve aldığı sorumluluğunun, dava(sı)nın sanki bir yansıması  olmuş İSAM.


Dolayısıyla Tayyar ALTIKULAÇ'ın zihninde ve ruhunda  önüne geçilmez bir istek olarak İslâm'ın derinliğini, İslâm'ı bilimsel araştırmalarla değerlendirmek ve de insanlarla buluşturmak olarak gördüm.  Böylece hedefini, azim ve kararlılıkla yıllara yayarak kendisini bilime vermiş. İçinde bulunduğu şartların, "Zorlukları Aşarak" iyileşmesinde, bilimsel çalışmalarının payı büyük... ki, aynı bilimin ışığında bundan sonraki hayatın olumsuz koşullarının da düzeleceğinin farkında...

İSAM'la birlikte hissetiğim şey; Onun tek hedefi çalışmak... Ve de insanı başarıya götürecek işlerle uğraşmak...

O yüzden, pek çok kişinin köşesine çekilip dinlenmeyi tercih ettiği yaşlarda olmasına rağmen, o, zamanının tümünü okumaya ve çalışmaya ayırıyor.


İSAM gibi bir esere imza atmak, bırakınız dönemin sorumluluğunu üstlenmeyi, bu tam anlamıyla gelecek kuşakların  sorumluluğunu da karşılamanın yüce bir göstergesidir.




*İSAM'ı kurmak fikri nereden aklınıza geldi?

Bu eserin düşünce plânında ve kuruluşunda mütevazı ölçüde emeği olan biri olarak böyle bir müesseseye benim neslimden bazı arkadaşların da ihtiyaç duymaları muhtemel... Ancak ben bu projede düşüncemin arka planı şöyle anlatabilirim:

Sene 1966... İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde asistan olarak tez çalışmalarım vesilesiyle her gün Süleymaniye Kütüphanesi'ne gidip geliyorum. İkamet yerim Üsküdar'ın Pazarbaşı yeri. Asistanlar olarak zor geçindiğimiz bu dönemde, çok uzak olmayan mesafeler için otobüse binmeyi unutmuş gibiydim. O yüzden kütüphaneye giderken her gün Pazarbaşı'ndan Üsküdar'a yürüyordum. Burada zorunlu olarak vapura biniyordum. Eminönü'nden Süleymaniye'ye yürüyerek çıkıyordum. Akşam üzeri saat,17:00 olunca aynı şeyleri yapıyordum.

Bir gün  Süleymaniye programı günlerinde genç bir Alman araştırmacı ile tanıştım... Bir defasında bu kişinin, çantasından çıkarıp bana göstediği iki şey beni çok etkiledi. Bunlardan biri, tek yaprağı kalmış kalınca bir uçak bileti koçanı, diğeri Banko Di Roma'nın çek koçanı.

Bu araştırmacı, o kalın bilet koçanının kopartılmış yaprakları ile Kuzey Afrika ülkelerindeki kütüphanelerde incelemeler yapmış, Şam, Bağdat, Haydarâbat, Tahran ve pek çok uzak doğu ülkelerini dolaşmış ve nihayetinde İstanbul'a gelmişti. Buradan da biletinin son yaprağı ile ülkesine uçacaktı. Çantasındaki banka çeki de, gittiği ülkelerde ihtiyacı kadar para çekmek üzere üniversite tarafından kendisine verilmişti. Akşam olunca o "taksii!"diye seslenip bir taksi, çağırıyor ve Divan Oteli'ne gidiyor, ben de tabanvaylara binip, Eminönü vapur iskelesinin yolunu tutuyordum.

Bu gördüklerim karşısında çok etkilenmiş, şuur altımda derin izler bırakmıştı. Araştırma böyle, yani Alman araştırmacı gibi olmalıydı... Bizden öncekiler bize ancak içinde bulunduğumuz imkânları hazırlayabilmişlerdi. İstanbul'un Vefa semtindeki İmam Hatip Okulu'nda öğrenci olduğumuz yıllarda, okulun ahşap binasının bahçesindeki barakada Hollanda'dan bağış olarak gelen sarı peynirlerle, Amerikan yardımı süt tozundan hazırlanan sabah kahvaltısı bu okulun öğrencileri için o günlerde önemli idi ve çok şeydi. Ama geleceğin hem öğrencileri, hem araştırmacıları için artık bu yeterli olamazdı. Onlar daha iyi şartlarda öğrenim görmeli ve araştırma yapmalılardı. Bunu da bizim neslimiz hazırlamalıydı... Türkiye Diyanet Vakfı'nı kurduktan sonra bu konudaki özlemimi, bir araştırma merkezi açmamızın ve burada araştırmacı yetiştirmemizin lüzûmunu bir temenni olarak dile getirmeye başladım.


İSAM'ı gezmeye başlıyoruz... 

















Örnek olarak İran.  İran konusunda çalışmak isteyenlere, burada bir sürü bilginin adresi var. Biraz daha lokal konu bulalım. İstihaze. İstihaze ne demek? Bununla ilgili bilgileri buradan bulabilirsiniz... mesela burada bilgi adresleri var... Araştırmacı istediği konuya ulaşabiliyor. Bütün bir konuda önünüze bu konuluyor, siz bunlardan hareketle süratle istediğiniz bilgilere ulaşabiliyorsunuz.

Aynı zamanda arşivlerde eski defterler var. Hepsi dijital ortama aktarılmış, araştırmacı geldiği zaman burada bulabiliyor. Fotokopi servisi yapılıyor

Dışarıdan gelen yüksek lisans, doktora öğrencisi veya araştırmacı.. Gider kaynağı tamamen vakıftan karşılanmak üzere... Konulara göre tasnif edilmiş kitaplar... Aldığı kitabın bir tek şartı var,   kitapları okudukları yerde bırakmaları yönünde. Zira daha sonra görevliler, bu kitapları ait oldukları bölümlere yerleştiriyorlar. Böylelikle de kitapların diziliminde bir hataya sebebiyet verilmemiş olunuyor.

Türkiye'de bu kadar aktif bir kütüphane hiç yok! Buraya gelenlerin hepsi akademisyen! Her türlü insan var.. Öğleden sonra burada oturacak yer bulamazsınız.

Başka bir ülkede İSAM benzeri bir araştırma merkezi, yani kendi araştırmacıları dışında her gün kütüphanesine ortalama 300'ün üzerinde yerli ve yabancı araştırmacının girip çıktığı bir örnek bulunduğunu sanmıyorum veya bilmiyorum. İstanbul dışında gelen araştırmacılar için misafirhane hizmetinin verildiği, araştırmacıların çay ve yemek ihtiyaçlarının karşılandığı, oldukça zengin bir kütüphane ve dokümantasyon hizmetinin sunduğu, yurt içinde ve dışında araştırmacıların yetiştirildiği programların uygulandığı bir araştırma merkezinin varlığından ben şahsen haberdar değilim.



Ben bu projeyi, gerçekleştirmek için;

Paris'te Bibliothèque National'i, Berlin'de Statsbibliothek'i, İrlanda'da oranın üniversite kütüphanesini gezdim, inceledim.  Hiçbir yerde buradaki vermek istediğimiz hizmet modeline uygun bir örnek görmedim.
 

Ne aradım ben?  Dışarıdan gelen bir araştırmacı, burada yatacak bir yer bulsun. Dışarıda yemek aramasın, öğlen yemeğini burada yiyebilsin, çayını içebilsin. Burada rahat bir ortamda çalışabilsin... Buranın  idari bir yeri olsun. Aynı zamanda burada, yerli araştımacılarımızın çalışabileceği bir birim olsun... Yemekhanesi olsun,  birkaç personelin kalabileceği lojmanı olsun... Böyle bir birim Amerika'da var mı, ben bilmiyorum. Avrupa'da yok, Ortadoğu'da zaten yok. Burası tek!


