24 Temmuz 2017 Pazartesi

Bağımsızlığımızın Tescili...


Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin gururu, Lozan Antlaşması'nın 94. yılı Büyük Türk milletine kutlu olsun...


"Lozan'da onursuz bir barış imzaladık. Bu İngiltere'nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür." Sir Andrew Ryan.


"Lozan Antlaşması'ndaki hükümleri, öbür barış önerisiyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve sevr antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır." ATATÜRK


Lozan Antlaşması Maddeleri

24 Temmuz 1923'te İsviçre'de Lozan şehrinde Fransa, Japonya, Romanya, İtalya, Birleşik Krallık, Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan, Belçika, Portekiz temsilcileri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri arasında Leman gölündeki Beau-Rivage Palace'ta imzalanan barış antlaşması olan Lozan  Antlaşması, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu antlaşmayla sadece Musul sorunu çözülemediğinden Irak sınırı belirlenememiştir. Savaşın suçlusu olarak Yunanistan belirlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Boğazlar konusunda taviz vermemiştir.

Kapitülasyonların kaldırılmış olmasıyla, ekonomik bağımsızlığın önü açılmıştır.

Türk heyeti:

İsmet İnönü (o dönemin dışişleri bakanı - başdelege)
Doktor Rıza Nur (ikinci delege)
Hasan Saka (eski iktisat bakanı - delege)

Bu üç mühim ismin dışında, aralarında Celal Bayar, Zekai Apaydın, Hikmet Bayur, Kurmay Yarbay Tevfik Bıyıklıoğlu, Şükrü Kaya gibi isimlerin de yer aldığı danışmanlar kurulu da oluşturulmuştur.

Büyük Millet Meclisi, Lozan'a giden heyete bilhassa kapitülasyonlar ve Ermeni yurdu konusunda zinhar taviz verilmemesi hususunda kati görüş bildirmişti.

Konferansa katılan devletler:

Çağrı yapan devletler: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya.
Tüm görüşmelere çağrılan devletler: Türkiye, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya) devleti.

Boğazlar meselesi için çağrılan devletler: Sovyet Rusya, Bulgaristan.

Gözlemci olarak çağrılan devlet: Amerika Birleşik Devletleri.
Ticaret ve yerleşme sözleşmelerine çağrılan devletler: Belçika ve Portekiz.
konferansta üç ana komisyon bulunmaktadır:

1- Başkanı İngiliz olan; sınırlar, uyrukluk, azınlıklar ve boğazlar rejimi.
2- Başkanı İtalyan olan; yabancılara uygulanacak rejim, yargı yetkisi, kapitülasyonlar.
3- Başkanı Fransız olan; ekonomik ve mali işler ile Osmanlı borçları komisyonu yer almaktaydı.

İsmet Paşa, konferansta "Efendiler! Çok ızdırap çektik, çok kan akıttık... bütün uygar uluslar gibi biz de özgürlük ve bağımsızlık istiyoruz" diyerek temel sorunu doğrudan ortaya atmıştır. 

Konferansın çekişmesini belirleyecek temel çelişki şu idi:

İtilaf devletleri, "1. Cihan Harbi'ni kazanan biz olduk, dolayısıyla bizim isteklerimiz esastır." derken; Türk heyeti "milli mücadele de bizimdir, gerekirse bir milli mücadele daha gerçekleştiririz" diyordu. Yani bir bakıma ortada eşitlik söz konusu vardı diyebiliriz. ilk maçta onlar galip gelmişti; fakat rövanşı da biz almıştık. Final maçını Lozan'daki diplomasi belirleyecekti. Hakemler, taraftar ve bütün baskılar bizim aleyhimize idi. Final maçını deplasmanda oynuyorduk ve tek desteğimiz yoktu.

Lozan konferansı devam ederken İstanbul ve Çanakkale boğazları itilaf kuvvetlerinin donanmaları ile işgal altında idi. Barış antlaşması imzalanana dek savaş gemileri bizim sınırlarımızda kalmaya devam edecekler.

Lozan'da hararetli münakaşaların yaşandığı her an Lord Curzon, İsmet Paşa'ya "siz bizi değil; sadece Yunanları yenebildiniz!" diyerek karşı hücumda bulunuyordu. Ancak İsmet Paşa kadar kendisi de Yunan Ordularını İngiltere'nin ve Fransa'nın desteklediğini çok iyi biliyor, sadece kelime oyunları yapıyordu.


