22 Temmuz 2014 Salı

SOMA'dan İzlenimlerim -1- "Keşke Sen de Ölseydin de..."


















13 Mayıs 2014... Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçen Soma maden ocağı faciası... Millet olarak hepimizi yasa boğan ve karalara bağlayan 301 madencimizin ölümüyle birlikte "Soma'da neler oldu"ğu bir tarafa, orada, yaşanan acıyı bizzat hissetmek istedim. Ki insan olduğumu hatırlamak ve anlamak için Soma'ya gitmeye karar verdim.

Soma'da yaşayan acılı ailelerin davranışlarını, iç dünyalarını, sevgilerini, öfkelerini, sevinçlerini ve üzüntülerinin her birini ayrı ayrı birebir  yaşamak; sanırım  insanlığımızı sorgulayarak yüzleşmek anlamına gelecektir... Dolayısıyla duyguyla, tutkuyla, iman gücüyle, yenilik, dürüstlük ve cesaretle yapacağım  eleştiri eşyanın özüne kadar girmek olacaktır. Bu sayede kendimde huzur bulacağımı biliyorum. O sebeple 9 Temmuz 2014 günü Soma'ya gittim. En yakın arkadaşımla birlikte Soma'da bir eve konuk edildim. Harika ve sıcak bir karşılamayla  henüz orada tanıştığım bu kişiler sayesinde, ilgili şahıslarla temasda bulanma imkanı yakaladım.  Bundan sonrası kendiliğinden geldi... Bu vesileyle konuyla yakından ilgilenen ve bana yardımcı olan  konuk edildiğim evin sahibesi Nevin YAĞCI Hanım'a ve yakınlarına sonsuz teşekkürlerimi bir kez daha sunarak yazıma başlamak istiyorum:



Soma, Kınık..

Bir zamanlar bereketli  topraklarıyla geçimlerini bolluk ve rahatlıkla sağlayan yöre halkı, gün geçtikçe topraktan geçimlerini sağlayamaz duruma gelmişler. Onun için halk, yavaş yavaş yoksulluğa alışmış, benimsemiş duruma gelmiş. Halkın yoksulluğunun en önemli nedenini, tek geçim kaynağı toprağının işlenemez hale geldiğini açıkça dillendiriyor şimdilerde. Zira elde ettikleri ürünler için,  "artık para etmiyor" diyorlar. Dolayısıyla halkın sürünmesi, onu -dolayısıyla da bizi-  besleyen toprağının, onun elinde değil de kah betonlaşmaya açılması, kah emeğinin karşılığını alamayışından dolayı işleyememesinden, kah satmak zorunda kalmasından...

Ona öylesine gerekli olan, çocuklarını ve ailesini geçindirecek kadar verimli olan bu topraklar şimdi artık yerini, kocaman kocaman binalara bırakır hale gelmiş durumda. Dolayısıyla burada yoksullaşan çiftçiler, ne yazık ki geçimlerini sağlayabilmek için madende kazma sallamaya başlamışlar. Zaten, başka da ne yapabilirler ki? Çalışmak gerekiyor... Herhangi bir uğraş gibi, bu işi babadan oğula sürdürüyorlar artık. Maden ocağında ömür tüketmek... "İnsan bir lokma ekmek bulduğu sürece yaşayabilir" denilir ya... Doğrusu bu işte.

Köylüler karınlarını doyurmak, perişan olmamak için büyük şehirlere  kaçıyorlar, topraklarını da kendi haline bırakıyorlar. Zira topraklarını işleyemeyen  köylüler "ucuz iş"e hazır oldukları için madende çalışmaya çoktan hazırlar.  Bu öldürücü karanlıkların içinde, böylesine amansız bir işte kendini tüketip de günlük ekmek parasını çıkarmak için.. üstelik de hiç yakınmadan hani. Zira biliyorlar ki işsizliğin açlığa mahkum ettiği bir durumda nereye gidebilir, ne yapabilirlerdi ki? Üstelik canlarına okuyan bu işi bile herkes bulamazken...

Soma halkı şaşkın, yakınlarını kaybeden aileler endişeli ve umutsuz.  En önemlisi de kimsenin kimseye güveni kalmamış. Yani ağır bir güven bunalımı yaşanıyor. Bu güvensizliğin altındaki nedenler başlı başına bir sorun. Hani derler ya, "bir dokun bin âh işit" işte öyle.. Kime sorsan inanılmaz söylemleri aktarıyorlar..

Umutsuzluk mu? Aslına bakarsanız mahvolan toplumlara özgü bir kavramdır umutsuzluk.  Önlenmesi imkansız bir şekilde gelişip yayılan karamsarlık ve umutsuzluk, yıkımın nedenlerini kavrayamayan, çıkış yolu göremeyen, mücadele yeteneğini kaybetmiş olanlara ait bir sorundur. Ama gelin görün ki, Soma'da madenci şehit aileleri birbirlerine çoktan düşmüşler bile. Dahası çocuklar, eşler neredeyse, hayatta kalan madenci babalara, eşlere  sevinçle boynuna sarılacakları yerde, "keşke sen de ölseydin de benim de bilgisayarım, evim olsaydı" deme noktasına dahi gelmişler. Bu türden insanın kanını donduracak söylemler arasında ilk olarak Turgutalp mahalle muhtarının yanına ziyarete gidiyoruz.



Turgutalp Mahalle Muhtarı güler yüzlü, tatlı mı tatlı oldukça duyarlı ve gayretli bir hanım. Muhtar Gülay ERDAL... Mahalle muhtarının  kadın olması ayrıca bir mutluluk oldu kendi adıma. Zira hanımların işbaşında olması insanı inanılmaz umutlandırıp, gururlandırıyor... Bir Cumhuriyet öğretmeni olarak karşımda seçilmiş bir Cumhuriyet muhtarını görünce ne hissederseniz, işte o duygular içerisinde sımsıcak bir karşılamayla "buyur" edildim.















Başladık konuşmaya...

-Devamı var-


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

2 yorum:

  1. Çok duyarlı ve değerli bir çalışma. Tebrik ediyorum. İlgiyle izliyorum. Saygı ve sevgilerimle.

    YanıtlayınSil
  2. Merhabalar Tülay Öğretmenim.

    Bizzat Soma'ya giderek yaşanan acıların izlerini yerinde görmek ve çekilen acıları bizzat hissederek yaşama isteğinizle ilgili bu vefakar davranışınızdan dolayı sizi kutluyorum.

    Yaralar sıcak iken, herkes bol keseden atıyordu. Yaralar ne zaman soğudu, hemen sırtlarını döndüler. İşte bu her zaman böyle olmuştur. Sıcağı sıcağına ne alırsan o kalır. Ondan sonra unutulursun.

    Selam ve dualarımla.

    YanıtlayınSil