Kısaca söylemek gerekirse, bu modelin gerçekten özgün bir model olduğunun kabul edilmesi gerekir ve onu oluşturmak bizim neslimize nasip olmuştur. İSAM'ın Çalışma Talimatı'nda da belirtildiği üzere bu kuruluşun amacı elbette TDV İslâm Ansiklopedisi yayınlamaktan ibaret değildir. Bu ansiklopedi, onun bugüne kadar yürüttüğü işlerden sadece bir tanesidir.




* İslâm Ansiklopedisi tamamlandı mı?

İslâm Ansiklopedisi'nin 44. cildini tamamladık. Henüz basılmadı. İki de zeyl var. Dünya çapında bilim adamlarının biyografilerine yer veriyoruz.


İSAM 400 bin cilt kitabıyla gerçekten de etkileyici, okuyucusu ve araştırmacısına her türlü imkânı sunabilen,  görülmeye değer muhteşen bir kütüphane.

Söyleşimize ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu buhranlı sürecin bir parçası olan "bencillik" duygusuyla devam etmek istiyorum. Zira Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'ın din ve siyasi yönlerinden faydalanarak, insanın özü olan ruh'la ilgili bir söyleşide bulunmak istedim...

"Tutkuları ortadan kaldırmak imkansızdır; bize düşen görev bu tutkuları soylu bir amaca yöneltmeye ve herkesin tutkularını erdem sınırları içinde doyurabilme olanağına kavuşmasını sağlamaya çalışmaktır."


* Dünyayı kasıp kavuran bencilliğin kirliliğiyle gelişen acımasızlığı “tutku”lara bağlarsak, İslam’ı ve Müslümanlığı bu bağlamda nasıl değerlendireceksiniz?


Tutkular -eskiler ve hâlâ birçok kişi bunları “ihtiraslar” olarak adlandırır- insanlarda bulunan arzuların “normal”den fazla bir yoğunluk kazanması halini ifade eder. İnsanlar mesela başarılı olmak isterler; bu istek, insanların etkin olabilmesi için gereklidir. Eğer bir insanda başarılı olma, bir işi başarma isteği yoksa onda bulunması gereken bir şey eksik demektir. Ama aynı zamanda insan bir şeyi, “her şeye rağmen”, “her ne pahasına olursa olsun” başarmayı istiyorsa o zaman bu bir istek değil, artık bir “hırs”tır. Hırsın insanda bir karakter özelliği kazanmasına da “ihtiras” denmektedir. Kısaca ifade edecek olursak insanda bazı şeyleri isteme özelliği, olması gereken bir şeydir. Ancak bu, gereğinden fazla olursa, o zaman bir sorun var demektir.


İslâm ve Müslümanlık her zaman “orta yolu” önerir ve müslümanları “vasat ümmet” olarak niteler. Vasat ümmet demek, hiçbir şeyde aşırıya yönelmeyen ümmet demektir. Diyebiliriz ki İslâm genel olarak insanların tutkularının olmasını, hatta tutkuların gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, tutkularda aşırılığı reddettiği gibi, onları tamamen ihmal etmeyi de reddetmektedir.

Bencillik ve acımasızlık, esas itibariyle makbul olan bir hâlin, aşırıya yönelmesinden başka bir şey değildir. İnsanın müslüman olabilmesi için “ben” demesi gerekir. Ancak bu ben, “sadece ben” haline gelirse, o zaman ciddi bir sorun ortaya çıkar. Müslümanlık insana kendisini, diğer insanlarla birlikte, diğer insanları da eşdeğer olarak kabul ettiğinde tanıyabileceğini söyler. Bunun gerçekleşebilmesi için, her bir insanın kendisini ve bütün insanları "aşan" bir mesnetle irtibatını keşfetmesi gerekir. Bu sebeple İslâm insana, ancak Rabbi’ni tanıdığı zaman, kendi "ben"liğini de tanıyabileceğini hatırlatarak insanların ancak kendisi gibi “ben” diyebilen diğer insanları, herkese bu “hayatı” bağışlayan Rableri ile irtibatları içinde “eşdeğer” olarak tanıyabileceğini, onları öteki olarak görmemeyi öğretir.

* Yaşam ve mutluluk nedir?

Yaşam (hayat) bir “bağış”, bir "atiyye"dir. Hayatın en önemli özelliği, bizim veya hayat sahibi olan ne varsa onun, onu tercih etmemiş olmasıdır; hayat, hayat sahibine verilmiştir. Bu sebeple de ona biz “bağış/atıyye” diyoruz.  Ancak hayat, hayat sahiplerine belirli bir süre için verilir; bu süreye “ömür” deriz. Hayatın en önemli alameti, nefes almak ve vermektir; herhalde bu sebeple, nefes alıp veren varlıklara, zaman zaman "ben" karşılığı olarak da kullanılan, "nefis" denilmiştir.  Hayat nefes alıp vermekle başlar ve son nefesle birlikte, en azından bir anlamı ve boyutu ile sonra erer. Bu sona eren hayata, "yakın hayat" anlamında "dünya hayatı/el-hayâtü’d-dünya" deriz. Son nefes ile birlikte insanın farklı bir boyutta, farklı bir anlamda "nefes"i devam eder ki, bu yeni hayata, "öteki hayat" veya "ahiret hayatı" denir.

Dünya hayatında insan mutlu olmak ister. Mutluluk, insanın ayrılmak istemediği bir "hâl"i ifade eder. Mutlu bir insanın hâlini, büyük düşünürlerden Gazali kısaca şöyle ifade eder. Eğer bir insan yaptıklarından haz alıyorsa, yaptıkları hayırlı ise ve başka insanlar o insanın, o hayırlı işleri o şekilde yapmasından keyif alıyorlarsa, o insan mutludur.  Buradan hareketle mutluluğu üç temel şartın yerine getirilmesine bağlayabiliriz:

Bunlardan birincisi, insanın yaptığından haz alması, yaptığını hakikaten isteyerek, -isterseniz tutkuyla da diyebiliriz- yapması,

İkincisi yaptığının ahlâkı, iyiyi, hayrı gerçekleştirmesi (bunu biz başka şeylere ve özellikle insanlara gerçekten faydalı olması diye açabiliriz),

Üçüncüsü ise başka insanların, o insanın o eylemi, o hayrı işlemesinden ve işleme şeklinden keyif almasıdır.

Kısaca mutluluk benlik/varlık, ahlâk ve estetiği bir ve aynı hayatın bütünleyici parçası olarak buluşturmayı ifade eder. Gerçekten mutlu olan insanlar, başkalarını da mutlu ederler. Onların mutlu olmalarından, başkaları da mutlu olurlar.



Devamı var...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 



15 Temmuz 2013 Pazartesi

Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Halûk TARCAN'la Söyleşi'm -2- "Avrupa Türkler Karşısında Muazzam Aşağılık Duygusu İçinde"!













Almanya'dan Nazilerden kaçıp 1940-60'larda, İstanbul Üniversitesi'nde görev yapan Türk dostu Prof. Fritz Neumark ile bir kısım öğrencisi Boğaziçi'nde geziye çıkarlar. Öğrencilerden biri Prof. Neumark'a  sorar:

Avrupa bizi neden sevmez?

Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır, kilisenin Türk ve İslâm düşmanlığı hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince;  Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza, laiklik şöyle dursun, hıristiyan olsanız da, size düşman olarak bakmaya devam eder.

Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar:
Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz... " Dünya Tarihini Değiştiren Ön-Türk Kültürü -4- Sf: 87,  Halûk TARCAN


2. BÖLÜM


"Kafalarda oluşmuş olan soru işaretlerini silmeye çalışma yolunu tuttum" diyen Halûk TARCAN hocamız, acı ama ne yazık ki gerçekleri anlatmaya devam ediyor:

Ön-yargılarla, bizi en başta ırkçılıkla suçladılar... Dünyayı Türk yaptınız dediler.. Fenike yazısını öğretmeye kalktılar... Biz Türkler bir hiçiz, uygarlıklara hiçbir katkımız olmamıştır dediler.. dediler ve dediler ve sonunda, Avrupa'nın  aşağılık duygusu altında ezilmiş, kendine güveni olmayan bir kitle olduğumuzun resmini çizdiler...

Türkleri haritadan silmek ve insanlık dışına itmek amacıyla Batılının, Haçlı seferlerinden beri oluşmuş olan, Batı merkezli Türk ve Dünya kültür ve tarihi iflâs eder.

Diğer çok önemli nokta ise;

Batı merkezli tarih, Türkleri uygarlık hattâ, insanlık dışına atmak için, GÖÇEBE KAVİM diye tanımlarlar. Oysa TÜRKLER göçebe değil, GÖÇMEN'dirler!

Zira, GÖÇEBELER;
*Devamlı olarak kışlak'larda otururlar, kışın yaşadıkları yere çekilirler,
*Yazı, hayvanlarına otlaklar aramak için yaylâlara çıkarlar.
*YAYLÂKLAR'da, otlak mevsimini geçirirler. Çobandırlar, kentlerin et, süt gibi gereksinimlerini sağlarlar.
*İş aramak için esas kaldıkları yerden iş olan yere giderler; yaylâdan Çukur ovaya pamuk toplamaya gidenler gibi.

GÖÇMENLER,
Yeni yurt aramak için göç ederler.
Doğdukları yurtları terk edip, yeni yurtlar ararlar ve artık yeni yurtlarında yaşarlar.

Demek ki Ön-Türk göçmenleri, yazıları ve bu yazıların ileri seviyede düşünceleri içeren bilgileri ile yurt edindikleri ülkeleri IŞIKLANDIRMIŞLARDIR!


* Kâzım Mirşan Hocamızın öğrencisi misiniz, yoksa onunla beraber mi çalışıyorsunuz?

Efendim Kâzım MİRŞAN'ın öğrencisi olabilirim, diyebilirim.. Kâzım MİRŞAN'la  aynı fikirdeyiz. Ben Cumhuriyet'e yazmıştım, bu tarih bizim olamaz, diye... O da aynı şeyi düşünüyor. Fakat bizden başka aynı düşünen olmadığı için kitaplarını bana gönderiyor. Çok güzel çalışmaya başladık. Bu adamcağız dahidir! Fakat, çalışıyoruz ama mutsuzuz. Çünkü adamcağız konuştuğu zaman, hiçbir şey anlaşılmıyor. Atlamalı zekaya sahip... Kitaplarından hiçbir şey hiç kimse anlamıyor... Sonra ne yapacağız falan filan dedim. 2 sene bıraktık kitabı. Sonra yeniden aldım; "Kâzım bey'in ruhuna gireceğim" dedim. Paris'ten telefon ediyorum, dünyanın telefon parası... Tabi o zamanlar bugün gibi değil... Netice itibariyle, ilk kitabımı yazdım.  O bir başlangıç oldu. Zaten onla girdiğiniz takdirde pekâlâ gidiyor. Sonra Kâzım MİRŞAN, benimle küstü... "Siz meşhur oldunuz, ben olmadım" diye küstü benimle. Çok güzel çalışıyorduk hattâ onun yanlışlarını çıkardım, memnun oldu. Cevizoğlu,  bir proğramında bana sordu, "neden beraber çalışmıyorsunuz?" "Valla bana küs Kâzım Bey." Evet, "benim bir kabahatim var" dedim. Ama Özür diledim. Evet siz benim kafaca, yaşça büyüğümsünüz, ellerinizden öpüyorum, affedin beni falan,  dedim. 2 defa mektup yazdım... Nafile.. N'oluyorsunuz ya..  Sonra ayırmak gerekir, bana kızabilirsin, ama bilime kızılmaz. Benim elimde bir yığın malzeme var. Çıldırıyorum.. Onu bir okusa, bir çok şey ortaya çıkacak. Son yazdığım kitabı ona ithaf ettim, gönderdim..  Son defa telefon açtım; "Benim sizinle âlâkam yok, bir daha beni aramayın!" dedi, telefonu yüzüme kapadı... Efendim... benden nefret et, ama elimde şu malzeme var.. yazdım, siz kendinize ait değilsiniz, dünyaya aitsiniz... Elimde çok malzeme var. Onları tek o okuyabilir...


Halûk hocamız o kadar mütevazı duruyor ki... Ben tüm bu bilgileri sizden öğrendim diyorum. Kendisini bu konu üzerinde görevli sayan Sayın hocamız, bakın bütün bunların başında Kâzım MİRŞAN var. Ve ben mütemadiyen kitaplarımda yazarım; "ben haberciyim" diyorum, esas olan  Kâzım MİRŞAN'dır. Mütemadiyen yazarım. Bütün kitaplarımda, Kâzım MİRŞAN'dan aldığım  cümlelerin sonuna "K.M." yazarım. Yok efendim, "K.M." yerine büyük Kâzım MİRŞAN yazacakmışım! Çok yazık... elimde o kadar malzeme var ki...

Derin bir acıyla ve çaresizce iç çekerek, kaldığımız yerden devam etmeye çalışıyoruz.

Ahdamar adasına eşimle birlikte gittik. Ben daima sağda solda dolaşırım. Şöyle batı istikametine gittik. Bir vadi vardı oradan aşağıya iniyordum, ayağım bir  taşa takıldı, yuvarlanacaktım. Baktım aa "Ön-türkçe" taş... 7 bin senelik taş orada duruyor. Çünkü aynı taşın üzerindeki yazı şeyde var, Çilgiriz yazısı. Namık Kemal ZEYBEK'e yazdım. Oradan aldılar, müzeye koydular. Fakat müzedeki adamlar bundan 2 sene evvel bana telefon ettiler,  taş yine dışarı atılmış. O ön-türkçedir, niye dışarı atıyorsunz? Tarihimiz güneş ve kar altında mahvoluyor. Olmadık eserler orada duruyor. Grekoremen, grekoremen.. anladık anladık, bıktık artık grekoremen'den... Avrupa'da bıkmıştır...


* "Anadolu'nun Türkleşmesi değil, Ön-Türk Dil, Yazı ve Kültüründen olan Anadolu'nun Hıristiyanlaşması söz konusu"dur, diyorsunuz. Bunu biraz deytaylandırabilir misiniz?

Batı merkezli Tarih'in bıkmadan usanmadan aleyhimize çalışması, yarattıkları Türk karşıtı propoganda sayesinde,  Anadolu'ya geliş tarihimizin 1071 olarak hücrelerimize kadar işlenmesi, Batı!nın oluşturduğu Akurgal ekolünün bu tarihi şiddetle savunması sonucu... kendimizi Anadolu'da "sonradan gelenler" olarak görmüşüz!!! Oysa
Türk Tarihi'ni doğduğu Orta Asya'da ve doğduğu dilde araştıracağımıza, Batı'nın yarattığı Batı hayranlığı ile yakın ve uzak Batı'dakilere inanmışız; çünkü onlar her şeyi bilirler, en doğruyu yazarlar... Nalıncı keseri değildirler... Diye düşünürüz, bizlere öyle öğretilmiş... imiş. Zira Tarihçilerimiz, tarihte hıristiyan olan Anadolu'nun... Çünkü onlara göre Anadolu, İsa'nın doğduğu yılda çoktan hıristiyan idi???

