İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2018 Cuma

İstanbul Ankara'dan "Yönetilemez"miş, Öyle mi?




99. Yılında Ankara'ya Hoşgeldin Ata'm! 

Ankara 27 Aralık 1919'da tarihi günlerinden birini, yaşıyordu. Ankaralılar büyük Atatürk'ü ve beraberindeki arkadaşlarını Dikmen sırtlarında karşılamıştı... Dolayısıyla bu sevgi ve coşku dolu karşılama ATATÜRK'ümüzü çok duygulandırmış, Ali Fuat Paşa’nın "Ankara’yı nasıl buldunuz paşam?" sorusuna "Cidden fevkalâde, tebrik ederim. Ankara hakikaten millî bir merkez haline gelmiş." der.

Ankara, bir harekatın bedeni ve büyük bir fikrin sembolüdür. Yani Ankara’nın Milli Mücadele’nin merkezi olarak seçilmesi tesadüfi değildir.





Dolayısıyla...

Dün  Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'ün  ve heyet-i temsiliye üyelerinin Ankara'ya ilk geliş tarihinin 99. yıldönümüydü. 

Ne tesadüftür ki, Atatürk'ün Ankara'ya geliş tarihine denk gelen aynı günde, İstanbul belediye başkanlığına aday olan Ekrem İMAMOĞLU,

"İstanbul Ankara'dan yönetilemez" dedi, iyi mi!

İyi de... İstanbul Ankara'dan yönetilmesin de  nereden yönetilsin?

Geldikleri gibi giden, o  düşmanlar mı yönetsin!!!

Demem o ki...

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başkenti ANKARA'dır. Dolayısıyla  Vatan topraklarımızın zerresine kadarı da Ankara'dan yö-ne-ti-lir! 

Nokta.




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bu Daha Başlangıç...




Gözümüzün bakmaya bile kıyamadığı yemyeşil yerlere görgüsüzce villalar yapılıyor, rezidanslar sıra sıra dikiliyor...

Bereketli topraklarımızı hunharca katlettik!..

E doğanın da bize vereceği bir cevabı olacaktır elbette...

Dün o cevaplardan İstanbul, nasibini aldı.

Hal böyle olunca TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin KARACA... "Bu gidişle Türkiye çöl olacak" sözünü hatırlıyorum...


"Toprak yoksa, ağaç dikebilir misin? 

Dünya her sene 25,5 milyar ton toprak kaybediyor erozyonla. Türkiye ise 1 milyar 200 milyon ton toprak kaybediyor. Dünya bir kaybederse, biz 11.8 kaybediyoruz. Kimsenin bundan haberi yok. Bir takımımız maç kazanınca bayram ilan ediyoruz, sokaklara dökülüyoruz; ama ülke elden gidiyor, farkında değiliz. Ayağımızın altından dünya gidiyor, geleceğimiz gidiyor, açlar çoğalıyor..." Toprak Dede Hayrettin KARACA

Demem o ki...

Dün yağmur suları İstanbul'u teslim aldı ya...

E tarifi zor hoyratça ve rezil bir ruh haliyle her yere görgüsüzce sonu gelmez bir hırsla dikilen binalarla doldurup, her yeri beton yapmadık mı?

Dolayısıyla,  yağmur sularını yer altına çekecek toprak mı kaldı!..



Sevgi ve saygılarımla!



NOT: Cennet ülkemin henüz talan edilememiş ve de  bakmaya doyamayacağımız cennet yerlerinden çektirdiğim cennet manzaraları paylaşmaktan mutluluk duyacağım...









"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

28 Eylül 2016 Çarşamba

"Burası Dingo'nun Ahırı mı?"




Ve... 

1. sınıftayım... 

Çocuklarımın hepsi de,

Şeker mi şekerler...

:)

Böylece yeni eğitim ve öğretim yılımız heyecanla  başlamış oldu...

Dolayısıyla...

Konu eğitim ve öğretim olunca...

İki gün önce basına düşen bir habere değinmeden geçemeyeceğim.

Dingo: Avustralya'da ve güneydoğu Asya'da yaşayan vahşi köpeklere verilen isimdir

Öte yandan bir de bizim "Dingo"muz var:

O sebeple "Dingo'nun ahırı" nereden geliyor derseniz, izninizle anlatayım:

İlk atlı tramvaylar 1871 yılında İstanbul'da  hizmete girmiş. Tramvaylara çift at koşulur, ağır vagonlar yokuş başına geldiğinde civarda bekletilen bir çift at daha bağlanırmış. Tramvaylara koşulan atların bulunduğu ahırı işleten kişi de Taksim'de  "Dingo" adında Rum vatandaşımızmış. Dingo sürekli alkol aldığı için işine gitmiyor, atlarla da kendisi ilgilenmiyormuş. Dolayısıyla ahıra giren çıkan belirsizmiş. Öte yandan bu  tramvaylar iki atla çekilirken dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için Azapkapı’dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş.

