2 Temmuz 2009 Perşembe

Ne "Kebap" Ne "Müze", Madımak Hepimize

















Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terkedin. Çünkü günahı kazananlar, yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir. EN'ÂM SÛRESİ, 6/120. ÂYET



2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin yakılması ve dolayısıyla otelde bulunan 33 yazar, ozan ve aydınla birlikte iki otel çalışanı yanarak hayatlarını kaybetmişlerdir.
Sivas'da yaşanılan bu korkunç olay asla kabul edilecek türden bir şey değildir! Zira orta çağ zihniyetinin yansıması olan bu vahim ve bir o kadar da dehşet verici olay 21. Yüzyıl Türkiye'sine asla uymaz, uymamıştır ve uymayacaktır! Şimdi bu acı olayda, yaşanılan gerçek üzerinde biraz konuşmak istiyorum:



Bizim üzerimizde her zaman için oynanan oyunları tarih sürecine şöyle bir göz attığımızda hemen görebiliriz. Neydi bu oyunların ana malzemeleri; etnik kökende, mezhepsel ve ırksal ayrılıkları kaşıyarak ortaya çıkarmak! Nitekim, Maraş olayları bunun bir benzeri facia değil midir? İşte Sivas / Madımak Oteli'nde yaşanılanlar da bu türden olayın bir halkasıdır. Amaç; Alevi, Sünni çatışmasını ülke halkımıza yerleştirerek, körüklemek. Tabii, bu olayları yaratmak için de her zaman olduğu üzere, içimizdeki cahil ve zaafları olanlar kullanılmaktadır. Bu iş böyledir... Önemli olan bu durumu iyi anlayarak tahriklere kapılmamaktır. Diğer taraftan bu olayların gerçekleştiği zaman yetkililerin uyanık olarak gereğini yerine getirmek konusu ayrıca bir hassasiyet gerektiriyor. En önemlisi de suçluların hak ettiği cezalara kavuşturularak, adaletin yerine getirilmesi sayesinde tüm ulus olarak huzura kavuşmamızın, kanayan yaralara merhem olmak açısından önemi çok büyüktür.



Olayın bir başka boyutu ise aradan 16 yıl geçmesine rağmen, belirli zamanlarda bu elim olayı tozlu raflardan tekrar tekrar indirerek gündemi sıcak tutmak "kimlerin işine gelir?" sorusunu hatırlatmadan geçemeyeceğim! Özellikle içinden geçtiğimiz hassas dönemde, dünyada ve bölgemizde sıcak savaşlar yaşanırken, "yeni dünya düzeni" adı altında ülkelerin sınırlarının yeniden şekillendiği ağır ortamda, bizlerin birbirlerine ulus olarak sıkısıkıya birliktelik göstermemiz gerektiği anlarda, bir de bakıyoruz ki içten içe ayrıştırılma oyunları körüklenerek hızlandırılıyor. Bu da yetmiyor, yaşanılan bu korkunç olayı "fitne, fecir" abidesi olarak ölümsüzleştirmek peşinde olmanın gayretleri sürdürülüyor. Nasıl yapılıyor derseniz, "Madımak Oteli müze haline dönüştürülsün!" talepleri... Vallahi, bu o kadar ince hesaplanmış bir oyun ki, anlatılması ve ikna edilmesi dahi çok güç... Bakınız, önce burası "kebapçı" olarak tahrik edilmeye, affedersiniz "faaliyete" geçirildi; ardından şimdi o tahriklerin zıttı bir gelişmeyle, kuşaktan kuşağa "fitne" olarak düşünülüp, ama acıların hep yaşatılması gerçeğini "kardeşin kardeşe" düşmanlığının açık adresi olarak ortaya atılan talepler!.. Düşünebiliyor musunuz ki, şayet bu durum -"müze"ye dönüştürme planı- hayata geçirilirse, yıllarca kuşaktan kuşağa aktarılmak üzere, bu acı olay insanlar arasında hep ikilik yaratarak kalplerde "kin" ve "nefret" yeşertmekten başka bir düşünceye hizmet etmeyecektir! O halde her iki durumda da insanlarımıza düşmanlığı körükleyen bu durumun yerini sevgi ve hoşgörüye bırakacak acil dayanışmanın bir an evvel tesis edilmesi yönünde adımların atılmasını derhal bekliyoruz!