Anadolu'nun 1071'den sonra Türkleştirilmesinden söz ederler; Türk Tarihini İngilizceden, Almancadan kısaca FRENKÇE'den öğrenenler...



 * Türk uygarlığının, tüm zorluklara rağmen bugünlere ulaşmasındaki öne çıkan isimler hangileridir?

Tanzimat döneminde bütün acısıyla ortaya çıkan, Batı uygarlığı karşısındaki kökleşmiş olan ezikliğimiz, kendimize güvensizliğimiz, yeni kimlik haline dönüştürülmüş ve dönüşmüş olan Türk kültüründen, kültür ve uygarlık sahibi olmuş olmaktan korkmamız, bazılarının utanması... bizi aşağılık duygusundan kurtaracak olan ÖN-ATA KÜLTÜRÜMÜZDÜR!

Bu kültür, tarihi başlatan, kaybolduğu sanılan, büyük uygarlık olarak ortaya çıkmıştır.

Bu uygarlık, Asya!daki büyük jeo-fizik değişimler sonucu, buzul dönemi su baskınları, devamında uzun yıllar süren kuraklık sonucu gerekli hale gelmiş olan göçlerle yerinden oynamış, batıya, doğuya, güneye, inmiş, yayılmış. Yayıldıkları yörelerde, bir taraftan ileri seviyedeki uygarlıklarıyla dip kültürü oluştururken, öte yandan da dış etkiler altında kalmış... Tüm zor koşullara rağmen bu büyük uygarlık gene de, üstüne örtülmüş olan toprağı atmayı becermiştir... Türk ve uygarlık dünyası bunu iki kişiye borçludur:

Atatürk Türkçülük akımını, "kuvveden fiile", teoriden gerçeğe dönüştürmüştür. Devletin kültür politikasını, öz kültürümüze dönüş, ulusal kimliğimizi arama olarak saptamış, bunun için de gerekli olan ilk adımı atmış: Türk Tarih Tetkik cem'iyeti'ni kurmuştur. Fakat, Türk Tarih cemiyeti, sonradan Türk Tarih Kurumu olmuş...Bir öteki kişi de, Kâzım MİRŞAN'dır. Araştırmacı. Köşesinde sessiz sedasız, onlarca  yıl çalışan ve çalışmakta olan Orta Asya çocuğu Kâzım MİRŞAN, bu uygarlığın bir Ön-Türk uygarlığı olduğunu ortaya çıkardı..


* Türkler 3 tane başkent kurmuşlardır, bunlar hangileri?

Pekin, İstanbul, Roma

* Türk tarihi bakımından Doğu Anadolu oldukça zengin, diyorsunuz bu konuya değinir misiniz?

Tamamen zengin. Baştan aşağı... Mağaralar dolu... Batı, Anadolu'dan Türkleri kovmak, ya da en aşağı Anadolu'da Türkleri etkisiz hâle getirmek ve her şeyin üstünde Doğu Anadolu'da çıkarlarına en uygun yapay devletler kurmak için, Doğu Anadolu'yu tarihsiz bırakmıştır.

Oysa Doğu Anadolu'da tarihinin, Orta Asya'dan gelen göçlerle 13 binlerde başladığını, Doğu Anadolu yüksek yaylâsı'nda, sayısı 40 bin kadar olan kaya resimleriyle, Orta Asya kişisi kültürünün eşlik ya da benzerlik halinde ilişki içinde olunduğunu ortaya koymuşlardır. Bu kültürün Mezopotamya'ya indiği ve etkilediği de ortaya çıkarılmıştır.

Ben öyle üzülüyorum ki, oradaki mağaralar terör nedeniyle  bombalanıyor.. Bütün tarihimiz farkında olunmadan yok ediliyor. Ben, Genel Kurmay Başkanlığına yazdım. Efendim, Genel Kurmay Başkanlığına yazdığınızda, onlar tarihçilere soruyorlar, onlar da yok öyle bir şey dediklerinde... oradaki bütün tarihimiz gidiyor.

* Bu durumda hemen akla gelen bir soruyu izninizle sormak isterim sayın Hocam; Irak işgalinin hemen ardından Bağdat'ta bulunan dünyanın en büyük kütüphanesi yağmalanarak yakılıp yıkıldı. Emperyalist güçlerin işgal ettikleri ülkelerin hedefinde ilk önce medeniyetlerin yazılı olduğu kütüphaneler oluyor. Sizce bunun sebebi, yalan üzerine kendi yazdıkları "tarih"in aslının ortaya çıkma endişesi olabilir mi?

Hiç kuşkukusuz düşündüğünüz doğrudur. Amerika'dan önce uygarlık yok. Yani New york'a gitseniz Metropolitan müzesini yakmak isteseniz ne yapar Amerika, değil mi?   Orada asker var.. ve hiçbir şey yapmadan yağmalamaya göz yumdu. Dünyanın en muazzam müzesi, Mezopotamya medeniyetini yok ediyorlar. Orta Asya'yı bu şekilde yok edip, Orta Asaya'da Türkler var, Orta Asya'da her şey mevcut. M.Ö 4000'e kadar dünyadaki mevcut her şey,  Orta Asya'da söylenmiştir. Gerisi bunun gelişmesinden ibarettir. Bunu yok edeceksin, Afrika'da başlatacaksın..

Asıl Ruslar, Qazan Kütüphanesini 1555'de yakmışlardır. Çünkü Ruslar, bulundukları toprakları kendilerine ait olduğunu ispat etmek için, yakmışlardır. Bizim bu yazdığımız tarih, Qazan kütüphanesinde aynen var.


* Dolayısıyla... "Batı usûlü insan hakları"nı şöyle tanımlıyorsunuz:

"İnkâr, iftira, yalan saptırma, yakıştırma... Frenk atasözü der ki: İftira et, iftira et! muhakkak bir şey kalacaktır" öyle mi?


Batı, Türkleri, tarih ve uygarlık dışına ittikten başka,
Dünya, ulusları karşısında küçültmek ve insanlık dışına atmak için onun katliam'lar yapan bir ırk olduğu iddialarını her fırsatta ileri sürer, "katil Türk" imajı yaratmak için her tür iftiraya başvurur. Oysa, asıl gerçek tümüyle tersidir.

Tarihçi yazar Bilâl ŞİMŞİR'e göre, 1821, Yunan ihtilâlinde, Yunanistan'da 400 yıldan beri yaşayan 900 bin Türkten ne kadar kişi kalmıştır bilmiyoruz. Yalnız, Yunanlılar, yok olan Türkler hakkında sual sorulduğunda "onları Ay yuttu" diye  alay ettiklerine göre, kalan Türk sayısı daha çok yok'luğu ifade etmektedir. diyebilmişlerdir.

Bu, Türklerin katliamı Batılı tarih kitaplarına , Yunan İhtilâlinde, Türklerin Yunan soykırımı yaptığı şeklinde geçirilmiştir.


 Karadeniz'de Pontuslardan önce Türklerin olduğu gerçeği doğru mudur?

Evet...

