batılı sömürgeciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
batılı sömürgeciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Tiranlık Altında "Bağımsız" Olma
















"Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar." John Locke



Nüfusunun %99'u siyah olan, Afrika'nın güneyinde yer alan ve 10 milyonunun üzerinde bir nüfusa sahip ZİMBABVE.


Ülke 1830 yıllarında güneyden gelen kavimlerin istilasına uğrayarak, ki özellikle günümüzün Zimbabve'sinde yerleşmiş olan Ndebelelilerin hakim olduğu yer.

1888 yılında bir İngiliz şirketi, Ndebele şefinden maden işletme imtiyazı alarak "İngiliz Güney Afrika Şirketi"ni kurdu...

Evet; artık bundan sonra buralara Batılı sömürgeciler, yani efendiler (!), el atmış oluyorlar... Sonrası mı?.. Batı'nın gözüyle köle (!) olarak görülen Afrika halkına geçmiş olsun!!! Zira bakınız sonrasından günümüze kadar olan süreci, kısaca buradan izninizle özetlemek isterim:

Bundan böyle bu şirket, ülkede siyâsî ve ekonomik kontrolü elinde tutmasını başardı. 1923 yılından itibaren de tüm yetkileri beyaz azınlığa devreden bir muhtar sömürge anayasasının altında İngiltere, ülkeyi ilhak etti!


1968'e kadar ülkede yer yer inişler çıkışlar yaşansa da BM devreye girerek ülkeyi emperyalist sömürgeciler lehinde, "ambargolar bahane, olay şahane" babında gereğini yapmaya başladı... 1972 yılına gelindiğinde zencilerin beyaz yönetime karşı ayaklanmaları oldu. 1978 yılnda gerçekleşen gerillaların ayaklanması neticesinde 6000'in üzerinde ölümle olaylar bastırıldı. Bundan sonra (21 Nisan 1979) iktidar zenci çoğunluğa teslim edildi... Birleşik krallık yani İngiliz Hükümeti orada durumu idare edecek başka türlü gayretlere girdi...


Evet; bundan böyle Zimbabve, emperyalist güçleri ülkesinden kovarak bağımsızlığını kazanmıştı... Ülkenin lideri Mugabe, iktidarını sağlamlaştırmak için Ndebeleleri katlettiğinde bile hep aynı söylemlerin arkasına sığındı:

"Batı emperyalizmine karşı Zimbabve'nin tam bağımsızlığı için mücadele!"...

Gerçekten de Zimbabveliler, emperyalistlerin boyunduruğu altında değil; ama halk yarı aç ve tedhiş altında yaşıyor. Olsun, önemli değil; nasılsa artık "bağımsızlar" ya..! Yani ülkenin zenginlikleri kimler tarafından kontrol ediliyor ona iyi bakmak gerekiyor...

Demek oluyor ki, bağımsızlık sadece ve sadece silahlar altından arınmakla bitmiyormuş... Ekonomik bağımsızlık gibi çok önemli unsurları dikkatlerden kaçırılmamalıdır!.. Bugün Zimbabve belki emperyalistlerin fiili silah işgali altında değil; ama ekonomisi ile tam bir işgal yaşadığı gerçeği saklanılamayacak kadar gözler önüne serilmiş vaziyette!











Peki; şimdi araştırarak buraya konu ettiğim yazımın asıl nedeni üzerinde durmak isterim:


Kadınların ortalama 34 yıl yaşadığı ve 2 milyon kadar insanın AIDS hastalığıyla mücadele ettiği ülkede Zimbabve liderinin malikanesi internet sitelerinde bir hayli ilgi odağı olarak dolaşmakta...

Zira Mugabe'nin malikanesi olağanüstü muhteşem...

Bilmem; halkı sersefil, yaşam mücadelesi verirken, hangi vicdan sahibi bu debdebeli yaşamı onaylar?!


Kurdun Yol Göstericiliği

Lİder seçilen bir kurt, bütün halkını çevresine toplamış:

-Duyduk duymadık demeyin! demiş. Beni lider seçtiniz bunca kurda; ben de milletime göz kulak olmak için yeni buyruklar çıkarıyorum. Bunların en birincisi, aranızdaki bütün ayrı gayrılıklar kalkacak. Kim bir av avlarsa onu öbür kurt soydaşı ile pay edecek. Böylece milletimizden kimse aç açık kalmayacak. Üstelik zora geldik mi de birbirimizi yemekten kurtulmuş olacağız... Tamam mı?