Kısaca, ülkemiz ve bölünmez birlikteliğimize zarar verecek en büyük unsurlardan birisi, böyle bir durumu ilânihayet yaşatmak olacaktır. Evet, bu olay bizleri ulus olarak üzmekte ve vicdanlarımızı derinden yaralamaktadır. Ancak bu yaşanılan durumu derhal unutturmak ve bir daha bu utanç durumunu yaşamamak adına daha olumlu ve birleştirici, hatta bir daha hatırlamamak üzere çalışmaların yapılması el birliğiyle bizlerin görevidir. Yoksa, durup durup, bu yarayı kaşıyarak kangren haline getirmek ne bizlerin, ne de yüksek alî menfaatlemizin yararına olmayacaktır. O halde suçlulara gereken cezalar verilerek, yaraların sarılması ve düşmanlarımıza fırsat vermemek en doğru olanı değil midir? Sağ duyunun gereği de bu olsa gerek...



Her alanda bizleri zayıflatıp, güçsüz bir duruma düşürmek kimlerin işine gelir? Ayrıca bu kadar sıkıntılı bir ortamda; binlerce yıl birlikte büyük hoşgörü altında, millet olarak yaşayarak bugünlere kadar ulaşabilmenin haklı gururunu ve örneğini dünyaya gösteren bu millet; neden şimdilerde düşmanlık içerisinde yaşamaya kalksın? Bu beyhude davranışlara en güzel olumlu diyeceğimiz söz şu olacaktır; birbirimizden kız alıp kız vermişiz; o halde "et, tırnak" gibi oluşan bu toplumu ayrıştırmak kimin haddine?



Yaşanan bu gelişmeler, insanın olduğu her yerde olabileceği gibi bizde de olmuştur. Bunu da bir millete topyekün yamamak gibi niyet taşıyanlara da, bir uyarımız elbette olacaktır; "maşa" diye tabir edilen bir olgu vardır. İşte, cehaletin yoğun olduğu yerde mutlak suretle "maşa"lar da söz konusudur. Birileri amaçlarına ulaşmak için "maşa" olarak cahil dediğimiz kişilerden oluşmuş güruhu seçerler. İşte bu güruh hiç bir zaman bir milletin aslı olamaz! Asil kandan da sayılamaz! Bunlar olsa olsa çürük meyva ve zararlı otlar gibi her zaman temizlenmeye muhtaç asalak yaratıklardır! Öyle ki ellendiği zaman her halukarda canımızı yakacak ve bir şekilde ellerimize bulaşan ancak arındırılmaya ve ıslah edilmeye muhtaç olan zavallılar olarak da bakmak zorundayız!
Sevgi ve saygılarımla!

30 Haziran 2009 Salı

"Hangi Kadın Kaç Para Eder"




















Başlığı gibi içeriği de bir o kadar dikkat çeken, "Hangi kadın kaç para eder" köşe yazısı üzerinde önemli saydığım bir kaç hususa, izninizle değinmek isterim:
İlk etapta kadınların bu kadar ucuz olarak, aşağılayıcı bir tarzla algılanmaya vesile olan bu yazının, başlığına dikkat çekilmesi; ruhumun derinliğine inen bir ezilmeye neden oldu. Nitekim kadının, akıllarda ilk çağrışımı "obje" olarak algılanması; aslında bizlerin, henüz daha kendimizi modern düşünceyle örtüşen "insan" anlamında yetiştiremediğimizin kanıtıdır. Demek ki insanların, insanı satın aldığı ve sattığı, "köle" dönemi fiilen bitse de, henüz beyinlerimizde sonlanmamış... Bakınız, bu anlamda yazının içeriği bizlere aslında daha neleri anlatmaktadır:
*
*****
*
"25 Mayıs 2005 günü, Londra'da "Christie's'de" bir müzayede yapıldı. Bazı ünlü kadınların, ünlü fotoğrafçılar tarafından çekilmiş çıplak fotoğrafları satıldı...
En pahalıya satılan obje, manken Kate Moss'un çıplak fotoğrafıydı. Fotoğrafı Suudi bir milyarder olan Walid Juffali almış...
Şirketinin başkanlığını yapan Tamara Mellon’un çıplak gövdesi üzerindeki iki objeden biri de onun yaptığı bir çift ayakkabıydı.
Kadın ayakkabısı Tanrı’nın insan eliyle yarattığı en güzel objelerden biridir.
İnanın çıplak bir beden üzerinde, tek başına da çok şeyler anlatır." 28 Haziran 2009 / Hürriyet Ertuğrul ÖZKÖK


Burada asıl önemli ve can alıcı nokta; dikkat ediniz tabloya binlerce dolar ödeyen Suudi mil-yar-der!.. Ne alıyor? Falanca mankenin çıplak tablosunu! Kimlerden ve nereden? Londra'daki bir müzayede salonunundan! Ne yararına? Ünlü şarkıcı Elton Jhon'un kurduğu AIDS'le mücadele vakfına! Vallahi pes!!! Müslümanların paraları nerelerde çarçur ediliyor! Bilmem bir hatırlatmaya gerek var mı? Gazze de açlıktan Müslüman, Arap kardeşleri kıvranırken, bir lokma ekmeğe, bir yudum suya muhtaçken, o coğrafyanın insanlarının paraları kimlere saçılıyor! Bir tek Gazze, Filistin halkı mı, açlık ve yoksulluk çekiyor? Tabiki hayır! Peki, bu minik minik parçalara ayrılmış, petrol kralları nasıl ayakta duruyor dersiniz? Yani etrafları kan gölüne çevrilmiş, havalardan bombalar yağarken, bu prensler ve krallar; işte bu şekilde birilerinin güdümüne girdikleri ve diyetlerini ödedikleri için, zevki sefa sürebiliyorlar!



