3 Mayıs 2009 Pazar

Kanımızın Donduğu An!..














Bir kaç akşam önce bir televizyon programında, telefon konuğu olarak katılan öğretmen emeklisi hanımefendinin anlattıkları, beni inanılmaz etkiledi. Tabii emin olduğum bir noktada, bu programı izleyen her insan aynı şekilde etkilenmiş olduğu düşüncesidir. Hanımefendi, Van'dan tüm izleyenlere seslenerek, insanlığın korkunç izlerini taşıyan ve bizzat yakınları tarafından -birinci ağızdan- tüyler ürpertici korkunç olayı seyircilere aktardı. Bilmem; anlatılanlar karşısında kendimi korku filmi izler gibi, inanılmaz rahatsız hissettim. Sanıyorum ki sütüdyoda bulunanlar da sanki aynı ruh hali içerisindeydi.
*
*****
*
Babasını geçtiğimiz yaz -112 yaşında- kaybeden emekli öğretmen hanım, bakınız birebir yaşanan hunhar olayı nasıl anlatıyor: Van'da geçen olay anında, babaannesi evlerinde tandırda ekmek pişirirken bir haber gelir; "Ermeniler köyü bastı." Bunu duyan babaanne, derhal ikiz çocuklarını samanlığa gömer. Ardından kocasına ve yanında bulunan erkeklere, "sizler kaçın! Biz kadınlar burada, bekleriz; herhalde kadınlara bir şey yapmazlar!" diye umut eder. Ancak gelişmeler tam tersine seyreder. Zira Ermeni çeteleri tarafından, erkekler dışarı çıkar çıkmaz yakalanır ve kadınların gözleri önünde kafaları kesilir! Daha sonra babaannenin kucağına atılan kesik baş için;" Al bunu götür, tandırda pişir; ve güzelce bir kelle yap!" der. Tabii, bu esnada ruhsal olarak bunalım geçiren diğer hanım kesik başı alarak, kendisiyle birlikte yanan tandıra atlar... 01 Mayıs 2009 Ceviz Kabuğu Canlı Yayın Programı ART Kanal.
*
*****
*
İşte bu tüyler ürpertici olayı dinlerken insanın nasıl bir ruh haline girbileceğini düşünebiliyor musunuz? Ardından hani bizlere sözde "soykırım" yaptınız suçlamalarıyla iftiralara maruz kaldığımız bugünlerde, insanın insana reva gördüğü bu vahşeti nasıl yorumlamak gerekir diye sorgulamadan geçemeyeceğim! Mealen aktardığım bu olayın yaşandığı yerde, daha pek çok vahşetin yapıldığını haykıran hanımefendi, aslında bu türden mezalimin varlığına, bire bir canlı bir kanıt olarak görülmektedir. O halde etrafımıza bakıyorum ve halen sürmekte olan, pek çok vahşeti bugün dahi gördüğümüze tanık oluyoruz; hem de bizleri ve atalarımızı suçlayan, Batılılar tarafından. Bunları saymakla bitiremeyiz. Ne diyeceğimi, nasıl düşüneceğimi bilemiyorum. Tek kelimeyle "yazıklar olsun!" demekten kendimi alamıyorum!!!
*
*****
*
Tam yeri gelmişken, buradan bizi suçlamayı amaç edinmiş, Batılı güçlere yine kendilerinden bir düşünürün sözüyle sormak isterim; "Hayatın her alanında sorulması gereken soru "Ne elde ettik?" değil, "Ne yaptık?" tır. Carlyle
Harika! Bu vakte kadar, tarihleri ve geçmişleri kanla ve caniliklerle dolu olan güçler bu soruyu biraz olsun, düşünmeye vakit ayırabilirler mi acaba? Zira yaptıklarının karşılığını, belki de maddi anlamda almış olabilirler. Ama ruhsal ve vicdani boyutta ne elde etiler dersiniz? Hiç bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsların esiri olup, "hep bize hep bize"den başka bir kazançları var mıdır?!
"Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır." Montaigne / Denemeler sf:141
O halde bakınız şimdi; bu güçler yüzyıllardır sürdürdükleri bu türden düşünceleriyle, dünyayı nereye sürüklediler! Artık dizginlenemez menfaatlerin esiri olundu. Üstelik bunlar kan ve gözyaşı üzerine kurgulanarak gerçekleşiyor!!! Bu duruma kim ve hangi vicdan sahipleri dur diyebilecek?! Ortada vicdan diye bir şey mi kaldı? İnsanlık ayaklar altında, ahlâk yerle bir olmuş, kalbler ise, nasırlaşmış!
*
*****
*
Özet olarak; "İnsan her yerde hep o insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını giyse yine çıplak kalır.
Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? İnsanın sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey anlamaz." Montaigne.
Kıssadan hisse!.. Sevgi ve saygılarımla!