Mustafa Kemal Atatürk, Lozan konferansıyla ilgili 19 ocak 1923'te İzmit'te halka şöyle seslenmiştir:

"Efendiler! Lozan Konferansı; düne ve bugüne ait, üç sene yahut dört seneye ait hesapların halli ve neticeye bağlanmasıyla meşgul olmakta değildir. Belki 300, 400 senelik birçok birikmiş ve yoğunlaşmış hesapların görülmesiyle meşguldür. Dolayısıyla bu kadar derin ve bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların az zamanda içinden çıkmak, o kadar kolay değildir." 

Tarihin cilvesi mi, tesadüfü mü dersiniz artık bilemiyorum fakat, İsmet Paşa'nın 20 kasım 1922 pazartesi günü itilaf devletlerinin karşısına çıktığı gün, aynı zamanda vatan haini Vahdettin de İngilizlere sığınmak suretiyle Malta'ya firar etmiştir.

Bir Amerikan delegesi, İsmet paşa'nın katı dirayetini ve inadını şu sözlerle günlüğüne geçirmiştir:

"Bugünkü toplantı esnasında İsmet Paşa, tahmin edildiği şekilde kapitülasyonlar üzerinde tümüyle uzlaşmaz bir tavır takındı. (...) Curzon, egemenlik konusunun Türkler arasında bir takıntı halini almış olduğunu söylüyor. (...) Alice (günlüğü kaleme alan delegenin eşi) ve ben, Curzon ile odasında beraber bir akşam yemeği yedik. (...) İsmet Paşa ile arasında geçen bazı konuşmalardan birini anlatırken 'ismet' diyordu, 'bana en çok bir müzik kutusunu hatırlatıyor. her Allah'ın günü hep aynı melodiyi çalıyor. Ta ki hepimizi hasta edene dek: egemenlik, egemenlik, egemenlik...''

İsmet Paşa, Lozan'daki bu uykusuz ve çekişmeli günlerini Atatürk'e satır satır telgraf çekip anlatırken şunu demiştir:

"... görüştüğümüz zaman saçımı bembeyaz, yaşımı on yaş daha ileri bulacaksın."


Karara bağlanan maddeler:

Sınırlar

Suriye sınırı: 20 ekim 1921 Türk-Fransız antlaşmasının saptadığı sınır kabul edildi. Hatay Misak-ı Milli dışında bırakılmış, 1939 yılında Gazi Paşa Hazretlerinin vefatından sonra tekrar alınmıştır.

Batı sınırı: Meriç nehri sınır olarak kabul edildi, ayrıca askerden arındırılmış bir bölge oluşturulmasına karar verildi. Ek olarak Yunanistan Karaağaç bölgesini Türkiye'ye bıraktı.

Adalar: Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adalarıTürkiye'ye; bunun dışındaki tüm Ege adaları -silahsızlandırmak şartıyla- Yunanistan'a bırakıldı. (istibdatçı Sultan 2. Abdülhamit'in kıt zekasının eseri.)

Rodos, Meis, on iki ada italya'ya bırakıldı. (yunanistan'ın kendisine bırakılan midilli, sakız, sisam ve nikarya adalarında deniz üssü kuramayacağı ve istihkam yapamayacağı da kabul edilmiştir.)

Kapitülasyonlar: Tamamen kaldırılmıştır.


Azınlıklar: Azınlık olarak müslüman olmayanlar tanımlandı ve tüm azınlıklar Türk vatandaşı kabul edildi (Rumlar, Ermeniler ve Museviler). Bu azınlıkların, giderlerini kendileri karşılamak şartıyla her türlü dinsel ve sosyal faaliyetlerde bulunmaları serbest bırakılmış ve kendilerine eşit haklar tanınmıştır.

Osmanlı borçları: Duyun-u Umumiye kaldırılmış, Osmanlı'dan kalan borçlar dörde bölünmek suretiyle Türkiye kendi payına düşen ödemeyi kabul etmiştir ve bu borcu 1954 Demokrat Parti iktidarına kadar taksit taksit ödemiştir.

Boğazlar meselesi: Başkanı Türk olan beynelmilel bir komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Barış zamanlarında geçişlerin serbest; savaş zamanlarında bazı özel şartların alınması konusunda anlaşılmıştır. Bu durum geçici olup, 1936 yılındaki boğazlar sözleşmesi ile esas mesele çözülmüştür.