Araplar, bu şekilde bölünerek, parçalanıp, yönetiliyorlar! Bir avuç zümre, zengin ve refah içinde yaşayadursun; diğer kardeşleri, sefaletle mücadele veriyor! Üstelik de yaşamlarını kan ve gözyaşıyla sürdürüyorlar! Kimler sayesinde? Bu şekilde basiretsiz davranışları sergileyen, sözde yöneticileri tarafından! Bu anlamda Batı'ya düzenli şekilde petrol gelirlerini ödemeye mahkum olan bu türden milyarderler, acaba bu savurganlıklarını yapmayı durdursalar, sizce "demokrasi, özgürlük" hamileri anında onların da başına çökmezler mi? Birden, bu kralların anti demokratik, faşist yöneticiler olduklarını hatırlayarak, Irak'da, Afganistan'da olduğu üzere gereğini yerine getirmezler mi?..



İnsan haklarının yılmaz savunucusu (!) Batı'ya gelince; buradan anlaşıldığı gibi, insanları para karşılığı el altından ama modern görünümle satmaya devam etmekte! Zira kapitalizmin şartları böyle istiyor! Burada kadının ne insanlığı, ne de birey olarak ele alınışı hiç hesaba katılmadan, adeta bir "obje" olarak görülüp, satışa sunuluyor... Ayrıca kadın mankenlerin yanında marka olmuş objelerinde araya sıkıştırılması doğrusu ihmal edilmemiş. Sonuç itibariyle, "hangi mankenin fotoğrafı daha çok paraya satıldı?" ya da "hangi manken daha çok talep gördü?" diye düşünmek gerekecek...



Masumane bir görüntüyle anlatılmaya çalışılan bu müzayede de, aslında vahşi kapitalizmle birlikte emperyalizmin işbirliği içerisinde, nasıl da birlikte yürütüldüğünün, düpe düz bir görüntüsü olduğunun ifadesidir. Dev şirketlerin, tekelcilerin dünyaya sunmak istedikleri ürünleri, ki burada da açıkca ifşa edilen "Jimmy Choo’nun en ünlü müşterisi Prenses Diana oldu." ve "Tamara Mellon’un çıplak gövdesi üzerindeki iki objeden biri de onun yaptığı bir çift ayakkabıydı." örneğindeki gibi; her alanda kadının "obje" olarak değerlendirilmesi, kapitalizmin "olmazsa olmazları" olarak, görülmesinin açık bir kanıtıdır! "Hangi kadın kaç para eder" başlıklı yazının içeriği altında;

Önce bir kadın olarak; bu türden yaklaşımlara en aşağılayıcı, onur kırıcı bir gözle bakıyor ve şiddetle reddediyorum! İnsan olarak; herşeyin maddiyata dayanmasından endişe duyuyorum! Müslüman olarak da, utanıyor ve acı çekiyorum!


Sevgi ve saygılarımla!

27 Haziran 2009 Cumartesi

Siyah Doğdu, Beyaz Öldü!
















*
*
*
*
*
*
Hayatın her alanında sorulması gereken soru "Ne elde ettik?" değil, "Ne yaptık?" tır. Carlyle
*
“Pop’un Kralı” diye anılan Michael Jackson, hayata veda etti. Elvis Presley'den sonra müzik dünyasında yer edinen, dünyaca tanınmış kişi Michael Jackson; sanatçılığının yanı sıra, sık sık çılgın ve sansasyonel yaşantısıyla da medya gündeminden hiç düşmedi. Elbette ki ölenin arkasından konuşacak değiliz; ancak söz konusu Michael Jackson'ın sanatsal kimliğinin dışındaki, üzerinde düşünülmesi ya da sorgulanması gereken dehşet verici gelişmeler desek, daha doğru olacaktır. Zira Michael Jackson dünyaya "zenci olarak geldi; ama beyaz" olarak ayrıldı. Yani en azından görüntü itibariyle. Yaptırdığı estetik ameliyatlar neticesi üzülerek dillendirmek istediğim şey; gördüğümüz görüntülerin neredeyse insan olmaktan ötede bir algılama hissettirmesidir. Bu durumun normal bir insanda, ne denli ruhsal yara açabileceğini kestirmek zor olmasa gerek diye düşünüyorum.