29 Nisan 2009 Çarşamba

Acılarınız, Acılarımızdır!
















Kurdun kuzuyu yemeye niyetlenmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan odur ki, bu kuzu, kurda gönül bağlamış, aşık olmuştur. MEVLANA

*****

Maalesef, millet olarak yüreklerimiz bir kez daha dağlandı. Henüz emniyet mensubu şehidimizin acısını üzerimizden atamadan gelen haber; bitmek tükenmek bilmeyen göz yaşlarımıza, bir yenisinin daha eklendiğini haykırıyordu. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 derken, arkadan 1 tane daha... Evet, bugünün bize biçtiği rakam; tam 10 tane vatan evladı, şehit yavrularımız... Hain bölücüler, hiç utanmadan canlarımıza kıydılar. Vatanları uğruna gözlerini dahi kırpmadan, topraklarımızı korumak ve kollamak için çıktıkları yolda, hem de kendi topraklarımız üzerinde şehit edildiler! Alçakça yapılan bu hain saldırıya karşı, içte ve dışta ülkemizin bölünmez bütünlüğüne kastedmiş kişileri, millet olarak lanetliyor ve kınıyoruz!
*
*****
*
Bu hain saldırının baş aktörleri; elbette ki vatan topraklarımız üzerinde, gözleri olan dış güçlerdir. Zira yıllardır üzerimizde oynadıkları oyunlar, bir türlü bitmek tükenmek bilmiyor. Ama en önemlisi, içimizde olan ve bu büyük oyunu destekleyen hainler; evlerinde sıcacık yataklarında uyurken, keyfe keder yaşamlarını sürdürürken, bu rahatlığı ve huzuru sağlayan, işte bugün haince öldürdükleri o gencecik vatan evlatlarımıza borçlu olduklarını, sakın ola unutmasınlar!!! Şayet bu sıcak coğrafyanın içerisinde huzurlu ve sakin bir hayat sürdürüyorsak, işte biz bunu Türk Ordusuna borçluyuz! Onların yokluğu bilinmelidir ki, bizimde yok oluşumuzun ta kendisidir. Bunu anlamak için sadece ama sadece hemen yanı başımıza bakmak yeterli olacaktır!..
*
*****
*
Bu bölgede süren kanlı savaşların, tarih boyu bitmeyen çekişmelerin bir parçası şu ana kadar olmadıysak, bilinmelidir ki bunu büyük Atatürk'ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne ve onun yılmaz koruyucusu Türk Ordusuna borçluyuz! Bu ordu ki gittiği her yere barış, huzur ve kardeşlik getirmiştir! Bu büyük milletin büyük ordusu dünyanın her yerinde büyük bir saygınlık kazanmış, insani görevini yerine getirmeye kendini adamıştır. Hani şu sıralar bizlerin üstüne yıkmaya çalıştıkları büyük yalan "Ermeni soykırımı" safsatalarıyla hedefleri; ülkemizi parçalamak ve 1919'da yapamadıklarını tekrar denemeye kalkıştıkları gibi! Bunu iyi okumak gerekiyor.
*
*****
*
Büyük Türk milletinin bu acılı günün acısı olan; 10 vatan evladımızın, şehit kanlarıyla sınırları çizilmiş bu toprakları, koruma ve kollamada canlarını vermede tereddüt etmeyen yiğitlerimizin; elleri öpülesi anne ve babalarının yüreklerine düşen bu ateşi, bizler de bir o kadar yakından hissediyor ve canımızın yandığını bir kez daha buradan ifade etmek istiyorum. Yaşatma arzusunu yaşama arzusundan üstün tutan şehitlerimize Allah'tan rahmet, yakınlarına ve yüce Türk ulusuna ise, baş sağlığı diliyorum! Sevgi ve saygılarımla!

27 Nisan 2009 Pazartesi

Yüze Yüze, Yüze Vardık

















"İdealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır."