Yabancı okullar: Türkiye'nin belirleyeceği kural ve esaslara bağlı kalmaları şartıyla faaliyet göstermelerine izin verileceği konusunda anlaşılmıştır.

Musul sorunu: Türkiye, Musul'un kime bırakılıp bırakılmayacağı konusunda halk oylaması yapılsın istemiş; ancak halk oylamasından aleyhine bir sonuç çıkacağını öngören İngiltere buna şiddetle karşı çıkmıştır. Uzun süren münakaşalar neticesinde bu bölge üzerinde bir karar alınamayınca, 9 aylık bir süre ile konunun askıya alınması ve İngiltere ile Türkiye'nin bu konuyu özel görüşmesi gerektiği, şayet yine nihai bir karar çıkamazsa meselenin milletler cemiyeti'ne intikal edeceği yönünde karar kılınmıştır. Neticede herkesin malum olduğu üzere ilerleyen zamanlarda İngilizlerin kışkırtmasıyla doğuda büyük bir Şeyh Sait isyanı çıkmış, isyanı bastıramayan Fethi Okyar hükümeti istifa etmiş, yerine geçen İsmet Paşa isyanı güçlükle bastırabilmiş ve Musul bu süreçte elden çıkmıştır. Sadece buradan çıkacak olan petrolün 25 yıllık süreyle %10'unun Türkiye'ye verileceği garanti edilmiştir.

Ermeni yurdu: İtilaf devletleri, bu fuzuli isteklerinden tamamen vazgeçmişlerdir.

1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi:

Antlaşma hükmüne göre boğazların askeri savunması ve idaresi tamamen Türkiye'ye bırakıldı. Boğazlar komisyonu kaldırılıp görevleri tamamıyla Türk devleti'ne bırakıldı. Boğazlarda askersiz bölüm kaldırılarak, Türklerin buralarda diledikleri kadar asker bulundurmaları ve tahkimat yapmaları kabul edildi. Türkiye savaşa girer veya bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalırsa boğazları istediği gibi açıp kapayabilme hakkına sahip oldu."



NOT: İnternet üzerinden, SİNAN MEYDAN'dan faydalanarak yazıldığı belirtilen bir yazıdan alıntıdır. T.G.


Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

20 Temmuz 2017 Perşembe

3 Rum, 33 El Ateş...


3 Rum, 33 el ateş...

1 kadın, 3 çocuk...

Kör kurşunlara karşı "10 aylık bebeğini korumak isterken kendi vücudu altında boğularak ölmesi"ne sebep olan o vahşet dolu gün...

Bu kanlı günü bilmeden, "Ya... Türk askeri neden Kıbrıs'ta, nedir bu işin aslı?" sorusuna karşılık en net cevapla, "Kanlı Noel" vahşeti diye adlandırdığımız meseledir, konunun özü. Dahası Harekatın önemini o dönem binbaşı rütbesindeki Dr. Nihat İLHAN’nın Kumsal’daki evine saldıran Rumlar, küvette saklanan İLHAN’nın karısı ve 3 oğlunu vahşice katlederek içerdiği vahşet tablosu nedeniyle şimdi, "Barbarlık Müzesi"  olarak anılan ancak 3 çocuklu bir ailenin, mezarı olan bu evden anlaşılacaktır!

Dolayısıyla, "Vallahi bu vahşete kadar Türkler, neredeydi? Neden Türk ordusu bu kadar geç kalmış ki" dedirtecek gündür, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı.


Bugün, harekatın başlangıcının 43. yıl dönümü... 

Millî birlik ve bütünlüğümüzün temeline dayalı bir  kararlılıkla Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlatan sayın devlet yetkililerimizi, Kahraman Türk Ordumuzu ve bu uğurda can veren aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi ve de Büyük Türk milletini minnet, şükran, sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Ne mutlu Türk'üm diyene!




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bu Daha Başlangıç...




Gözümüzün bakmaya bile kıyamadığı yemyeşil yerlere görgüsüzce villalar yapılıyor, rezidanslar sıra sıra dikiliyor...

Bereketli topraklarımızı hunharca katlettik!..

E doğanın da bize vereceği bir cevabı olacaktır elbette...

Dün o cevaplardan İstanbul, nasibini aldı.