Bizans dönemine ait, Trabzon'daki Ayasofya kilisesindeki, Ön-Grekçe (pre-Grekçe) olduğu ileri sürülen yazılar asla bu Grekçeyle çözümlenememişlerdir. Bunlar tümüyle Kâzım MİRŞAN tarafından ön-Türkçe okunmuşlardır. Zaten Bizans tarihine bakıldığında, Yunancanın başlangıçta resmî dil olduğundan kat'i olarak söz edilmemekte, ya da ispat yolu güven sağlanamamakta, bu belki de (+9/10)uncu yılların Vatikan'dan ayrılma yıllarına  kadar süregelmektedir.


* Avrupa'nın kendine özgü bir kültürü yok .

Paris'te maalesef göz ameliyatı olmuştum. Avustralya'dan kültür ateşesi geldi benimle konuşmaya, "bizim kökenimizde Türkler var" dedi. Ama O sıra ameliyat olmuştum, sonra unuttum, hâlen söylerim...

Bugün bildiğimiz tarih, doğrudan doğruya 18-19. asırdaki entellektüellerin (felsefeciler falan) toplantıları neticesinde yazılmış.  O sıra Yunanistan bir çıkıyor ortaya, "tamam" diyorlar, şey buradan başlıyor.  Söylüyorum, kızıyorlar bana.. Avrupa'nın kendine özgü bir kültürü yoktur. Avrupa kültürü icad etmemiştir, dışarıdan gelmiştir. Hatta harita bile var.. Gösterebilirim. Hepsi dışarıdan gelmiştir. Onun için kültürlerini Yahudi, Hıristiyan dinine bağlarlar. Şimdi onların hepsini silecekler prototürkler olacak. Çok kızıyorlar bana..

Fakat biliyor musunuz, Avrupa,Türkler karşısında muazzam aşağılık duygusu içinde... Bütün kıskançlık duyguları da oradan geliyor. Üstelik bir de Müslüman olmuşuz. Vatikan karşımızda. Avrupa'nın medeniyet taşıdıkları çok şey var. Ama kardeşim, yazıyı ben sana öğretmişim yani. Tekerleği ben öğrettim, sana değil mi? At üzerinde gitmekten bıktın artık... Taşıyamazsın...

Efendim, bizi dinsiz göstermek için mütemadiyen Şamanizmden bahsederler. Ne şamanı kardeşim? Yok öyle bir şey...  Şamanizm bir din değil,  sihir âyinleri serisi ve sihirle icra edilen her derde deva bir tür hekimliktirAdam seni dinsiz gösteriyor. Din seninle başlamış, tek Tanrılı din. Sen kalkmışsın taşlara dağlara yazmışsın. Bu adam halkına hizmet ettiği için vücudu yakılıyor, ruhu Tanrıya gidiyor. Orada oz'laşıyor. Ozan oradan geliyor biliyorsunuz. Çok güzel bir şey var. Biliyorsunuz saz şairleri... bağlama yere konmaz duvara asılır.  Çünkü ozan ruhu ozlaştırır, yani Tanrıya götürür sizi.



Toplum olarak varlığından bihaber olduğumuz, Halûk TARCAN.. Araştırmalarını ve bilimsel çalışmalarını istediği ölçüde duyuramamanın verdiği gönül kırgınlığıyla, "gelin de bunları anlatın..." diyerek derin bir iç çekiyor...

Sayın Hocamızla yaptığımız söyleşideki anlatımlarının hepsinin, belgeli olduğuna sıkça değinerek özellikle bu noktaya dikkat çekti.

Halûk TARCAN'ın

1- SAYMALITAŞ EVRENSEL UYGARLIKLARIN ÇATISI
2- ANADOLU'nun ESAS SAHİPLERİ ÖN-TÜRKLER
3- DÜNYA TARİHİNİ DEĞİŞTİREN ÖN-TÜRK KÜLTÜRÜ
4- KÖKENİNDEKİ ÖN-TÜRK KÜLTÜRÜNÜ BİLMEYEN BATI



Kitapları kitapçılarda satılmamaktadır. Arzu edenler bu kitapları temin etmek için, 

212 3563011'den irtibata geçerek satın alabilirler. ilgilenenlere önemle ve saygıyla duyurulur.  

BİTTİ

Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Halûk TARCAN ile Tatlı Şok Edici, Ezber Bozan Söyleşi'm...





Türkler Anadolu'ya "1071"de geldi..

Tarih'in babası "Herodot"

Yazıyı ilk bulan "Sümerler"

Orhun Yazıtları "732" tarihinin kabulü,

Ve dahalarıyla "bilinen"in  aksine,  ezber bozan pek çok tarihi gerçekleri bulgularıyla birlikte,

Roma’nın kökeninde Etrüskler var, Etrüsklerin kökeninde de Ön-Türkler var.

ANADOLU'nun esas ve tarihsel sahipleri ÖN-ATALARIMIZDIR ve biz onların mirasçı torunlarıyız. iddialarını belgeleriyle ortaya koyan,  Kâzım MİRŞAN

Ve

Bilimsel araştırmacı(Centre National de la Recherche Scientifique, Paris / Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) ve Yazar Halûk TARCAN

İşte bu şok iddiaları sahibindan araştırmak ve anlamak için,

İstanbul, Mecidiyeköy'deki evinde söyleşimizi gerçekleştirmek üzere, Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Halûk TARCAN'la buluşuyoruz...

Zira...

Televizyon ve "televole" kültürüyle evrilip çevrildiğimiz  ve onların etkisiyle artist, futbolcu ve mankenlerin tutkularıyla, hayâlleriyle ülkülerimizi oluşturduğumuz bir süreçte,

Futbolculara ve mankenlere milyon milyon dolarları bastırıp transferlerin havada uçuştuğu bir Türkiye'de yaşıyoruz.

O sebeple  ülkemizde bilimsel faaliyetlere ne yazık ki yer verilmediği gibi, kendi çabaları ve gayretleriyle bilimsel iş yapanların da adını sanını bilen, duyan yok! Hattâ duyulmasına ve bilinmesine dahi, neredeyse izin verilmiyor...

İşte böyle bir ortamda...

Türkleri aşağılayan, Türkçe'den utanan, Türk kültürüne burun kıvıran ve bu ezikliği ruhumuza kadar nüfuz ettiren  duyguların aksine, geçmişteki söylemleri  alt üst eden hakikatleri duymak, herhalde millet olarak en çok ihtiyaç duyacağımız ve de gururumuzun oldukça okşanacağı unsurlar arasında olsa gerek.

Tatlı şok eden, ezber bozan bu belgeli iddiaların

Şüphesiz ki takdiri ve yorumu sizlere ait olacaktır..





* Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?

Babam, Mektebi şahaneyi tıbbiye'den mezun doktor idi. Babamın arkadaşı Dr. Refik SAYDAM. Beraber Almanya'da bulunmuşlar, sonra Ankara'da birlikte olmuşlar.. Refik Saydam  Samsun'a Atatürk'le birlikte gitmiş. Atatürk'ün doktoruydu, sonra başbakan kadar oldu biliyorsunuz...

Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk çok güzel bir şey yapmış. Meslek sahibi olanlara diyor ki;  "şehirlerde toplanmayın.", geri kalmış şehirlere, Anadolu'ya dağılın...  Türkiye'nin seviyesini yükseltin, memleket kalkınsın  diye. Babamı Urfa'ya gönderiyor, O zamanlar Urfa Türkiye'nin en berbat yeri. Mevcut bütün sârî hastalıklar var. Cüzzam, trahom, frengi, sıtma bütün bunlar var. Babam bütün bunlarla uğraşmak mecburiyetinde...  Ben de Urfa'da doğuyorum. Fevzi Paşa hazretlerinin  Urfa'yı ilk ziyaretleri.... o gün ben doğuyorum...