14 Nisan 2008'de bir deneme yazısı ile başladığım makalelerime bir de baktım ki 100'e ulaşmış. Harika! Bugün 100. makalemi kendime "moral yazısı" olarak ayırarak, belki de bir "aferin"i haketmek istedim. İşte bu yüzden kendime ödül olarak ilk "aferin" benden diyerek, bakınız bu sürece nasıl geldiğimi izniniz olursa sizlerle paylaşmak istiyorum. Gazeteport'un açmış olduğu "yazar aranıyor" adlı bir yarışmayı tesadüfen gördüm. Ondan sonra kendi kendime "acaba, ben de yazsam nasıl olur?" diye bir düşündüm. Zira bundan epeyce bir süre önce düşüncelerimi rasgele bir şekilde yazıya dökerek bir deneme yapmıştım. Ama, nasıl oldu bilmem bir gün klavyenin bir tuşuna bastığım anda tüm yazılarım yok oldu!.. İnanılmaz bir acı duydum. Hatta bir müddet ağladığımı biliyorum. O gün benim için oldukça kötü bir gündü. Eşimin beni teselli etmek için elinden gelen herbir şeyi yaptığını, oğlumun ise ne olduğunu anlayamayan bir davranışla "Ufff! Anne, yapacak bir şey yok!" dediğini şu anda hatırlayarak o günlerime tekrar döndüm sanki...
*
******
*
Gazeteport'da 18 makale ile bir yarışma heyecanı yaşadım. Bununla birlikte gazetenin belki de asıl amacı olan; okur ve üye sayısını artırmak için, çok okunma ve puanlama sistemini önceleri pek anlayamadım. Daha sonraları bu yarışmanın kişiliğime ters olduğunu anlayarak, buradan çıkma kararı aldım. Zira hergeçen gün beni yıpratan gelişmeler yazı yazma isteğimi adeta kırar duruma getirdi. Çünkü, benim asıl amacım duygu ve düşüncelerimi yazıya dökerek keyif almak, huzur duymaktı. Oysa burada herşey bambaşka olmaya başladı. İşte o an karar vererek buradan derhal ayrıldım. Ancak asıl keyifli olan, yazma duygumu devam ettirmekde de kararlı olduğum kesindi.
*
*****
*
2008 Ağustos sonlarına doğru, bu sayfayı açarak, daha bir rahatlıkla yazılarıma kendi çapımda devam etmeye başladım. İnanılmaz mutlulukla ve üstelik resimlerle destekli duygularımın ve düşüncelerimin aynası olan makalelerimi devam ettirmeye başladım. Biliyor musunuz, artık hiç bir şey bana bu kadar keyif veremezdi!!! Hergün kontrol ettiğim, büyük bir özenle üzerine düştüğüm bu zevk; bana bir uğraş dahi olmaya başlamıştı bile! Kendime duyduğum güven bu yazılarla daha bir pekişerek, gerçek anlamda "ben buyum"a dönüştü. Satırlarımın her biri, büyük bir içtenlik ve büyük bir sevecenlikle yazılmış; her bir kelime itinayla seçilmiş yazılarımın hepsinden ayrı bir zevk aldığımın göstergesi olsa gerek! Bu sayfa, kimse tarafından ziyaret edilmese de benim inancım; ulaşabildiğim en ücra kimselerle duygularımı paylaşmanın bir hazzı olduğunu hissediyor olmamdır. Bu süreç zarfında ise paylaşmanın korkunç keyfini aldım, almaya da devam edeceğim ümidiyle, gayretlerimi sürdüreceğim diyorum.
*
*****
*
İnanılmaz keyif veren yazmanın ne demek olduğunu, bugün galiba daha iyi anlıyor ve yaşıyorum. Buradan Gazeteport'a da sesimi duyurmaya vesile olduğu için sonsuz teşekkürlerimi iletmeden geçemiyeceğim. Yine bu anlamda sessiz sedasız beni okuyan, harika saydığım değerli şahsiyetlere de sonsuz minnet duygularımı arz etmekten büyük onur duyacağım. Ben biliyorum ki, çok değerli, müstesna ve bir o kadar da mütevazı olan kişiler, yazılarımı okuyarak, beni onurlandırmışlardır. Bu büyüklükleri aynı zaman da bir desteğe dönüşerek, bana moral ve yazma şevki verdiklerini izninizle belirtmek isterim! Yine yazılarımı yazmam da en büyük destekçim sevgili eşimi ve oğlumu da elbette unutamam.
*
*****
*
100. makalemi bu şekilde tamamlayarak, tanıdığım tanımadığım tüm okurlarıma, sonsuz teşekkürlerimi iletmekten büyük onur duyarım. İşte ne bileyim, bundan sonra elimin erdiğince ve kalemimin yettiğince araştırarak büyük bir heyecanla yazmaya devam edeceğimi umut ediyor, nice 100 yazılara olsun diyorum!
Sevgi ve saygılarımla!