Yeni başkanın yeni kuralına uzaktan kulak misafiri biri araya girmiş:

- Tamam olmasına tamam ya, kurt kardeş, demiş. Sen dün bir av avladın; onu sürüyüp kendi inine götürdün, sakladın. Bu dediğini niçin önce kendi kendine uygulamıyorsun?

Kurdun verecek cevabı yokmuş. Bir yönetici kural koyacaksa, önce ona kendi uymalıdır, yoksa biri çıkar bu utancını yüzüne vurur.


Sevgi ve saygılarımla!

26 Ağustos 2008 Salı

YİTİRDİĞİMİZ DEĞERLERİMİZ













Günümüz insanlarının, koşuşturma içerisinde, kazanç ararken mutluluktan uzak, sorunlar yumağıyla boğuşmaktan girdiğimiz stresle, ailelerde huzursuzluk, toplumda kanaatsizlik, sevgi ve saygıdan yoksun, hoşgörüsüzlükle beraber gerginlikle, şükürsüzlükle sürdürülen yaşam, almış başını gidiyor... İşte bu tablo, yavaş yavaş ülke halkımızın her tabakasına yayılarak, adeta bir hastalık gibi ruhumuza işliyor. Bu hastalık ilerlerken var olan ve Türk halkına özgü, tüm dünyaya, ibretle, hayranlık uyandıran o aile mefhumu da, edep duygularımızla birlikte yok olmanın çoktaan alarmını vermektedir. İşte şimdilerde sorgulayarak aradığımız bu özel değerlerimizin neler olduğunu hatırlamaya ve izninizle hatırlatmaya çalışacağım:



Evlerimizin baş köşelerini tutan ve vazgeçilmezi olan televizyonlar; bakınız bizim nasıl da hayatımıza yön verir oldu. Hayatın her alanında baş rol oynayan, geleceğimizi şekillendirecek çocuklar yetiştiren kadınlarımızın yaşamlarını altüst ederek, toplum olarak değerlerimizi yitirmemize basamak oldu. Tabii, oradan tüm kesime sıçrayan bu virüs, bizlerin nerelere sürüklendiğimizi de sorgulatır günleri getirdi. Değerlerimiz içerisinde dilimiz, dinimiz, geleneklerimiz, kültürümüz, ahlâkımız kısaca parayla satın alınamayacak kadar büyük öneme sahip olan tüm güzelliklerin yitirilmesi. Her fırsatta feda ettiğimiz zamanımızın sözde eğitici, öğretici, eğlendirici pogramlar adı altında tüm kesimi bir şekilde her alanda yozlaştıran, kalitesiz programların esiri edildik. Kadın programları adı altında tüm Türk halkına hitap edilerek, her toplumda olabilecek basitlikler, seviyesizce yapılmış her davranış, sanki örnek bir durum gibi hepimize mâl edilerek, detay detay işlenip, duygu sömürüsüyle beraber önümüze sunuldu. Tüm bunlar insanlarımızın aşağılanmasına, eziklik duymasına, adeta halkından utandırılmasına sebebiyet vermiştir.


Yine sabahtan akşama kadar çalıp söylemeyi, eğlenmeyi, oynamayı sanki bayram yaşıyormuşuz gibi mutlu mutlu tablolar çizmeyi alışkanlık haline getirdik. Bu esnada şehit veriyormuşuz, acı olaylar yaşıyormuşuz hiç önemli değil! Ulus ve milletçe kıvançta, tasada ve kederde yaşanılan birliktelik, dayanışma adeta silinircesine "beraberlik" duyguları çöpe atılıyor. Mafya dizileri ile yaratılan karakterler, 1. sınıf çocuğundan tutun, iş sahibi olmuş şahsiyetler tarafından örnek alınıp adeta sanal alemi yaşar olduk. Orada gençlerimize hedef olarak gösterilen, bu çarpık ilişkiler toplumumuzu allak bullak etti. Tabii, bununlada kalmayıp, işte "Türkiye'nin hali bu!" izlenimi yaratılarak, devletimize karşı zaafiyet yaratılması çoktan devreye girdi bile... Artık, bundan sonra sevincimizi, öfkemizi bu dizilerde işlenen konularla halleder olduk. Bir yandan haber kuşakları basit, adi her yerde olabilecek inanılmaz haberlerle konu edilip, ülke insanlarımızın psikolojisini bozmada kararlı olanlar, bir başka tarafta saçma sapan konularla gündem tutmayı habercilik saydı. Affedersiniz, "orucumuzu cinsel ilşki ile açabilir miyiz?" gibi inanılmaz sapkınlıkça sorularla ne yazık ki halkımızın sorgulama yeteneğini bu denli aşağılatmayı başardılar.