Babam Almanya'da bulunduğu için, klasik müzikle teması olmuş... Urfa'da bulunduğumuz zaman, Suriye'de Fransızlar var. Onlardan  gramofon almış. Plâklar almış. Benim ilk müzikle temasım bunlarla oluyor... Sonra Urfa'dan İzmir'e geliyoruz. İzmir'de, sevdiğim bir eser var, Bethoven'ın 5. senfonisi... İzmir'de "bit pazarı"ndan 62 Tl. piyano almışız...  12 yaşında başlıyorum piyanoya... Rosati diye bir İtalyandan ders aldım.




1938'de İstanbul'a geliyoruz, orada konservatuara gittim... Konservatuarı bitirdikten sonra da hoca oldum. Savaş da yeni bitti; ben Avrupa Avrupa diye tutturdum... Mütemadiyen piyano tekniğiyle uğraştım. Hiçbir zaman kabul etmedim elde ettiğim seviyeyi.. Durmadan konser veriyordum, ama ben kendimden hiç memnun değildim.. İstediğim seviyeyi bulamadım.. Sonra burs buldum ve İtalya'ya gittim. Agosti isimli piyanistten ders aldım... ama bir türlü istediğimi elde edemedim. Sonra bir imkanını buldum ve Paris'e gittim. 4 aylık burs aldım ve 30 yıl Paris'te kaldım.. Sonra yine istediğim tekniği  bulamadım... İleri seviyeye geldim, Artık konserler vermeye başlasam da istediğim gibi değildi. Avrupa'da 20-30 konser verdim. Uğraştım uğraştım... Beni alkışlıyorlar ama ben kendimi alkışlamıyorum. Aradığım tekniği bir türlü bulamazken, bu defa kolum sakatlandı...




10 sene müddetle piyano çalmadım. Fakat o sıralar, hattâ daha önce  Ön-Türklere başladım...

Paris'te oturuyordum, Cumhuriyet gazetesinde arasıra yazı yazıyordum. Üniversitede okurken daha, farkına varmıştım ki bizim tarihimiz doğru olamaz... Çünkü Oğuzlar geldi falan diye... Ondan önce  Mengüceklerin geldiğini öğrendim. Mengücekler, Oğuzlardan çok daha evvel gelmişler. Düşündüm ki, Anadolu köprü gibi, yani medeniyet beşiği.. 1071'i çivilemişler bize. Mengücek deyince 200 sene geriye gitti... sadece 6. hisle söylüyorum, arkeologlar ne yapıyor.. Arkeologların meslekleriyle âlâkaları yok...

Yine böyle bir makale yazıyorum. Bana paket dolusu kitap geldi. Üzerinde Kâzım Mirşan kişioğlu yazmışım. Ve ben Paris'e gittiğimde piyano tekniğini gösterir bir alfabe bulmuştum. Çünkü düşünüyorum ki bir hoca ancak 30-40 öğrenci yetiştirebilir. Binlerce piyano öğrencisi var... Benim göstermiş olduğum alfabeyle üstadlar, hocalar  tekniklerini yazarlarsa, bir çok kişi öğrenecek. Alfabenin değerinin anlaşılması için Sorbonn'a yazdım. Ankara'ya da yazdım.  Ankara'dan cevap gelmedi. Sorbonn'dan bir hafta içerisinde bana cevap geldi... Paris bilim akademisi ikiye ayrılır... "Bilimsel araştırma kabiliyetiniz var, bizimle çalışmak ister misiniz?"

Sorbonn'da etno müzikolog olarak çalışmaya başladım...Sakatlanıp ve piyanodan vazgeçmem gerektiği sırada bununla kendime teselli buldum.  10 sene  sürdü... bu süre içerisinde Ön-Türklerle uğraştım.
 

* "Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih kalmaz" sözüyle başlayalım mı?

Tarih Türklerle başlıyor. Milattan Önce milyon yılda bugünkü Tacikistan'da Karatav mağarasında başlıyor. Karatav mağarasının tarihi milyon yıl evvel  başlıyor. Sovyet eski Bilim Akademisinden  Vadim. A. Ranov’un  yapmış olduğu araştırmalarla bunu ortaya koyar. Marmara üniversitesinde bir tartışmada bulunduk, Ankara'dan gelen hocalarla... "Kim miş bu Ranov?",  öyle bir konuşuyorlar ki efendim.. yeryüzündeki bütün araştırmacıları biliyorlar, Ranov'un orda ismi yok, öyleyse olmaz falan gibilerinden.. Çünkü  onlar, sadece Amerika, Amerika diye tutturmuşlar... Amerika'nın da alçaklığı Türkleri yeryüzünden silmektir. Batılılar bunu istiyor; ve Orta Asya'yı yok etmek için Afrika'dan başlatıyor tarihi. Buna çok dikkat etmek gerekir. Afrika'da başlatıyor. Milyon yılda orada başlıyor. Sene sene  artarak milyon yılda, ki Orta Asya kişisi, milyon yılda zamanın örsünde dövülüyor dövülüyor dövülüyor, yavaş yavaş ilerlemeye başlıyor, homo sapiens meydana geliyor. bilen adam, ortaya çıkıyor. Bilen adam 35 bin tarihlidir. Kâzım Mirşan, homo sapiens için, "ÖGÜL-UQUS" der. Ögül uqus. Bence her ikisi de aynıdır. Çünkü o da 35 bindir.  Ögül uqus'dan itibaren kaya resimleri yapılmaya başlandı. ög: Felsefe demektir. Ögül; felsefeye ait. Uq: Algılamak demektir. Us: Yüce. Düşüncenin kutsal algılanması, kutsal düşünceyi algılayan kişi falan gibilerden... Kaya resimleri yapılıyor, ama 35 binden 14 bine kadar adamın kafası kaç sene geçiyor işliyor işliyor...

14 binde ortaya yazı çıkıyor, düşünceyi resimlerden ayırıyorlar. Bazı resimler şematik hale geliyor.

At resmi yapmaya başlarken, adamcağız doğrudan doğruya "haç" resmi yapıyor... Ok ucu "haç" haline gelmiş...

Doğu Anadolu’da Van’ın güneyindeki Tir-i şin Bölgesinde Çilgiri köyünde 45 cm çapında bir taş üzerinde bir yazıt bulunuyor. Bu yazıt çözüldü:

Yazıtın ortasında HAÇ işareti var. Yazı 7-8 bin yıllık yani Isa’nin doğumundan 7 bin yıl öncesi ve o yazıtın üzerinde “Haç” işareti var, (Hıristiyanlığın doğuşundan 7 bin yıl öncesi) bu haçın doğal olarak Hıristiyanlıkla ilgisi yok. Kâzım MİRŞAN’a göre, "Haç" bir Türk sembolüdür, "OQ" demektir. Türkler kendilerine iki isim vermişlerdir. Bu insanlar kendilerine Türk denmeden önce "OQ" sonra da "ON" demişlerdir. Bu ifadeler o dönem dini simge olarak yorumlanıyordu.



*  Etrüskler kimdir?

Etrüskler halis mulis Türklerdir. Baykal civarından gitmişlerdir. Ön-Türk kültürünü Asya'yı İtalya'ya getirmişlerdir. Etrüskler Avrupa kültürünün kökeninde yer almışlardır. Etrüsklerin yazısı bugünkü Latince olarak karşımıza çıkar. Türk Latin alfabesi doğrudan doğruya Etrüsk alfabesidir. Marsiliana Yazı tahtası adıyla  tanınan ders tahtasının üstündeki,  sağdan sol’a yazılmış olan ve Latin alfabesi sanılan alfabenin Etrüsk,  yani, Ön-Türk alfabesi olduğunun ortaya çıkmasıyla, Anadolu’nun dört bucağında  bulunan,bilinmeyen bir halka ait okunamayan denen ya da denmek istenen yazıtların Ön-Türkçe olduğu tasdik edilmiş bulunmaktadır...