23 Nisan 2009 Perşembe

Asma Gaz Lambası, Tahta Sıralar...











Anadolu illerinden yeniden seçilen 285 ve İstanbul'dan kaçabilen 78 milletvekili, Ankara'ya geldiler. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni oluşturdular. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 Cuma günü, Atatürk'ün 21 Nisan 1920 günkü bildiriminde önerdiği törenle açıldı. sf:106
M.Kemal Atatürk'ün 21 Nisan 1920 Tarihinde Ülkenin Tamamına Gönderdiği TBMM'nin Açılış Bildirisi

1. Allah'ın yardımıyla 23 Nisan Cuma günü, Cuma namazından sonra Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2. Yurdun bağımsızlığı, yüksek halifelik ve padişahlığın kurtarılması gibi en önemli ve ölüm dirimle ilgili görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisi'nin açılış gününü cumaya getirmekle o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, kutlu Hacı Bayram Camii'nde cuma namazı kılınarak, Kur'an'ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra Peygamberimiz'in kutlu sakalı ve kutsal sancak alınarak meclisin toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. İşbu törende, camiden başlayarak, Meclise kadar Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.
3. O günün kutsallığını güçlendirmek için bugünden başlayarak valiliklerde, vali beyefendinin düzenlemesiyle hatim indirilecek, muhayiri şerif okunacaktır. Hatmin son kısımları cuma namazından sonra Meclis binası önünde tamamlanacaktır.
.....
6. Yüce Allah'dan tam başarıya ulaştırmasını yakarırız. sf:104/105



Türkiye Büyük Millet Meclisi, ülküsü, kuruluş biçimi ve kendisine tanıdığı özellikler bakımından; Meclisi oluşturan düşünce yurdun güvenliğini ve devletin bağımsızlığını sağlamak için; Savaş Bırakışması'nın imzalanmasından sonra, yurdun her bölümünde ve hemen hemen aynı dönemde beliren ve ulusal kongrelerde bir örgütlenme olarak anlam kazanan ulusal iradedir. sf:108
Tarihsel olaylarla Söylev "NUTUK" / Baki KURTULUŞ


*
*****
*
Evet; 23 Nisan 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması gerçeği Atatürk'ün gerçekleştirmiş olduğu en büyük devrimlerden birisidir. Aynı zamanda bu bir hukuk devrimidir. Yine Türkiye Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin halk devleti olarak örgütlendiği tarihtir. Bu konuda, gazeteci Yunus NADİ'nin Atatürk'le yapmış olduğu sohbetlerinden konuyla ilgili önemli saydığım bir bölümü buradan aktarmak isterim;
...
- Canım Paşam, teori çok güzelse de, durumun gerekleri de acele etmeyi emretmektedir. Meselâ Ankara’da beni huzursuz eden en büyük şey ordunun yokluğudur. Gerçek şu ki, eğer elimizde dayanacak bir ordu bulunmazsa bütün bu güzel teori suya düşüp gidebilir.
- İşte aramızdaki fark özellikle burada göze çarpıyor. Bence Meclis teori değil, gerçektir ve gerçeklerin en büyüğüdür. Önce Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve onun yerine Meclistir. Çünkü ordu demek yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet demektir. Buna iki üç kişi karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü meydana çıkarabilir ve bir kere bu hale geldikten sonra, milletin hayat ve varlığına zıt olan haksızlık ve baskının tamamını bertaraf etmek yetkisini yalnız teori olarak değil, fiilen de kazanmış oluruz.
Paşa ile bu yolda çeşitli meseleleri inceleyen konuşmamız gecenin saat üç buçuğuna kadar sürdü. Odalarımıza çekildiğimiz zaman Ankara’nın boşluğu gözümden silinmiş, bütün vatan bence, canlı insanlarla dolu bir sağlamlık ve güzelliği ile gözleri eğlendiren bir gül bahçesi olmuştu. İlk defa olarak, vicdanen de huzur içinde, çok rahat bir uyku uyudum. Kurtuluş Savaşı Anıları; İstanbul, 1978, sf: 260
*
*****
*
Kısaca, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı;
Egemenlik yönetme yetkisidir. Ulusal egemenlik; yönetme yetkisinin ulusta olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde egemenlik padişaha aitti. Osmanlı Devleti Mondoros Ateşkes Antlaşması'yla birlikte fiili olarak işgal altına alındı. Güzel ülkemiz İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, İtalyanlar tarafından paylaşıldı.
Mustafa Kemal Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için İstanbul’dan Samsun'a 19 Mayıs 1919 günü geldi. Samsun'dan Amasya'ya, oradan Erzurum'a ve Sivas'a gitti. Sivas ve Erzurum'da kongreler yaptı. Mustafa Kemal Atatürk egemenliğin ulusta olduğuna inanıyordu. Bu inançla "Ulusu yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır. Tek bir egemenlik vardır, o da ulusal egemenliktir." ilkesini öne sürdü.
Ankara'nın o günkü şartlarında Meclis'in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı. O yıllarda Türkiye yokluk içindeydi. Milletvekillerinin oturduğu sıralar bir okuldan getirildi. Meclis gaz lambası ile aydınlanıyor, soba ile ısınıyordu. Top seslerinin Ankara'da duyulduğu zamanlarda bile meclis düzenli toplandı. Ulusal Kurtuluş Savaşı'yla ilgili bütün kararlar bu mecliste alındı.