Evet M. Jackson'ın, aslında kimi tekelcilerin elinde nasılda kullanıldığı ortada değil mi? Bu durum birilerinin, birilerini şöhret yolunda kullanarak, dünyaya egemen olmanın adeta göstergesi gibi de algılanabilir. Buradan kapitalizmin kirli dünyasında kim olursa olsun, çıkarlar uğruna ellerinde nasıl oyuncak olunduğunun gerçek bir kanıtı olarak görmek ve okumak mümkündür. M. Jackson da seçilmiş bir kişi. Üzerinde oynanarak her anlamda müthiş bir rant elde edilmiştir. Üstelik bütün dünyaya da, çok güzel reklam yapılarak. Dev firmalar bu yolla kendilerine çeşitli sektörler yaratmışlardır. Jackson'ı çıldırtacak seviyede zengin ve şöhret sahibi yapanlar, bir o kadar da küresel anlamda isteklerine ulaşmışlardır. Nedir onlar, diye bakıldığında izninizle bir kaç gözlemimi aktarabilirim.



Kimilerine göre Jackson'ın ezilmiş ruhunun neredeyse intikamını alır gibi davranarak, utanç duyduğu ırkına meydan okurcasına dev ilaç sektörlerinin, henüz hiç kimse üzerinde bile denenmemiş uygulamalarına "kobay" olması ve bu durumdan da, bu sektörün milyonlarca dolarlık kazanç sağlaması sizce neyin göstergesidir? Kimlere örnek model edilmiştir? Yine bir ırkın, diğer bir ırka ezici bir şekilde gurur kırmanın da yolu açılmamış mıdır? Buna kısaca beyaz ırkı üstün (!) ve hakim (!) görmek de diyebiliriz! Bir diğer taraftan da, manevi olarak doğanın hakimiyetine meydan okumak da var tabi. Yaradılaşa baş kaldırmak, genlerle oynamak bir insanı -şeklen- insanlıktan çıkarmaya sevk edilmek olarak M. JACKSON örnek oldu desek tam yeri olacaktır. Buradan elde edilen insanların tenleri üzerinde az ya da çok oynamanın yolu açılmış oldu. İnanılmaz boyuta ulaşan estetik alanda cüretin sonunun nerelere dayandığını umut ediyorum ki, pahalı bir dersle M. Jackson'la öğrenmiş oldu insanlık. Nitekim, geçirdiği ameliyatlar neticesi burun ve kulak kıkırdak kemiklerinin düşme noktasına geldiğini; gerek görsel yayın organları aracılığıyla, gerekse yazılı basından okuyarak korkunç gelişmeleri hep birlikte görerek öğrendik.



M. Jackson'ın sanatçı kimliği konusunda söyleyecek sözümüz yok. Zira birileri onu bu zirveye taşıdı. Buradaki amaç da; kapitalizmin beslendiği ve sürdürmek istediği yaşam tarzının bir gerçeğidir. Bu kaçınılması zor sistemin içerisine, tek tek çekilmek isteniyoruz. Çünkü, bu yolla bir çok çark döndürülmektedir. Bunu saymakla bitiremeyiz. Zira hepsi zincirin birer halkası gibidir. İşte bu çarkın içerisinde mutlaka her alanda seçilmiş kişiler vardır. Demek oluyor ki; burada kişilerin kim oldukları değil, ne için var oldukları önemlidir! Onlar sadece orada olmaları gerektiği için vardır. Bundan sonrası ise artık yazılmış bir senaryonun oynanması gibidir. Önemli olan oyunun ortaya çıkması; oyuncular, birileri tarafından uygun şartlar içerisinde seçilerek, istedikleri hedef doğrultusunda şekillendirilip, insanlara örnek model oluşturulmaktadır. Bundan sonrası kitlesel olarak, takibe çıkmaya hazırlardır zaten. Nitekim de öyle değil midir? Yani tek tip insan, tek tip yaşam tarzı, tek tip anlayış! Kısaca seri üretim...



Michael Jackson, bir "kobay" gibi kullanılarak hayatını sürdürdü. Kimilerinin hayal bile edemeyeciği bir varlık içerisinde, "krallar" gibi yaşadı. Ama gerçek anlamda, ruhsal yaşamı bizler gibi olmadığı da her halûkarda ortadaydı. Zira normal insanlar gibi yaşamını sürdürmekten uzak sanki bir başka gezegenden gelmişte, bu dünyaya ayak uydurmak için çaba sarfeder gibi; dış destekli ve kontrollü bir yaşamın içerisindeydi. Bu yaşamın kendisine verdiği zarar bir yana, çevresine de bir çok gariplikler altında, çeşitli sorgulamalarla insanların belleğinde yer edinmiştir.
*
Şimdi, kalplerimizden geçirdiğimiz ilk sorgulamayı, buraya aktarmak isterim; M. Jackson, hangi kimliğiyle beyinlerimizde ilk çağrışımı yapıyor?
Evet; verdiğimiz cevap aslında küresel sermayenin ve tekelcilerin gerçek zaferi, insanlığın da tehdit ve tehlike altında olduğunun kanıtıdır diyebilirim!!!
Sevgi ve saygılarımla!