Ahlâksız teklif filimlerinin önce yabancı yapıtlarını sunup, ardından aynı tarzla konu yapılarak yerli dizileri, en işlek saatlerde bizlere sunulması, ve oradan inanılmaz lüks yaşam tarzlarını vererek, adeta insanları ezme yarışının gözler önüne serilmesiydi. En önemlisi de Türk Milletinin övünerek sakladığı, o en muhteşem "NAMUS" anlayışı bakınız, nasıl da bir çırpıda heba edildi! Yani "para" ile herbir şeyin yapılmasını sevgili halkımıza dayatarak, kafaları karma karışık edilip, değerelermizin en paha biçilemezini ayaklar altına almayı başardılar. Diğer taraftan millet olarak, onuru yüksek, fakirliğini dillendiremeyecek kadar gururlu olan insanlarımızı, televizyonlarda yarışma adı altında yapılan büyük ödüllerle adeta yalvartırcasına haykırışlarla ağlatıp dil döktürmeleri, kazanmak için ölçü sayılan programlar vesilesiyle onursuzluğu kabullendirmeye neden olmuştur. Yabancı dizi ve filmlerle insanlarımıza, lüks hayatı temin edebilmek için dönen dolapların içerisindeki, ahlaksızlıkları bir meziyet gibi sunmak, bizlerin "delikanlılık" ruhunu alıp çöpe attı. Yıllarca yine yabancı filmlerle ve dizilerle kilise ve kilise gelenekleri beynimize kazındı. Kına gecelerimiz utanılacak bir gelenekmiş gibi hissettirilmekte, adının "bekarlığa veda" ile değiştirilmesine vesile olmuştur.


Tüm alanda kendi adetlerimizi bir kenara bırakıp, hayran hayran Batı'nın taklidini yapar olduk. Hatta tatil anlayışımız bile değşitirildi. Sanki, tatile değil, yeme içme ve gösterişe gider gibi, otellere kapanıp, sözde dinlenmeyi yaparken, küçük esnaf ve kuruluşların kapanmasına bir bir neden olduk. Ya da kendi ülkemizin cennet yerlerini tanımadan, yabancı ülkelere gitmeyi "hava atmak" olarak tercih ettik.


Yine diziler aracılığıyla bizim öz yemeklerimiz aşağılanmakta; yerini adını dahi zor telaffuz edebildiğimiz yabancı şeylere terk edilmektedir. Nefis lahmacunlarımız, pidelerimiz yerini hamburgerlere bıraktı. İçinde karma karışık tadlar olan sandaviçlere bıraktı. Sabah kahvaltıları diye çocuklarımıza mısır gevreklerini sunmaya çalıştık. Soğan, sarımsak vs. gibi Türk mutfağının vazgeçilmezleri adeta horlanarak insanlarımıza işlenmektedir. Yoğurdu dışarıya bizler tanıttık ama, bakınız Fransız markası baş tacımız oldu. Yerli içeceklerimizi unutup kolanın esiri olduk. Yine bayramalarımızın önemi olan büyükleri ziyaret, yerini tatil ve seyahate bıraktı. Çocuklarımıza sunulan dizilerle, bizim olmayan "sindi bebek" oyuncaklarla yaşamı magazinleştirip, pembe hayalleri hedef gösterdi.