23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, günümüzde uluslararası düzeyde kutlanmaktadır. Bu büyük bayramımız aziz Türk milletine kutlu olsun! Şükranlarımı sunuyorum Büyük ATAM...
Sevgi ve saygılarımla!

19 Nisan 2009 Pazar

"Toplum Olarak Beyin Ameliyatı Geçiriyoruz" Diyen...











"Türkçe giderse,
Türkiye Gider!
Yabancı dille eğitim
ile Türkiye gider." Prof. Dr.Oktay SİNANOĞLU


"İngilizce'nin Evrensel Olduğu Yutturmaca

Anadolu Liseleri, vs. almış yürümüş. Kamuoyuna öyle yayılmış ki, herkesin aklı fikri İngilizce öğrenmek, yabancı okula gitmek. Korkunç bir sömürgecilik yöntemidir. Bu tarihte eşi az görülmüş (İşte İrlanda'da görülmüş ama adamlar hemen uyanmış) korkunç bir sömürgecilik oyunudur.Çok tehlikelidir. Dil giderse, gönül dediğimiz, ciğer dediğimiz şey de gider. Haysiyet de gider. Böylece tam sömürge kafalı insanlar yetişir. Millete bir kaç şey yutturmuşlar. İngilizce evrensel dildir. Herkesin İngilizce bilmesi gerek demişler. Yok öyle bir şey. Bu Amerikalıların ve İngilizlerin bilinçli bir şekilde yaymaya çalıştıkları bir uydurma. Herkes kendi dilini geliştirmeye çabalarken, bizim "Ayarlı Çevre" hâlâ İngilizce evrenseldir, başka hiçbir dil kalmayacak teraneleri anlatıyor. Gerçek böyle değil tam tersi.



İkinci yutturmaca bilimin teknolojisinin ancak İngilizce bilerek geliştirileceği. Bu da büyük yalan. Bir insan ancak kendi dilinde bilim yapabilir. Düşünün ki, fiziğin çok karışık bir kuramı, örneğin görelilik ya da kuantum kuramı. Bu kuramları en iyi bildiğin dilde oku, anlayıncaya kadar canın çıkar. Şimdi bu kuramları mı öğreneceksin, yoksa bu dilde bu sözcük neydi onu mu anlayacaksın. Dünyanın hiçbir yerinde hem yabancı dili hem de belli bir konuyu aynı anda yabancı dille öğretim yaparak öğreteceksin diye hiçbir usul yoktur bu iki sömürge ülke hariç. Bu çok büyük bir oyundur. Batılıların bu ülkenin geleceğini karartmak için pazarladığı dehşetli bir oyundur. Ne yazık ki son sürat ilerliyoruz. Millet bir yarışa sokulmuş, İngilizce eğitim yapan okullara gitmek için." Sf: 265/266



"Anadili unutturuluyor

Bakın, Kelt toplumu tamamen Gaelik diliyle yaparken, bu yeni uygulama geldikten sonra bir buçuk nesil sonra, İrlanda'da Gaelik dilini bilenler yüzde 30'a düşüyor...İngilizler; İrlanda'da yaptıklarını daha sonra Hindistan'da ve Pakistan'da yapmışlar. Fransızlar da Cezayir'de uygulamışlar aynı oyunu. Cezayir'de okumuş kesim, Arapça'ya köylülerin dili diyor ve Fransızca konuşuyor. Cezayir'e iyi bakmak lâzım." Sf: 296/297