25 Haziran 2009 Perşembe

Allah Akıl ve Ruh Sağlığımızı Korusun!
















*
*
*
*
"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. " ATATÜRK
*
*
Vallahi biz hiç iyi değiliz... Her an sinir katsayımız yükseliyor... Bize ne oluyor, millet olarak sinir krizi mi geçiriyoruz, sorusuna cevap aramaya çalışıyorum. Zira gün geçmiyor ki, gazete sütunlarında inanılmaz haberlerle karşılaşmayalım. Haberler öyle sıradan olaylar değil. Hepsi birbirinden vahşi, birbirinden rezalet..! Toptan bir terapi mi görsek, ne yapsak diyorum. Zira aklıma gelen bir kaç noktayı derleyerek, içler acısı halimizi şöyle bir özetlemek istedim:



Kendi öz kızına tecavüz edip, öldürecek kadar insanlıktan çıktık!
Küçücük çocuklara tacizde bulunacak kadar, sapıklaştık!
İnsanları öldürüp, parça parça ederek bir torbaya dolduracak kadar canavarlaştık!
Yiğitler, bir bir toprağa verilirken, ekranlarda göbek atacak kadar vicdansızlaştık!
Küçük çıkarlar için, menfaatler uğruna değerlerimizden vazgeçecek kadar yozlaştık!
Hurafeleri bilimin yerine koyacak kadar cahilleştik!
Arabayla insana çarpıp, onu olay yerinde bırakıp kaçacak kadar kalpsizleştik!
Ahlâk ve saygı kurallarını çiğneyerek, ben merkezli olacak kadar terbiyesizleştik!
Okumayı reddederek, kız çocuklarını okula göndermeyi din anlayışı ve geleneklere bağlayacak kadar geri kafalı olduk!
İnsanlar bir lokma ekmeğe muhtaçken, yetimin hakkıyla gününü gün ederek sefahat devri yaşayacak kadar görgüsüzleştik!
Yasaları kılıfına uydurarak, lehimize çevirip, menfaat gözetecek kadar sahtekarlaştık!
Küresel doğal felaketler kapıdayken, rant uğruna ağaçları kesip golf sahası yapacak kadar körleştik!
Küfürü delikanlılığa, hakareti hak aramaya örtüştürecek kadar seviyesizleştik!
Başkalarına özenirken, birileri gibi olacağız diye, dilinden, inancından müziğinden taviz verecek kadar aşağılanarak komikleştik!
Kendinden başakasının başarısını, hazmedemeyecek kadar fesatlaştık!
Yere tükürüp, çöp atıp çevreyi hiçe sayacak kadar medeniyetsizleştik!
Ahlaksız teklifleri kabul edecek kadar sefilleştik!
Millî ve manevi değerlerinden uzaklaşarak, "vatanı bir çift göğüse değişirim" diyecek kadar hayasızlaştık!



Eh, bundan sonrası için, "Allah bizi ISLAH etsin!"...
Sevgi ve saygılarımla!

23 Haziran 2009 Salı

"Milletin İstiklâlini Yine Milletin Azim Ve Kararı Kurtaracaktır."