Hal böyle olunca TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin KARACA... "Bu gidişle Türkiye çöl olacak" sözünü hatırlıyorum...


"Toprak yoksa, ağaç dikebilir misin? 

Dünya her sene 25,5 milyar ton toprak kaybediyor erozyonla. Türkiye ise 1 milyar 200 milyon ton toprak kaybediyor. Dünya bir kaybederse, biz 11.8 kaybediyoruz. Kimsenin bundan haberi yok. Bir takımımız maç kazanınca bayram ilan ediyoruz, sokaklara dökülüyoruz; ama ülke elden gidiyor, farkında değiliz. Ayağımızın altından dünya gidiyor, geleceğimiz gidiyor, açlar çoğalıyor..." Toprak Dede Hayrettin KARACA

Demem o ki...

Dün yağmur suları İstanbul'u teslim aldı ya...

E tarifi zor hoyratça ve rezil bir ruh haliyle her yere görgüsüzce sonu gelmez bir hırsla dikilen binalarla doldurup, her yeri beton yapmadık mı?

Dolayısıyla,  yağmur sularını yer altına çekecek toprak mı kaldı!..



Sevgi ve saygılarımla!



NOT: Cennet ülkemin henüz talan edilememiş ve de  bakmaya doyamayacağımız cennet yerlerinden çektirdiğim cennet manzaraları paylaşmaktan mutluluk duyacağım...









"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

13 Temmuz 2017 Perşembe

Lütfen! İndirin O Afişleri!


Yahya Kemal Beyatlı'nın,  topraklarımızı işgal eden yedi düvele karşı kıyamet kadar kan dökerek, kıyametten bizi kurtaran Türk ordusuna yazmış olduğu ve bugünlerde bağıra bağıra okunması lazım gelen, şiiri:

 26 Ağustos

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi! 

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi!

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.

Hal böyleyken...

15 Temmuz için bastırılan o afişleri görünce yüreğim, "cızz!" etti.. 

Zira Türk Ordusunun ve Mehmetçiğimizin acz içerisine düşmüş, aşağılanmış, pespaye bir şekilde görmeye tahammül edemeyeciğimiz bu görsellerasla kabul edilemez!!! 


Hazırlanan bu afişler, Türk milletine millet olma bilincini kaybettirmeye çalışan düşmanlara ve içerideki hainlere yarayacaktır. Dolayısıyla bu görüntüleri görmek, gerçekten içimi acıtıyor!

Oysa...

Kahraman askerimizden Astsubay Ömer HALİSDEMİR,  15 Temmuz'un unutulmaz bir simgesidir! 

Zira gerçek kahramanları ve kahramanlık hikâyelerini aratmayacak kadar en üst seviyede darbecilere karşı, bile bile canı pahasına mücadele ederek ŞEHİT olmuştur! 

Dolayısıyla bu afişte Şehit HALİSDEMİR'in kahramanlığına neden yer verilmiyor? 

Ve 15 Temmuz 2016'da ülkemizi işgal etmek isteyen düşmanlara ve Türk Ordusunun içine alçakça sızan hainlere karşı kahraman Türk ordumuz, gözünü kırpmadan canları pahasına karşı durmuştur. O sebepledir ki  bu afişler, bu kahramanlarımız için  çok büyük bir haksızlıktır.


Diyeceğim o ki... 

Türk ordusu milletiyle birlikte dün olduğu gibi bugün de, her şeye rağmen dimdik ayaktadır! Ve bu coğrafyada ayakta kalabilmenin tek yolu da, güçlü bir orduyla mümkündür. Dolayısıyla Türk milletinin bağrından çıkan kahraman ordumuz,   kendi milletine asla ihanet etmez!

İçeride ve dışarıda her gün üçer beşer ŞEHİT verdiğimiz bu tarihi günlerde, canı kanı pahasına savaş veren Mehmetçiklerimize sonsuz minnet ve şükran duygularımızı sunmaktan gurur duyarım...  

Ne mutlu Türk'üm diyene!




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Aziz Hatıraları Bize Emanettir!


Birkaç gün önce içimi aniden saran sımsıcak bir duyguyla ve heyecanla dikkatimi çeken, ticari bir taksinin arka camı üzerindeki Türk bayraklı ve ATATÜRK imzalı, şöyle bir yazı vardı:

"Bu araçta, şehitlerimizin ve değerli ailelerine ücretsiz hizmet verilmektedir"

Böyle bir yazı karşısında kim gururla duygulanmaz ki...