Tramvay bu haliyle Taksim’e kadar gelir, burada yorulan atlar Dingo’nun ahırında bir süre dinlendirildikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak götürülürmüş. Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı "Burası Dingo’nun ahırı mı?" sözü işlerin düzensiz yürüdüğü yerlerde dilimize yerleşmiştir.

Dingo’nun ahırı deyimi, 1915 yılında atlı tramvayların kalkmasından dolayısıyla  Dingo’nun ahırının kapanmasından tam 101 yıl sonra, bugün İzmir KARŞIYAKA'da bir okulun  müdürü tarafından eğitim-öğretim yapılan bir kuruma sokulmuştur.

Hâl böyle olunca gerçek anlamda ahır sahibi bizim uykucu, sarhoş Dingo Efendi, nereden bilsin ki, kendisinin içkiye olan bağımlılığının yüzünden işlerini ihmal etmesiyle ortalığı başı boş bırakacak, ve de günümüze kadar bu davranışı bir kalıp halinde ülkemizin her köşesinde insanların dillerinde dolaşacak, hatta taaa, kendini bilmez bir okul müdürünün diline dolanacak...


O sebeple ağzından çıkanı kulağı duymayacak kadar pervasızca konuşan okul müdürü... kendisini "ahırda" hissedebilir; ya da kendisini Avusturalya'da yaşayan vahşi "köpek" gibi de hissedebilir... vallahi bizce hiç mi hiç sakıncası yok...

Ancaak,

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin okulu asla "ahır" değildir, bu bir!

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin genç beyinleri, Türk gençleri asla "ahır"da yaşayan "at" değildirler, bu iki! 

Ve yine kendisini ahırda hisseden bu  zevata diyeceğim şu olur:


Öncelikle neredeyse omuzlarına kadar inen salkım saçak uzun  saçlarına aynada şöyle iyice bir baksın.  Ardından Milli Eğitim'in saygınlığına gölge düşürecek şekilde öğrencilerinin ve velilerinin karşısına artist kılığıyla  çıkarken, "Burası Dingo'nun ahırı mı?" sorusunu önce kendisine sorsun,  sonra da vatan aşkıyla bağlılıklarını  haykıran Türk gençliğine ve kurumuna ve makamına yakışır şekilde konuşsun, bu da üç!!!


Sevgi ve saygılarımla!




"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Suçlu Kim?!

















Öğrencilerimle birlikte Bursa Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Sait GÜRLEK ile yaptığımız röportajdan,


"13- İzniniz olursa size bir yorum sorusu sormak isteriz. Öğretmenimiz bize ekmek çalarak kürek mahkumluğuna çarptırılan Jean Valjean'ın Sefiller adlı romanı anlattı. Burada mahkemenin kararı kamu vicdanını rahatlatmışmıdır? Zira bu bir roman da olsa içerisine konu olan olaylar yaşamımızın ne yazık ki bir parçası... Buradan anlamak istediğimiz ise, kanunlar hazırlanırken neleri gözönünde tutarak hedef belirlenmektedir?


-Burada yeni çıkarılan kanuna göre , kişinin ihtiyacı kadar aldığı tespit edilen suçların ceza görmesi hakime bırakılarak bu konunun, hassasiyeti dikkate alınmaya çalışılmıştır. Mesela, tezgahta bulunan simitlerden sadece yiyeceği kadar alan bir kişinin durumu gibi." Sait GÜRLEK Bursa Cumhuriyet Başsavcısı 16 Mart 2011, Sınıfça Dergisi.

*** ***

"Budama mevsiminde günde on sekiz metelik kazanır, sonra da orakçı, ırgat, sığırtmaç, hamal olarak çalışırdı. Yapabildiği her işi yapardı. Gerçi ablası da çalışıyordu; ama yedi çocukla ne yapabilirdi ki? Sefaletin avucuna alıp yavaş yavaş ezdiği hazin bir topluluktular. Derken zor bir kış oldu. Jean işsiz kaldı. Ailenin ekmeği yoktu. Ekmeksizlik! Tam anlamıyla. Ve yedi çocuk!


Bir pazar akşamı, Faverolles'de kilise meydanındaki ekmekçi Maubert İsabeau tam yatmaya hazırlanıyordu ki, dükkânının demir parmaklıklı vitrin camında şiddetli bir darbe sesi duydu. Koşup geldiğinde, demir parmaklıktan içeri cama indirilen bir yumrukla açılmış bir delikten geçmiş bir kol görüdü. Kol bir ekmeği kapmış götürüyordu. İsabeau telaşla dışarı fırladı, hırsız tabana kuvvet kaçıyordu. İsabeau da peşinden koştu ve onu yakaladı... Hırsız ekmeği almıştı, ama kolu hâlâ kanıyordu. Bu, Jean VALJEAN'dı.