"Kırk asırlık Türk yurdu, yabancı elinde kalamaz. " ATATÜRK

Batı dünyasındaki ilmî, teknik ve beşerî alandaki gelişmeler karşısında müesseseleri ihtiyaca cevap verememiş ve dolayısıyla gelişmeyi, kalkınmayı gerçekleştirememiş olan Osmanlı Devleti tasfiye noktasına gelmişti. Batı dünyası, sadece Osmanlı Devleti’ni tasfiye ve taksim etmekte kalmamış, bu devletin dayanağı, aslî unsuru yani Türk milletini de yok farz etmiştir. Doğuda ve Çukurova’da Ermeni, Batıda, Marmara ve Karadeniz Bölgesi’nde de Rumları Taşoran olarak kullanmak suretiyle Osmanlı Devleti ile birlikte binlerce yıldan beri insanlık medeniyetine çoğu konularda öncülük etmiş olan Türk Milletini de ölü milletler mezarlığına göndermek istemiştir. Zira Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmaları bunun resmî belgesidir.
*
*****
*
Osmanlı Devleti’nin başında bulunan yöneticiler bu esaret belgesini imzalamışlar, taşoron firmalar, Anadolu’nun çoğunluğunu teşkil ettiklerini ispat edebilmek için aralıksız bir katliam başlatmışlardı. Savaş mağlubu olarak ordusu terhis edilmiş, silâh ve cephanelerine el konmuş, gelirleri borçlarına karşılık haciz edilmiş Osmanlı Devleti’nin Batılı devletlerin Türklerin Anadolu’ya girişi ve fethi ile gündeme getirmiş oldukları ve ortak bir ideal olarak yaşatmış olarak meselesinin çözümü için ortaya konulan katliam plânlarına dur demesi de mümkün değildi. Zira Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki yapılanma Anadolu için de geçerli idi.
*
*****
*
İşte böyle bir ortamda İstanbul’a çağrılmış olan Türk subayları arasında Türk Milletini esaret ve katliamlara boyun eğmeyeceğine inanan ve bu inancını yakın arkadaşları ile paylaşan ve bunu hayata geçirmek için Anadolu’ya geçmiş olan Mustafa Kemal Paşa’nın şahsında başlatılmış olan millî mücadele için atılmış olan ilk ve önemli adımlardan birisi de Amasya Tamimi’dir.
*
*****
*
Amasya Tamimi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması, bu devletin millî karakterli ve demokrat olması fikrinin ortaya konmasıdır.
Tamim’de “millîlik”, “bağımsızlık”, ve “egemenlik” kavramları, özellikle de “millet, millî irade, millî vicdan, milliyet ve milliyetçilik” kavramları ısrarla vurgulanmıştır. Haksız işgal ve katliamlara karşı millî isyan bildirisidir. Yine bu Tamim ile hakimiyetin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu ilân edilmiştir. Ayrıca bu Tamim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu yolunda atılmış ilk ve önemli bir adımdır. Çünkü vatan ve milletin içinde bulunduğu ağır şartların yazılı olarak ilân edilmesi milleti top yekün savunma yani “ya istiklâl ya ölüm” sloganında birleştirmiştir.
Amasya Tamimi'nin, Kurtuluş Savaşı'nda ve Cumhuriyetin Kurtuluşundaki Yeri
Prof. Dr. Abdulkadir YUVALI
*
******
*
20 Haziran 1919 Amasya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yapmış olduğu miting de Mustafa Kemal Paşa “Millî bir silkinme ile felaketlerin son bulacağını” ifade etmiştir.
Anadolu ve Rumeli’deki işgal olayları
Millî cemiyetlerin faaliyetleri
İstanbul Hükümetlerinin tavırları,
Bölgenin güvenlik meselesi ile yapılması muhtemel faaliyetler hakkında kaleme alınmış ve ilân edilmiş olan Amasya Tamimi’nde;
*
1-Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.
2-İstanbul hükümeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
3-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4-Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.
5-Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas’ta hemen milli bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.
6-Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.
7-Her ihtimale karşı bu mesele milli bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.
8-Doğu illeri adına 23 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse Erzurum kongresinin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler. NUTUK / Sf:20
*
*****
*
Evet, bundan tam 90 yıl önce; yani 21/22 Haziran 1919 gecesi Saraydüzü Kışlası'nda (Kışlay-ı Hümayun) Mustafa Kemal, 9. Ordu müfettişi sıfatı ile imzaladığı bu Tamimi'n, emperyalizme bir başkaldırışın ve meydan okumanın kurtuluş belgesidir. Bu münasebetle Amasya Tamimi her açıdan oldukça önemli bir tarih sayfasıdır!
Sevgi ve saygılarımla!

21 Haziran 2009 Pazar

İnasanlık Can Çekişiyor

















"İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi?" A. Einstein

İnsanca yaşayışın doğal, ruhsal tüm koşullarının dışında yaşamak nasıl bir duygudur, sorusuna karşılık bulmak üzere biraz düşünmek istedim. Zira beni bu düşünceye sevk eden şüphesiz ki gözlerimiz önünde gerçekleşen insanlık dışı bir takım gelişmelerdir. Mesela, bizim bildiğimiz Irak'da sergilenen o inanılmaz ve ruhumun derinliklerinde iz bırakarak aklımdan çıkaramadığım, cezaevlerindeki yüz kızartıcı en aşağılık ahlâksızlığın, utanmazlığın yaşandığı o tüyler ürpertici görüntüleri örnek verebilirim. Bu anlamda yaşanılanlarla birlikte yaşayanların ve yaşatanların durumları ve topluma yansımalarını anlamaya çalışarak üzerinde biraz durmak istiyorum:


Bu görüntüleri gördükçe -ki, dünyanın her yerine yani bütün insanlığa, gerek televizyonlar, gerekse yazılı yayın organları vasıtasıyla- insan kişiliğine yapılan her çeşit baskı ve hakareti insanlığı yok etmeye yönelik bir girişim olarak görmek anlamına geldiğini hissediyorum. Zira bunları hem yapmak, hem de ölümsüzleştirmek adına kayıta geçirmek; sanıyorum ki ahlâk kavramının; insana saygı, acıma, vicdan gibi değerlerin artık geçerliliğinin kaybettirilmesi demektir. Dolaysıyla bu işkenceleri yapanlar ve yaptıranlar da, artık böyle kavramlara inanmamakla birlikte, yitirdiği anlamına da gelmektedir, diye düşünüyorum. Yine buradan hareketle her şartta bu alçakca ahlâksızlığı elde etmek ve bu ahlâksızlığı toplumlara yaymak gibi bir düşünce de insanın aklına gelmez mi? Gelir elbette. Zira bütün dünyayı saran bir ahlâksızlığın içerisinde değil miyiz? Dünyada her şeyi özgürlükler adına serbest saymak mı bizleri bu noktaya taşıdı acaba? İnsanlığın davranışlarının ahlak, vicdan boyutuyla sınırlanması gerekmez mi? Özgürlükler sonsuz mu olmalı? Yasak kabul etmeyenler, nereye kadar özgürlüğü taşımak istiyorlar acaba? İşin bir başka boyutu daha var elbette; bu türden işkencelere maruz kalanlar tekrar toplum arasına döndüklerinde, kendileri nasıl bir ruh hali ve davranış içerisinde olacaklardır? Bunların muhakkak ki topluma yansımaları olacaktır.



Peki neden bunlar oluyor? Onu, sanıyorum ki hiç bir şekilde cevaplayamayacağım. Zira bu işin uzmanları kendilerince araştırıp, incelemeler yapıyorlardır. Ama ben bu yazı esnasında, Kur'an-ı Kerim'den konuya ilişkin ayetleri araştırmak istedim. Kısaca ruhumda oluşan sorgulamaya karşılık olarak. "İnsanlar niçin kötülük yapmayı severler?" ya da "Kötülüklerden arınmanın bir yolu var mıdır?" İşte ne bileyim mesela, Allah'a yakın olmak, bu insanları kötü davranışlardan uzaklaştırır mı, gibi.

NİSÂ SÛRESİ, 122. Ayet: "İman edip salih ameller işleyenleri de ebedî olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah gerçek bir va’dde bulunmuştur. Kimdir, sözü Allah’ınkinden daha doğru olan?" ve

125. Ayet: "Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah İbrahim’i dost edindi."

Aslında tüm dinlerin özünde insanın iyi olması emredilmiştir. Peki bu zalimliği gerçekleştirenlerin kutsal kitabı, yani İncil aynı soruya bakınız ne cevap veriyor:

Matta, 18: Bu sırada İsa'nın öğrencileri O'na yaklaşıp, "Göklerin Egemenliğinde (Tanrı katında) en büyük kim?" diye sordular.

2- İsa, yanına küçük bir çocuk çağırdı, onu orta yere dikip şöyle dedi:

3- Gerçeği söylüyorum size, çocuklar gibi olmazsanız, çocuklar gibi davranmazsanız çıkamazsınız Tanrı katına;

4- İşte kim bu çocuk kadar çocuklaşırsa o daha yakın olacaktır Tanrı katına."



O halde, bizlere dayatmada bulunanlar, birilerine "özgürlük" getirmek adına yola çıkanlar, Hıristiyanlık adına savaşa çıkanlar baksınlar bakalım, kitapları ne diyor! O kitapta, insanları ahlâksızlığa iterek, ahlâksızca davranışlarda bulunun demiyor! İnsan onurunu ve insanlığın özü olan ahlâkı kutsal mekanlarda söylenildiğinin ve ahlâk dersi öğretenlerinin öğrettiğinin tersine bir girişimde bulunun demiyor! Bu yapılanların, aslında gerçek anlamda bir AHLÂKSIZLIK olduğunu gizlemek ve üzerini örtmek isteyenlere ise, her şeye rağmen insanların hâlâ birbirlerini SEVDİKLERİ ve birbirlerine ACIMALARI yüzünden var oldukları, gerçeğini buradan hatırlatmak isterim!

Sevgi ve saygılarımla!