Dolayısıyla elleri öpülesi, önünde saygıyla eğilmemiz gereken gerçek vatansever bu saygın esnaf  ve çalışanlarımıza  minnet ve şükran duygularımızı iletmekten gurur duyuyorum...


Öte yandan... 


"Yalova'da bindiği minibüste 'şehit yakını' kartını göstererek ücretsiz seyahat etmek isteyen şehit çocuğu 14 yaşındaki Mehmet Gündoğdu'ya, minibüs şoförü Nihat Ü.'nün tokat attığı öne sürüldü. Olayla ilgili olarak Yalova Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı." 11 Temmuz 2017


Ne yazık ki bu türden utanç duyacağımız haberlere bir yenisi daha eklenen bu  rezil haberi görünce, yüreğim ezildi!

Demem o ki... 

Bizim yatıp gazilerimizin ayaklarına paspas, şehit yakınlarına da sonsuz minnet ve şükran borcuyla yaklaşmamız gerekiyor.  Dolayısıyla şehitlerimize ve gazilerimize karşı yaşadığımız için mahcubuz...

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Mehmet Akif ERSOY


Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

10 Temmuz 2017 Pazartesi

"Küresel Oligarşi" G-20...



"Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın..." Tolstoy


"Kayıtsızlık: en kötü tavır

Doğrudur, öfkelenme nedenleri bugün o kadar açık seçik olmayabilir ya da dünya çok karmaşıktır. Kim emir veriyor? Kim karar veriyor? Bizi yöneten akımlar arasında bir ayrım yapmak her zaman kolay değildir. Faaliyetlerini açık seçik biçimde anladığımız küçük bir seçkin topluluk yok artık karşımızda. Büyük bir dünyada yaşıyoruz ve böyle bir dünyada her şeyin birbirine bağımlı olduğunu hissediyoruz. Bugüne dek görülmemiş bir karşılıklı bağımlılık içinde yaşıyoruz. Ama bu dünyada katlanılması mümkün olmayan şeyler var. Bunları görmek için iyi bakmak, aramak gerekir. Gençlere sesleniyorum: Biraz arayın, bulacaksınız. En kötü tavır kayıtsızlık, ilgisizliktir, "Bir şey yapamam, elimden bir şey gelmez, ben kendi işime bakarım," demektir. Böyle davrandığınızda insanlığı oluşturan temel değerlerden birini yitirirsiniz. Bunun için gerekli olan değerlerden birini, öfkelenme yeteneğini ve bunun sonucu olan siyasal ve toplumsal bir davaya hizmet etme çabasını yitirirsiniz... 

İki yeni ve büyük tehditten söz etmek mümkündür.

1- Çok yoksullar ve çok zenginler arasındaki gittikçe derinleşen uçurum. XX. ve XXI. yüzyıllarda görülen yeni bir durumdur bu. Bugünün dünyasında çok yoksul olanlar günde ancak 2 dolar kazanabiliyorlar. Bu uçurumun daha da derinleşmesine izin verilemez. Sadece bu tespit bile siyasal ve toplumsal bir davaya hizmet etme sorumluluğu getirir." Stéphane HESSEL, ÖFKELENİN! Sf: 39-40
Demem o ki...

G-20 Zirvesi  protestosuyla patlak veren olaylar için söylenecek her şeyi, "ekonomik adaletsizliğe barışçı yollarla isyan edin" diyen HESSEL;  aslında dünyayı öfkelendiren adam olarak "ÖFKELENİN!" adlı kitabıyla, dünyaya yayılan sistem karşıtı eylemlerin fikir ve isim babası olarak ortaya koyuyor. Dolayısıyla  bugün  Hessel'in işaret ettiği ve de dünya için tehlikeli gördüğü, "birkaç kişinin belirlediği ekonomi ve finans dünyasının oligarşişi" olarak nitelendirdiği "küresel oligarşi" tespitidir.


Mutlu ve aydınlık yarınlara...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

"Eşitsizliğin Bedeli" G-20...



"G20 Zirvesi'ni protesto etmek için Hamburg sokaklarında toplanan yüzlerce eylemci, şehir merkezinde zombi mizanseni düzenleyerek G-20'yi ve kapitalizmi protesto"yla başlayan zirve, "kaos, yağma ve yıkım"la devam ediyor...