Atatürk Etrüsklerle uğraşmış...

Atatürk’ün kendi el yazısı ile yazdıklarına bakalım şimdi de.

“Bu memleket dünyanın beklediği, asla unutamadığı bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin yıllık bir Türk beşiğidir. Beşiği rüzgarlar salladı beşikteki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın yıldırımlarından, şimşeklerinden, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası olarak tanıdı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

Atatürk ne demişse, biz arayarak aynı noktalara varıyoruz. Öyle bir deha bu kadar olur...


1970 senesinde Kâzım MİRŞAN, Etrüsklerin Türk olduğunu söylemiş ve ispat etmiş... 100 tane yazı okumuş, Türk Tarih Kurumuna vermiş. Türk Tarih Kurumu raflara atmış.  Ey şaşkınlar, 1970 senesinde bunu ortaya çıkarsak, Türkiye bu hâle gelmeyecek! Eski bir Türkiye eski bir kültürün sahibi olduğumuz ortaya çıkacak ve Anadolu'yu  parçalayamayacaklar. Çünkü biz,  Anadolu'ya 1071'de değil, M.Ö. 13 bin'de gelmişiz. Türklerin tarihe sahip oluşu 16 bin yıl,  Anadolu'ya sahip olmamız, 13 bin yıl oluyor.

1071, doğrudan doğruya SEVR şartlarının başlangıcıdır. "1071'de çoban sürüsü olarak geldiniz"  ikinci olarak üzerinde ısrarla durduğum, Türkler "göçebe" değildirler, göçmen'dirler! Göçebe, kışın bir yerde oturur, kışlakta; yazın da hayvanları otlatmak üzere yazlıka çıkar. Göçmen, yeni bir yurt arayan demektir.


* "Ataürk'le birlikte kendi öz kökümüze döndük" diyorsunuz, bunu bize açabilir misiniz?

Osmanlıcayı temizlemeye başladık. Türkçesi varken ne lüzumu var.. Karşılığı olan , Türkçesi varken ne münasebet...

708'de Kuteybe denilen  o adam, Orta Asya'nın zenginliği dolayısıyla, Orta Asya'ya gitmiştir.  9 sene katliam yapmıştır, kadınları satmışlardır, erkekleri ya öldürmüştür ya da ordu kurmuşlardır. Zorla kamçıyla Osmanlıcayı öğretmişlerdir.

Ve hâlen bizim tarihçiler, akademisyenler Orhun Yazıtlarının 732 olduğunu söylerler. Ey muhterem şaşkınlar, 708'de Kuteybe Orta Asya'ya girmiş Arapçayı öğretmiş. Demek ki 732'de biz, Arapçadan vazgeçmişiz.. Çıldırırsınız! hâlâ 732.. Hâlâ bizim tarihçiler, akademisyenler.. çıldırıyorsunuz efendim!

Kardeşim adam 708'de oraya girmiş seni mecbur etmiş Arapçaya falan! Öyle yapıyorlar...Çıldırırsınız!

Çünkü hepsi cahil! Okumuşlar, mezun olmuşlar okuldan, diplomalarını almışlar, bir daha katiyen  okumamışlar! Ayrıca  edebiyat fakültesi öğrencileri , genellikle askerlikten kaçmak üzere Arkeoloji bölümüne girerler,  bütün kış bulunmazlardı, sene sonunda 400 sayfalık bir kitabı ezberlerler imtihana girerler, arkeolog olarak çıkarlar, ondan sonra bunlar müzelerde müze müdürü olarak şurda burda.. Ondan sonra karşılaşıyoruz.. Yok "kûfi" yazısıdır, kardeşim yok, o ön-Türkçe..



* Bize öğretilen tarihte ilk tarihçi Herodot olduğu bilgisiydi, bu doğru mu?

Hayır değildir. Herodot,  yarı doğru, yarı masal vari yazılar yazmıştır.


Ruslar Ön Türklüğü yavaş yavaş Ruslar kabul etmeye başladılar.  Çok güzel çalışıyorlar, çok güzel şeyler  Avrupalılar da yavaş yavaş kabul ediyorlar. Çünkü çıkmazdalar. Hint-Avrupa diye tutturdular. Hint-Avrupa dili yok!
Kürtlerin dillerinin Hint Avrupa dili olduğunu iddia ediyorlar.  Bizimkiler de bilmediği için kabul ediyorlar. Amerikalılar da Kürtlerin Türk olmadığını ispat etmeye çalışırken, Türk olduğu ortaya çıktı. Şöyleki orada Doğu Aandolu'da  Kürtlerin yoğun yaşadığı bir yerden  DNA'sını  alıyorlar,, Etrüskte de Murlu  kasabası var. Onlarda biz Etrüsklülerin devamıyız. O zamanlar Etrüsklülerin Türk olmadığı iddia ediliyordu. Murlu'dan bir parça aldılar, bakın hepsi birbirine uyuyor. Murlu kasabasındakiler  Etrüsklüler Türk olmadıklarına göre Kürtler Türk değildir, diyorlardı. 3 ay sonra Etrüsklülerin %97 Türk oldukları açığa çıknca hemen üstünü örttüler. Benim yazmadığım yer kalmadı.. Hürriyet gazetesinde çıkınca (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/7544610.asp ) oradan aldım, madde madde gösterdim. Onlarla birlikte Doğu Anadoludaki üniversitelerle birlikte çalıştılar. Sonra Kürt kelimesi Kürtçede yok. "Öküert" sıkışmış "kürt" olmuş. "aşiretin idare etme yetkisi" demektir. Etnik bir kelime değil, yönetime ait bir kelime "öküert". Alperungu han'dan bir bey aşireti "öküert"  idare etme yetkisi alıyor. Alparunga han'ı,  Alper TUNGA diye okumuşlar. Asya'da 39 tane Türkçe var. Türk tarihini bilmek için  bulunduğu yerde ve kendi orijinal dilinde çalışmak lâzım. Bizimkiler, Türk tarihini İngiltere'de Fransa'da Almanya'da arıyor. İngilizler İngilizceyi Ankara'da mı öğreniyorlar?

Amerika'nın söylediği şu; "kısa sürede Türkiye'de Amerikan kültüründen geçmemiş kimse kalmayacaktır.". Prensip bu!

Yani Türk kültürünü yok edeceksin!

Orta Asya'yı yok etmek için söylediğim gibi, Afrika'dan başlatıyor adam, utanmadan! Milyarlar harcıyor... Bizimkiler de, hocalarımız,  Afrika'dan başlattığını kabul ediyorlar. Biz bahsettiğimiz zaman Türklerden:

"Biz onu kabul etmiyoruz. Bizim için makbûl değil."
"Neden kabul etmiyorsunz?" "Neden makbûl değil?" dediğimde,

"Bakın benimle alay ediyorsunuz, madem bu yanlış; okuyun bunu ve bana söyleyin"...

Ses seda yok!

İlk televizyona çıktığım da, Anayurt'u reddeden Tarihçi Sina AKŞİN konuşacaktı. "Anayurt diye bir şey yok, o destani iddialardır." diyor. Çünkü, Türk tarihini gitmiş, Smithsonian üniversitesinde California'da  öğrenmiş. Türkçe'yi berbat etti. "Yurt" kelimesini aldı. Çadır için "yurt" diyor. Bizde, Anadolu'da, Asya Türklerinde yurt, "toprak" "vatan" anlamına gelir. İngilizler "çadır" anlamında kullanır. Bizim şaşkın da yurt'u "çadır" anlamında tutturuyor. Bizimkiler de "yurt" diye kabul ediyor onu. Çıldırıyorum...