18 Haziran 2009 Perşembe

"Yaratılanı Severiz, Yaratandan Ötürü"
















"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır. " ATATÜRK
*
*
Zengin kültüre sahip bir ulusun çocuklarıyız. Köklü bir geçmişe sahip olan bu topraklar, aynı zamanda bünyesinde merhameti de barındırmaktadır. Bu toprağın insanları, öyle sıradan ruhsuz insanlar değil; merhametin destanını yazmış insanlardır! Tarih süreci içerisinde yaşadığımız bin bir oyunlarla birlikte bizleri ayrıştırarak, birbirimize düşürmeye çalışanlar, bugün de bu planın uygulaması içerisindeler. Unutulmasın ki dün olduğu gibi bugün de bu millet, silkinişlerle birlikte DİRİLİŞİ de gerçekleştirerek ayakta kalmasını bilecektir. Zira biz, Yunus’un, Mevlânâ’nın Hacı Bektaş-ı Veli'nin yetiştiği toprakların çocuklarıyız! Topraklarımızın altında gönül insanlarımız var! Canlarını hiç tereddütsüz bu topraklar için verenler var! Kısaca severiz biz yaratılanı, yaratandan ötürü!
*
*****
*
Tarihten bu yana dış güçlerin üzerimizde oynadıkları ve bizleri içten yıkarak, gerçekleştirdikleri şey; aramıza nifak sokarak ayrıştırmaktır. Bu noktada da zayıf yanlarımızı yakalayarak, oradan vurmak olmuştur. İşte yine aynı oyun, sahneye konulmak istenmektedir. Bir bakalım nedir o oyunların maskeleşmiş durumları; "İslâmcı, Atatürkçü, solcu, sağcı, Türk, Kürt, Sünni, Alevi..." Buyrun bakalım, içerisinden seç seç beğen al. Bunları ayırabilir miyiz? Asla. Çünkü biz hepsiyiz! Biz bir bütünüz ve kardeşiz. Kim derki, bir diğeri ben değilim! Hayır diyemez! Zira ben, hem Atatürk'üm, hem Elhamdülillâh Müslümanım, hem sağcıyım, hem de solcuyum. Bunlar bizi ayrıştıramaz! Biz Mustafa Kemal'in, Kanunî Sultan Süleyman'ın, Fatih Sultan Mehmet'in çocukları ve askerleriyiz! O yüzdendir ki, bizler çok gururlu ve şanlı bir geçmişe sahibiz! Bu geçmişi silmek, unutturmak, yok saydırmak isteyenler; dün olduğu gibi bugün de olacaktır. İşte şimdi bunu yaşayarak görüyoruz. Ama asla bu ayrışmaya izin vermeyeceğiz! Kendimizi ezdirmeyeceğiz! Gururumuzu teslim etmeyeceğiz! Onurumuzu çiğnetmeyeceğiz! Evet, birileri bizi kandırmaya çalışıyor olabilir, bizim beynimizi çalabilir; ama ruhumuzu asla ele geçiremeyecekler! Çünkü gerçekten bu topraklar buna izin vermeyecektir. Tıpkı Çanakkale'de olduğu gibi!..
*
*****
*
Bu topraklar üzerindeki çeşitliliği bizler ayrıştırıcı olarak değil, zenginlik olarak görmekteyiz. Bu denli hoşgörü içerisinde yaşamanın bizlere verdiği güzellikleri hayatımızın her alanında görmekteyiz. Mesela mı? Bakınız, yediğimiz yemeklerden tutun, beraberce kutladığımız ve eğlendiğimiz çok özel günler bunların birer örneğidir. Bir pilav günü gerçeği, tüm Anadolu'da gelenek haline gelmiştir. Bu bağlamda geleneksel bir dizi günlerimiz vardır. Kadercidir bizim insanımız; çünkü bu eşi bulunmaz cennet toprakların kıymetini iyi bilmektedir. Bir o kadar da bu toprakların kendisine kolayca ulaşmanın bir bedeli olacağını kabul etmiştir. Yeri geldiğinde doğanın sert duruşuna da şükrederek boyun eğmeyi bilir. Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun hikayeleriyle destanlarımızı yaratan Anadolu insanımızın yiğitliği, cömertliği ile bir o kadar da dertlerinin mayasıyla yoğrulmuş ve coğrafyasının sertliği karşısında nasırlaşmış elleri, yorgun bedenlerine karşın o güleç yüzleriyle aza kanaat etmesini de çok iyi bilmektedir.
*
*****
*
İşte bu cennet vatanın asırlarca üzerinde yaşamış, bu güzel insanımızın sergilediği, yaşananlara şükretme anlayışı, şartları ne olursa olsun, karınca kararınca çevresine yararlı olmaya çalışmış ve adamış mutlu yüzler "İslâmcı, Atatürkçü, solcu, sağcı, Türk, Kürt, Sünni, Alevi" vs. diye ayrıştırılmak istenilen insanlarımızdır. O halde, Anadolu'nun tüm canlılığı ve bereketi ile birlikte tertemiz saflığıyla bezenmiş insanlarımızı ayırmak, ayrıştırmak kimin haddine?!
Sevgi ve saygılarımla!