Türkiye'deki eğitim; Eğitimi anaokulundan üniversiteye kadar bir bütün olarak alıyorum. Eğitim sistemimizin tamamında kanser hastalığı var. Türkiye'de 1953'e kadar çok iyi bir eğitim sistemi vardı. Meselâ bakın, dünyanın her tarafında büyük başarılar kazanan mühendis ve işadamları İTÜ'den mezundur. Ben normal lisede okudum. Lisede aldığım eğitim çok iyiydi. Düşünmeyi öğretiyordu. Liseden sonra bizi Amerika'ya gönderdiler ve bu eğitimle Amerika'nın en iyi üniversitesinde 3 sınıf atladık. Bize öğrettikleri dersleri bildiğimizi görünce çok şaşırdılar ve bunların Türkiye'de öğretildiğine inanamadılar." Sf: 314


*
****
*

Evet, bu düşündürücü ve bir o kadar da endişe verici gelişmelerin habercisi olan değerli hocamız Prof. Dr. sayın Oktay SİNANOĞLU; aynı zamanda dünyanın en genç profesörlük ünvanına sahip, "Türk Aynştaynı" olarak da anılmaktadır. Kendilerinin değerli katkılarıyla bizleri bilgilendiren kitaplarının arasında yer alan, "BYE BYE TÜRKÇE" den alıntılar yaparak, konuya değinmek istedim. Şüphesiz ki, bu düşüncelerin yanında bize söyleyecek söz düşmez. Ruhumdaki endişenin en güzel tercümesi olacak bu cümleler; umut ederim, hepinizin hislerine tercüman olmuştur. Zira bu yazıma neden olan gelişme; "İTÜ Senatosu %100 İngilizce eğitime geçme kararı aldığını" basın ve televizyonlardan öğrenmiş olmamdır. Bir eğitimci ve Türk vatandaşı olarak bu haber beni son derece etkileyerek, derinden üzdü.



"Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." diyor, büyük Atatürk. Sevgi ve saygılarımla!

12 Nisan 2009 Pazar

Milli Şehidimizi UNUTMADIK!
















*
*****
Kemal Bey için; Birinci Dünya Savaşı yıllarında kaymakamlık yaptığı Boğazlıyan kazasında, tehcire tabi tutulan Ermenilere eziyet ettiği iddia edilmiştir. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, 10 Nisan 1919 günü Beyazıt'ta idam edildiğinde henüz 35 yaşındaydı..
*
*****
*
........
"İzmir'deki, bir Rum gösterisinde etrafa rasgele ateş eden Rumlar, polis Hamza Efendi'yi vurmuşlar, Türk makamları, gazetelere de yansıdığı halde, katili aramaya cesaret edememişti. İstanbul'da da, sarhoş iki Yunan askeri Türk kadınlarına tacizde bulunurken kendisine engel olmaya çalışan polis Hüsnü Efendiyi vurup öldürmüş, ama halk tarafından yakalanmasına rağmen, Yunan ordusu katil Yunan askerlerini karakoldan almışlardır.



İstanbul ufuklarını kara bulutlar küme küme sarmıştı. Tarih 10 Nisan'ı (1919) gösteriyordu. Vakit ikindiyi biraz geçmiş, onbinlerce insan Savunma Bakanlığı'nın önündeki Beyazıt Meydanı'nda toplanmıştı. Meydan ortasındaki çınar ağacının altında üç ayaklı idam sehpası kurbanını bekliyordu... Sehpanın çevresinde İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri, hâkim yerlerde makineli tüfekler vardı. Biraz sonra silahlı bir manganın arasında, elleri arkasından bağlı, üzerinde beyaz idam gömleği ile 35 yaşlarında Kemal Bey göründü. İdam sehpasına çıkarılıp, boynuna yağlı ilmek geçirildi. Dini töreni Kadıköy- Mecidiyeköy ve Üsküdar Dergâh Şeyhi Münip Efendi yönetiyordu. Meydandakiler arasında Tıbbiyeli öğrenciler de bulunuyordu. Kemal Bey'e son sözleri sorulunca, binlerce Türk'e bağırarak:
"Sevgili vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. (...) Beni ecnebilere yaranmak için asıyorlar. Eğer adalet buysa,
"kahrolsun böyle adalet!" dedi. Beyazıt Meydanı'nı dolduranlar da cevap verdiler:
"Kahrolsun böyle adalet!"
"Kahrolsun gâvurlar!"
"Kahrolsun hükümet!"
Mazgal deliklerinden (küçük pencerelerden) kendisini izleyen Bekir Ağa Hapishanesi'ndekiler ve halk gözyaşı dökerken Kemal Bey, devam etti:
"Vatan uğrunda cephede ölen bir Mehmetçik gibi şehit gidiyorum. Çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyoprum. Allah vatanımıza ve milletimize zeval vermesin!"
"Amin!"
Halkın "âmin" sesleri arasında bir ihanet sesi duyuldu:
"Söyletmeyin bu alçak herifi!... Hemen asın bu köpeği. Ne duruyorsunuz it oğlu itler!"
İngiliz işbirlikçisi Sait Molla'nın sesiydi bu.
İdam sehpasındaki görevli çingeneler, Kemal Bey'in altındaki sandalyeye tekmeyi vurdular!..
Güneş utancından İstanbul'un semalarını terk etmek için acele ederken Kemal Bey darağacında kuru bir yaprak gibi sallanıyordu!.. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, vatanını savunduğu için işgalciler ve yerli, işbirlikçiler tarafından idam edilmişti...