Hal böyle olunca... 
G-20 Zirvesi'ni protesto eden on binlerin öfkesinin ne olduğunu daha açık  anlayabilmemiz açısından,

IAN PINDAR, GUARDIAN "Siyaset ve ekonominin finansal elitler tarafından nasıl ele geçirildiğinin herkes tarafından anlaşılabilir bir açıklaması" olarak nitelendirdiği "EŞİTSİZLİĞİN BEDELİ" adlı kitaptan bir bölümü, aynen aktarmak istiyorum:


"Küreselleşme, eşitsizlik ve demokrasi

Küreselleşme yüzde 1'lik kesim tarafından yönetildiğinde, aynı anda hem vergi, yükümlülüğünden kaçma olanağı tanıyan hem de yüzde 1'e şirket içi pazarlıklarda ve siyasette avantaj sağlayan baskılar uygulanmasına izin veren bir mekanizma sunar. Bu nedenle, sadece iş pozisyonları değil siyaset de artarak yurt dışından tedarik edilmeye başlanmıştır. Bu eğilim ABD'ye özgü değildir; bu küresel bir olgudur ve diğer bazı ülkelerde durum ABD'dekinden çok daha vahimdir. 

Bunun en canlı örnekleri aşırı borçlanmış ülkelerde ortaya çıkmıştır. Borçlu ülkelerin kendi geleceklerinin "kontrolünü" kaybetmeleri -gücü kreditörlere vermeleri- küreselleşmenin erken dönemlerinde başlamıştır. 19. yüzyılda, zengin ülkelerin bankalarına borcu olan yoksul ülkeler, işgal edilme vaya bombalanma riskiyle karşı karşıya kalıyorlardı: Meksika, Mısır ve Venezüella böyle mağdur olmuştu. Bu, 20. yüzyıl boyunca devam etti: 1930'larda Newfoundland demokrasisi tasfiye edildi ve kreditörleri tarafından yönetilmeye başlandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa tercih edilen araç IMF'ydi: Ülkeler fiilen ekonomik egemenliklerini uluslararası kreditörleri temsil eden bu kuruma devretmeye başladılar. 

Bu olayların gelişmekte olan yoksul bir ülkede olması bir şey, gelişmiş endüstriyel bir ülkede olması başka bir şeydir. Ancak son zamanlarda Avrupa'da olan budur; önce Yunanistan ve sonra İtalya, yöneticileri seçimle gelmeyen Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu ile birlikte, IMF'nin politika parametrelerini emretmesine ve programın uygulanışının denetlenmesi için teknokrat bir hükümet atamasına izin verdi. Yunanistan hazırlanan sert kemer sıkma programını referanduma götürmeyi öenrdiğinde,Avrupalı bürokrat ve bankacılar korkuya kapıldı. Yunan vatandaşlar öneriyo reddedebilir ve bu da kreditörlerin paralarını geri almaması anlamına gelebilirdi.

Finans piyasalarının emirlerine teslim olunuş daha genel ve saklıdır. Sadece felaket aşamasındaki ülkeler için değil, sermaye piyasalarından para bulmak zorunda kalan tüm ülkeler için geçerlidir. Eğer ülke finans piyasalarının istediklerini yapmazsa, kredi derecelerinin düşürülmesi, paralarının geri çekilmesi ve faizlerin artırılması tehdidiyle karşılaşır; bu tehditler genelde etkili olur. Finans piyasaları genelde istediklerini elde eder. Seçimler özgür olabilir ancak en fazla önem verdikleri konularda -ekonomi konularında- seçmenlere gerçek seçenekler sunulmaz." Joseph E. STIGLITZ, Eşitsizliğin Bedeli Bugünün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor? Sf, 206-207



Dolayısıyla...

Egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda bir avuç teknokrat tarafından yönetilen bir dünyada DEMOKRASİ ve EŞİTLİKTEN söz etmek, herhalde  insanlarla alay etmekten başka bir şey değildir...

Ve de G-20 gibi oluşumlar kapitalizme hizmet etmekten öteye geçemeyecektir. O sebeple  G-20 karar mekanizmasından, halkın çıkarlarına uygun kararların alınması da asla mümkün değildir.



Sevgi ve saygılarımla!


NOT:
Bir sonraki yazımda da, STEPHANE  HESSEL'in "Öfkelenin!" adlı kitabından konuya ilişkin düşünceleri olacaktır.



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)