*  Ön-Türk kültürü nedir? Tanımlayabilir misiniz?

Dünya kültürünün kökenini  teşkil eden kültürdür. Yazı, yazının içeriği olan düşünce ve kültür, din ve tekerlek Türkler tarafından hediye edilmiştir.  İlk siyasal kuruluşlar; kurultaylar'larda tarihte ilk kere. Seçim ile AT-ATA'nın seçilmesi fikri uygulanmış. Türkler, demokrasiye de ilk adımlarını atmışlar. İlk kağıdı bulanlar Türklerdir. Kâzım Mirşan ortaya çıkardı.  Miran kenti vardır, onun yakınında  Ruslar "atom bombası" tecrübesi yaptılar ki bunlar kaybolsun diye...


*  Türkçe 41 dil'den meydana gelir. 39'u Asya'da bulunur. 39 tane Türkçe, muazzam  bir hazinedir. Ve ben yazarım zaten, çocuklar lise de  eğer politikayla, ticaretle uğraşacaklarsa İngilizce öğrensinler. Fakat bunun yaşındaki çocuklar, kültür dili olarak isterlerse Almancayı, Fransızcayı öğrenebilirler. Fakat asıl öğrenecekleri en aşağı bir tane esas dilimizdir. Şeyden başlarım ben, Yakutlardan.. Yakutlar en az karışmıştır. Çünkü kuzeye çıkmıştır, karışmamıştır. Yani  buzdolabındaki Türkçedir o. Sonra Kırgızlar. Kırgızlar çok mühim Çünkü, Pamir yaylasında  uygarlık doğmuştur. Pamir yaylasında ilk Kırgızlardır.  En eski Türkçe'dir. Ve ben bunu Paris'te öğrendim biliyor musunuz, Türkiye'de değil!

*  Tarihte ilk üniversiteyi açan Türklerdir, diyorsunuz...

Evet, İB-İS BOLIQ'larda, BOLIQ: Site demektir. İB: Düşünce İS: Düzenli demek.

"düzenli düşünce siteleri"nde, yani tarihteki ilk "üniversiteler"de öğretmişler.


*  Felsefenin temeli Türklerdir, İlk kurultayları kuran, seçimi yapan, demokrasiyi yaşatan, yazının doğuşu, kağıdı bulan Türklerdir, diyorsunuz. Buna göre Türk kimdir, Türk'ün kelime anlamı nedir?

Türk bütün bunlardır.


*  "Tanrıdan geliş, Tanrıya dönüş"...

Çünkü Ön-Türk kişisi önce bunu düşünmüştür. Mevsimler, jeo fizikle meşgul olmuşlar. Sormuşlar ÖGÜL UQUS  Homo sapiens, bilen adam. Bakıyor birden  hava değişiyor kar yağıyor, değişiyor çiçekler açıyor, derken ortalık kupkuru oluyor... Mevsimler, yıldırım, felaket bir şey onlar için.. gökten ateş iniyor yeryüzüne.. Sonra o ateşi yakıyor, onun ateşi de gökyüzüne çıkıyor. Bunları adam izah edemiyor. Nasıl oluyor da bu gökyüzüne çıkıyor, diye.. Ve onun için ateş kültürü var. Neden? Vücudu yakıyorlar, ateş alsın da onu Tanrı'ya götürsün diye. Başka çareleri yok. Ya kuş olacaktır...

Zaten Budizmin kökeni de Türklere aittir.


*Tek Tanrı kavramı'na sahip olarak, Tarihte din'e ayak basmışlar.

"Tanrıya erişme ruhuna sahip halkın Tanrıya aşması..."
Türklerin dinsiz olduğu iddialarına bu tek cümle kısa ve veciz bir cevaptır.

Türkler tarihe, "insan üstü bir kudretin" Allah'ın varlığını kabul ederek ayak basmışlardır.
Batı, ısrarla Türkleri Şamandırlar derler. Şamanizm bir din değil, sihir âyinleri serisi ve sihirle icra edilen her derde deva bir tür hekimliktir.


*Türklerin sanatla, müzikle olan ilgisi ne durumdadır?

Heykel ve resim sanatı başlıyor.. Adamlar yazı yazıyorlar. M.Ö. 14 bin'de

Daha önce resim yapıyor. Kayalara resimler yapıyor. Fakat resimler çok mühim. Resimler, natürist resim değil. Düşünce ifade ediyor sadece.

Avrupa'da resimleri görüyorsunuz, geyik resmi yapmış adamcağız; sakalı, bıyığı... gayet güzel işlenmiş. Bizimkilere bakıyorsunuz şema halinde. Fikri ifade ediyor sadece.

Bakın diyorlar, Avrupalılar ne kadar ileride ne güzel resim yapmışlar. Onlar kopyalamış doğrudan doğruya. Bu kendi kafasından, onu yapmış. Çünkü  geyiğin her tarafını kullanmış. Derisi, boynuzunu, gözünü, bağırsağını... kullanmadığı hiçbir şey yok.

Düşünceler öyle başlıyor. Konuştuğunu resime döküyor, sonra yazıya...

*"Göktürk imparatorluğu''nu Batı uydurdu" diyor,  Kâzım MİRŞAN hocamız. Bu konuda ne diyorsunuz?

Gök kelimesi yok! Yanlış okuyorlar. iki tane "k" harfi vardır. İki tane "k" harfini görünce "kök" diye okuyorlar. "ök" diyorlar "gök" diyorlar... Gök değil, iki "k" "ökök"diye okunur; ve böyle bir kelime yok Türkçede, "ökük" var. "ök", yönetim anlamına gelir. "ük", şuurunda olmak demektir,  algılamak...

"ökük" tanrısal demektir. Ökük türük, Tanrısal insan, rabbani Türk demektir.

Onu kalkmışlar, ökük'ü "gök" yapmışlar.

Bir televizyon programında konuşurken Asya Türklerinden gelen belge geçerle,"biz bilmiyoruz, böyle bir imparatorluk diye bir şey yok bizim tarihimizde, bilmiyoruz" diyorlar. Bizimkiler hâlâ var diyorlar!

Göktürk tarihi Batılılar tarafından uydurulmuş. Jean Paul Roux’nun "Türklerin Tarihi" adlı kitabında Göktürk İmparatorluğunun 525’de Bumin Han tarafından kurulduğu iddia edilir. Orta Asya Türkçelerini bilmediği için de hocalarımız bu kitabin içeriğini Fransızca ’dan çevirip hap gibi Türk Tarihi diye bize sunmuşlar. Oysa kitabin yazarı J.P.Roux "Bumin" sözcüğünün anlamından haberi yok. Doğrusu "Bumin" "halklarım" anlamındadır. Bumin Han diye biri yoktur, "Bumin Kaan İstemi" cümlesi vardır. "Halka istemi han" anlamına gelir.

Bumin Kaan İstemi Milattan Önce  879’da Türükbil egemenliğini, Türük Egemenliğini, Türük Konfederasyonunu kurmuştur. Batılılar M.Ö. 879’da mevcut olabilecek bir Türk devletini kabul edemeyeceği için Bumin Kaan İstemi adını yok saymayı tercih etmiştir.

Öte yandan Göktürk İmparatorluğunun kuruluş ve var oluş bilgileri diye hiçbir belge ve yazıt yoktur. Verilen bilgilerde Türükbil Tarihinin bilgileridir.



Devamı var...


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)