Kemal Bey sallanırken, elinde sefer tası yaşlı bir adam kalabalığı yara yara öne geçmişti. Sehpada sallanan genç adamı görünce sesi meydanı çınlattı:
"Kemaaaaaal!.."
Yaşlı gözler, ihtiyar adamın üzerinde toplandı. Adamcağız, elindeki sefer tasını, ekmek bohçasını fırlatıp, önünü kesmek isteyen askerleri tepeleye tepeleye sehpaya ulaştı ve Kemal'in soğumamış ayaklarına sarıldı, hüngür hüngür ağlamaya başladı.İdam mangasının kumandanı çekinerek sordu:
"Kimsiniz efendi?"
Yaşlı adam hıçkırırken cevap verdi:
"Evladımdır!.."Bu sırada İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri meydandaki kalabalığı dipçiklerle dağıtmaya başlamıştı...



Daha sonra Tıbbiyeli öğrenciler Kaymakamı yalnız bırakmadı. Mezarı başına kadar gittiler. Elindeki çiçeği mezara bırakan gençlerden biri şu konuşmayı yaptı:
"Dinle ey Türk milleti!.. Müslümanlar dinleyin!..Kemal'i şehit ettiler. Bilmiyorlar ki, şehitlik mertebesine ulaşmak isteyen binlerce Kemal sırada bekliyor. Ne bekliyoruz? Felâketimizi hazırlayan İngilizler'i vatandan atmak borcumuzdur. Onları yok etmeden bize hürriyet yok. Odesalılar İngilizler'i Odesa'dan attılar. Biz Odesalılar kadar yok muyuz? Haydi biz de onları İstanbul'dan kovalım! Allah'ın yardımıyla, yakında İngilizler'in kafalarını ezeceğiz!.."
Hulki CEVİZOĞLU / İşgal ve Direniş, sf: 95-96-97
*
*****
*
Ermenilerin baskısı sonucu idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, ölümünün 90. yıl dönümünde anıldı. Atatürk'ün talimatıyla TBMM tarafından "Milli Şehit" unvanına layık görülen Kemal Bey'i unutmadık. Türk milletinin kalbinde yaşayan şehidimize bir kez daha Allah'tan rahmet diliyoruz! Sevgi ve saygılarımla!

11 Nisan 2009 Cumartesi

Pişkinliğin Bu kadarına da PES!..









"Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız." Sözleri ile insanlık sevgisini bütün dünyaya kanıtlamıştır. Bugün özgürlük ve demokrasiyi arayan bütün milletlerin Atatürk'ün çizdiği yoldan gitmeleri kurtuluşları olacaktır.
*
*****
*
Batı'nın İslâm kini bitmek tükenmek bilmeden, tüm hızıyla devam ediyor. Son olarak Danimarka'da Peygamberimiz Hz. Muhammed'e karşı yapılan hakaretlerin devamı niteliğindeki bir yenisi de, Nato Genel Sekreterliğine yeni atanan Danimarka Başbakanlarından Andres Fogh Rasmussen; daha yeni görevi garantilerken, bırakınız özür dilemeyi, geçmişte yaptıklarını tescillercesine, hakaretlere devam edildi. Küstah karikatüristin imzasıyla piyasaya sürülen, kartpostal karikatürlerin satışına başlandı. Vallahi, buna "pes" demekten başka bir şey bulamıyorum. Zira şu yapılanlara bakınız; uygar (!) Batılı devletler nasıl bir savunma ileri sürüyorlar; "ifade özgürlüğü" Aferin! Artık insanlar birbirlerine olanca hakareti ve küfürleri, hiç çekinmeden ve sıkılmadan kışkırtarak sıralasınlar. Neymiş efendim; "ifade özgürlüğü"ymüş!!! İnsan hakları savunucuları (!) böyle diyorlar! Bir tek bu medenî (!) düşünceyi biz anlayamıyoruız! Zira bizlerin vahşi (!) millet olduğumuzu öne sürdükleri için, olsa gerek!!! Peki bu insani (!) ve çağdaş (!) Batı devletlerine bir kez daha iyi bakalım o halde;
*
*****
*
Tarihte İslâm'ın paklığını, şefkat ve adaletini gösteren pek çok örnekler bulunduğu gibi; insanlıktan çıkmış olan küfür ehlinin gaddarlık, zulüm ve vahşetini sergileyen pek çok örnekler de mevcuttur. Haçlı seferleri'nden günümüze kadar süregelen haçlı barbarlığı ve Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinlerinden olmayanlara, özellikle Müslümanlara yaptıkları zulüm ve katliamlar bunun en açık kanıtlarıdır. Asırlar boyunca Müslümanlara her türlü vahşet ve barbarlığı uygulayan, sonra da utanmadan bu vahşet ve barbarlığı Müslümanlara atfetmeye kalkışan bu zihniyetteki devlet yönetimleri; tarih boyunca ortaya attıkları çirkin yalan ve iftirâlarını bugün de çeşitli yollarla sürdürmektedirler; cehalet, zulüm ve vahşetle dolu olan karanlık geçmişlerine bakmadan; İslâm'ı "tedhiş" dini, Müslümanları da "tedhişçi" gibi göstermeye küstahça cüret etmektedirler.
*
*****
*
Bakınız, Allah bu zihniyet sahipleri için ve Müslümanlara karşı gönüllerinde besledikleri kin ve nefretin büyüklüğüne dikkati çekerek, şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık." Âl-i İmrân Sûresi, 118. Âyet
Burada küfre ve inkar edenlere yönelenler için bir uyarıdır. Yani size bu ilâhi hükümleri hatırlatıyoruz ki, onlardan her zaman uzak durun ve tehlikelerinden sakınmak için daima uyanık bulunun. Onlara bu gözle bakma eyilimini kaybedenler bu tehlikeyi algılamaktan da mahrum kalmışlardır. Bu ilâhî hüküm hafızalardan çıkarılmamalı, bugün ellerine fırsat geçse -dün olduğu üzere bugün de Irak, Afganistan, Filistin vs. deki gibi- yine aynı şeyi yapacakları unutulmamalıdır.
*
*****
*
Bu arada bir noktaya daha izninizle dikkat çekmek isterim. Geçtiğimiz günlerde ülkemize gelen ABD Başkanı için yapılması gereken normal güvenlik önlemleri dışında seyreden, anormal boyutlardaki koruma ve kollamaları görünce kendimi Holivud filmi izler gibi hissederek, korku ve heyecana kapıldım. Nitekim bu tür filmlerle dünya kamuoyunda "güç" bulan Amerika, yine aynı türden bir görüntüyle, adeta dünyaya bir mesaj vermek istedikleri kanısına kapıldım. Hissettiğim şeyler arasında, sanki bu türden psikolojik bir güç gösterisiydi! Kime karşı, bu kadar güvenlik önlemleri? Sorusuna cevap ise, işte orası da, ayrı bir muamma! Zira geçmişte Amerika başkanlarından Kenedi'nin ölümüyle birlikte arkasındaki entrikaların sahibi olan "gizli güçler" değil miydi? Hâlâ bu cinayetin perde arkası açığa çıkarılamadı! Demek oluyor ki, şimdiki Amerika başkanını da getirenler, yine aynı güçler olarak algılıyorum. O zaman bu kadar "güç" gösterisi kime karşı?
*
*****
*
Bütün bu kargaşa içerisinde, bizim de gerek kutsal kitabımızın buyurduğu üzere; "Aklımızı kullanarak", gerekse büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün; "Manevi Mirasım Akıl ve Bilimdir!" işaretini takip ederek, esenliğe çıkacağımızı "görmek ve bilmek zorundayız!" diyorum. Sevgi ve saygılarımla!