Okuma alışkanlığı verilemedi. Saygıdan uzak, seviyesiz ve basit konuşmalar ön planda tutmak; yine televizyonda ki sözde sunucular aracılığıyla yapıldı. Camiilerde aldığımız din eğitimi, okullarımızda verilen din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri bizlerden her geçen gün amacı dışı uzaklaştırılıp, yerini kısır çekişmelere bırakarak masum insanımızın diğer değerlerimiz de olduğu gibi, zihin karmaşasına vesile olundu. Öyleki, ahtapot kolları gibi gençlerimizi saran her alanda ki, yozlaşma ve buna bağlı dışarıda bekleyen tuzaklara bir şekilde bu alanda da düşülmesine bir şekilde gerçekleştirildi. Eskiden utançla baktığımız "dansözlük", şimdilerde aranılan bir meslek gibi, sanat olarak sunuluyor. Daha da ileriye gidilip, ne yazık ki, aileler kendi elleriyle kızlarını "göbek dansı" yarışmalarına götürüp, kazanması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Saygının, sevginin anlamını bilmeden, ki her sabah büyük bir özenle çocuklarımıza okuttuğumuz "Andımız"ı içgüdüsel bir hale dönüştürülerek neredeyse sıradanlaştırdığımızın dahi farkına varamadık. Oysa hep şikayetlenerek dertlendiğimiz ortak sorunumuz, otobüslerde büyüklerine saygı göstermekten imtina eden çocuklarımıza karşı, acaba bizler ne verdik diye düşündük mü? Gerçekten saygının ve sevginin özünü ruhlarına işleyebildik mi? Sevgi veriyoruz diye şımarttığımız, dolaysıyla da sevgiyi bilmeyen çocuklarımız, saygının anlamını bilemiyeceklerinin gerçekten farkında olabildik mi?


Ne acıdır ki bizlerin eğitimi, bilgilendirilmesi, gelenek ve göreneklerimizin kuşaktan kuşağa aktarılmasını kolaylaştıracak olan televizyonlar, görüldüğü gibi hangi amaçlara vesile oluyor... Tarihimizi, atalarımızı bizlere tanıtmadan, öğretmeden insanlarımızı geleceğe işte bu şekilde hazırlamanın acısıyla, kitap okumadan, yazmadan, düşünmeden, sorgulamadan uzaklaşan toplumumuz! Ülküsü olmayan toplumumuz! Gelecekten beklentisi olmayan, tek isteği bencillik üzerinde kurulu bir yaşamı arzulayan, doyumsuz gençliği yarattığımız toplumumuz!


İşte, çağımızın hızlı yaşamının içerisinde eğlenmeyi, dinlenmeyi, bilgilenmeyi televizyonlara teslim edilen toplumların kaçınılmaz akıbeti bu olsa gerek. Oysa ki, bu süreçte, okumak diye bir alışkanlığın yeri olmalıydı. Bu sayede hem eğitimsizlik kırılacak hem de bilinçli bir toplumun bireyleri olacaktık. Zira beraberinde kimsenin hayranı değil, kendi tarihimizle övünen, değerleriyle beslenen, zengin kültürüyle yaşayan yedi düvele karşı dik duran, onuru ve gururuyla özgürlüğünü kazanmış, dünyada çağ atlatan bir milletin evlatları olarak var olmanın kıvancını yaşamamız gerekiyordu! Sahip olduğumuz her alandaki güzelliklerin, bize, yıllarca "miras bırakıldı" diye değil; aksine bunların birer "emanet" olarak görülüp , hoyratça harcamak yerine, korumayı sorumluluk ve ödev bilinciyle özenle sahiplenmeliydik. İşte insanın, baş düşmanı tembellik ve cehalet ne yazık ki okumayla değil, içi boş program ve magazinlerle toplumumuzun kafasını işleyip, şekil verdik.


Kısaca, ne ektiysek onu biçiyoruz! O halde Türk Toplumunun sosyal ve kültürel yaşamını yeniden gözden geçirip, kimlik bunalımından kurtulmanın, aydınlanmayla birlikte, kendi özdeğerlerimizi mercek altında değerlendirmeye ne dersiniz? Hep birlkte "EVET!" dediğinizi hissetmenin, mutluluk ve heyecanıyla geleceğimize sahiplenme zamanı geldi diyorum.

Sevgi ve saygılarımla!