Olay 1795'te oluyordu.

(...)

Jean Valjean suçlu bulundu. Yaşamın hükümleri açık ve kesindi. Uygarlığımızın korkunç saatleri vardır. Bunlar, cezanın bir insanın mahvını ilan ettiği anlardır. Toplumun, düşünen bir varlıktan uzaklaştığı ve onu en çaresiz bir yalnızlığa terk ettiği dakika, ne uğursuz bir dakikadır! Jean Valjean beş yıl küreğe mahkûm edildi." Victor Hugo, Sefiller 1. cilt, sf:148-149 (Bordo-Siyah)



"Aç ve işsiz genç iki poğaça çaldı, yerken yakalandı

İstanbul’da Beyoğlu Cihangir Mahallesi Susam Sokak üzerindeki bir markette 14 Haziran 2012 gecesi saat 23.00 sıralarında alarm çaldığı ihbarı üzerine polisler olay yerine geldi. Yaptıkları incelemede marketin yan camın kırıldığını gören polisler görgü tanıklarının ifadesine göre camı taşla kırarak içeriden bir şeyler çalan, saçları yandan kazıtılmış şüpheliyi aramaya başladı. 15 dakika sonra çevredeki bir parkın içinde banka oturmuş, elindeki poğaçayı yemekte olan eşkale uyan Selim Sercan Kekik'i yakalandı. Kekik’in üzerinde yapılan aramada 2 poğaça ve 2kutu meyve suyu bulundu. Suçunu itiraf eden Selim Sercan Kekik aç olduğu için markete girdiğini söyledi.


Olay yerine gelen market sorumluları yaptıkları incelemede marketten sadece 2 poğaça ve meyve sularının çalındığını, paralara dokunulmadığını tespit etti. Market sorumluları şahıstan şikayetçi olmadı. Gözaltına alınan Selim Sercan Kekik ifadesinin ardından savcılık tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ancak soruşturmayı tamamlayan savcılık, gencin "nitelikli olarak konut dokunulmazlığını ihlal etme, mala zarar verme ve kilitlenmek suretiyle muhafaza altına alınmış eşyayı çalma" suçlarından 3 yıldan 12.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanmasını istedi. Mahkeme de davayı açtı." 10 Temmuz 2012, Vatan


Bu olayın olduğu tarih ise 2012...


Ne acımasızca... değil mi?

İnsanın insana, yokluktan ve açlıktan "suç" işlemesine ceza vermesi...

Birisi roman,

Diğeri gerçek! Yaşamın ta kendisi...

Romanın yazıldığı 18. yy.

Talihsiz dramın yaşandığı gerçeğin ise 21. yy.

Üzerinde yorum yapılır mı?


???


Yüzlerce yıl geçen bir süreçte insanlığın çektiği dram hiç değişmemiş...

Değişen sadece ve sadece zaman...

Duygular aynı, insanlığın çilesi aynı..

Ne gariptir ki, adalet dediğimiz olgu dün ne ise bugün de o...

Yasa diye sıkı sıkı yapıştığımız kanunlar da aynı...

Ne fark eder ki?

Birisi zamanın en ağır koşulunu içeren "KÜREK" cezası, 5 koca yıl...

Diğeri ise... 3 yıldan 12,5 yıla varan hapis...

O zaman da insanlar işsizlikten... bir lokma ekmek için hırsızlığa mahkûm edilmiş

Bugün de açlığın, işsizliğin pençesinde kıvranarak hırsızlığa mahkûm...



"Amerikalı yazar Toro'nun sözlerini anımsıyordu; Amerika'da kölelik olduğu zamanlar şöyle demişti Toro,

'Köleliğin yasalarda öngörüldüğü, savunulduğu bir ülkede dürüst insanlara en yakışan yer cezaevidir.' " Tolstoy, Diriliş, sf: 322


Velhasıl,


Yüzde 99'u müslüman olan bir ülkede,

Müslümanım diye övünen bir toplumda,

"Komşusu açken tok yatan, mü'min değildir" diyen bir Peygamber'e sahip

Ve ümmeti müslümanım diyenlerin...

Kendinden başkasını umursamadan yaşadığının bir kanıtıdır bu dram.

"Paranın dini imanı olmaz" diye diye,

Gerçekten dini imanı kaybetmek üzere olduğumuzun göstergesidir bu acı.


Demem o ki...


"Gevezelik eden dillerin çok, düşünen kafaların az olduğu..."(V. H. Sefiller) bir toplum olduk,


Ki ... Topyekûn toplumsal duyarlılığımızı maalesef kaybettik...













Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)