deprem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deprem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2015 Cumartesi

DEPREM










"Şili'de 6.8 büyüklüğünde deprem" 7 Kasım 2015

"Pakistan'da 7,7 şiddetinde deprem" 26 Ekim 2015

"Rusya'nın doğusundaki Kuril Adaları'nda 6.3 büyüklüğünde deprem" 14 Ekim 2015

"Şili'de 8,3 büyüklüğünde deprem" 17 Eylül 2015



Dünyanın çeşitli bölgelerinde son iki ayda  jeolojik anlamda  ölçeği büyük depremler kaydedildi.

Şüphesiz ki ülkemizin de  deprem fay hatları üzerinde olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.

Dolayısıyla... 

Bizde  deprem olmuyor mu!..

Oy oy oyy!.. 

Her alanda deprem üstüne deprem yaşıyoruz...










Mesela...

"Diyarbakır'da 2013 yılında 14 yaşındaki Z.B.'yi başına taşla vurup, bayıltarak tecavüz eden ve hamile kalmasına yol açan 22 yaşındaki Y.T.'ye duruşmadaki saygın tutumu nedeniyle indirim uygulanarak 11 yıl 8 ay hapis cezası verildi." 4 Kasım 2015,  Hürriyet

Öyle işte.. 

Hukuk depremi böyle bir şey olsa gerek. Zira bu gibi sonuçların dünyada emsallerini ancak geri kalmış çağ dışı yığınlarda görebiliriz...


Örnek:

"KENDİ KIZINI ÖLDÜREN DİN ADAMINA "YOK" DENECEK CEZA

Suudi Arabistanlı bir din adamı, küçük kız çocuklarına cinsel taciz olaylarının son dönemde arttığını belirterek, bütün kız bebeklere burka giydirilmesi gerektiğini söyledi. Öz kızına tecavüz edip öldüren bir başka din adamına verilen hafif ceza ise tepkilere neden oldu.

Lama, Aralık 2011’de kafatası, kaburga kemikleri ve bir kolu kırılmış, vücudunun çeşitli yerleri yara ve yanıklarla kaplı halde hastaneye getirilmişti. Hastane görevlisi kızın bel kemiğinin kırıldığını ve “her şekilde” tecavüze uğradığını söylemişti." 4 Şubat 2013, Hürriyet



Dolayısıyla... bu anlamda yaşanılanların izahı ancak "deprem" olarak izah edilebilir.

Demem o ki...

Evrensel anlamdaki hukukun ve konunun iyi anlaşılabilmesi ve de ayırt edilebilmesi için;

 Batı'dan bir  örnekle sözlerimi noktalamak istiyorum:


CEZA

İngiliz yargıç, gece yarısı parktan geçen kızı korkutan adama 7 yıl 7 gün hapis verince, şaşıran gazeteciler sormuşlar:

"Adam kıza elini bile süremedi. Kaçan kızın çığlıklarına yetişenler de adamı yakaladılar. Bu 7 yıl, 7 gün çok değil mi?"

Yargıcın yanıtı hukuk tarihine geçecek düzeydedir:

"Kızı korkutmanın karşılığı 7 gündür. 7 yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır."
12 Aralık 2010 Hürriyet, Şükrü KIZILOT




Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

11 Mart 2010 Perşembe

Mehmet Emmi





















Günün ilk ışıkları göründü.
Ağır ağır sabah oluyor.
Henüz horozlar uyanmamış.
Ama köylüler uyanıyor.
Mehmet emmi, pınarın başında,
Buz gibi suyu suratına çarparken,
Mışıl mışıl uyuyan sabilerini düşünüyor...
Hepsi yedi tane; iki oğlan, beş kız.
Birde yolda var.
"O da oğlan olursa" diyor,
"Gel keyfim gel"
Ama bugün neşesi pek yok gibi.
Kötü rüyalar görmüş, ona yoruyor.
Sanki hava bugün pek kasvetli.
Toprakta bir garip kokuyor.
"Hayır olsun"der demez
Her yer sallanmaya başlıyor.
Üç ay gece gündüz çalışıp,
Kerpiç ve taştan yaptığı
İki odalı evi toprakla bir olmuş.
İçeride var yedi sabisi,
Birde karnındakiyle Emine'si.
Koşuyor umutsuzca onlara doğru.
Bakıyor ki hepsi ölmüş.
Bir sağ kalan kendisi.
"Rüya görüyorum" diyor.
Tokat atıyor kendine.
Ama uyumuyor ki uyansın.
Tanrım yumruk kadar yürek,
Bu acıya nasıl dayansın?
Sağına soluna bakıyor Mehmet emmi,
Herkes ağlıyor yanında yöresinde,
Erkekler ağlamaz onun töresinde.
Birden kalkıp koşmaya başlıyor,
Bayır aşağı koskoca ovaya.
Alacak mı sabilerinin intikamını?
Hesap mı soracak doğaya!

Dr. Ersin GÜRDAL 04.11.1983


17 Ağustos 1999 günkü Marmara depremi ile Türkiye, deprem gerçeğiyle yüzyüze geldi. Zira bu felaket karşısında millet olarak büyük şaşkınlık yaşadığımızı inkar edemeyiz. Şimdilerde bu gerçeği bilerek hayatımıza yön vermek şöyle dursun; doğayı o kadar hoyratça kullandık ki, bir gün o hoyratlığın bedelini çok ağır ödeyeceğimizi hiç düşünmedik bile! Zira düşünmemize de galiba müsaade edilmedi...


Günümüzde kontrolden çıkan "rant", neredeyse herkesin az çok nasipleneceği bir durum haline dönüştü. Buna mâni olunamadığı gibi, engel teşkil eden unsurlarda "cahil cesareti"yle aşılmaya başlandı."Nasıl yani?" derseniz; dere yataklarına yapılan binalar... Güzelim koylar, kıyılar dolduruldu! Verimli tarım alanları bir anda betonlaştı! Yetmedi; ormanlar talan edilerek müthiş bir kıyım başladı! Anlayacağımız doğa, insanlığın insafsızlığına terk edildi!.. Geride nefes alacak bir yer bırakılmadan, mutlu (!) bir hayata çoktan geçildi... Ne deprem, ne sel, ne de heyelan hiç hesaba katılmadı... Kısaca bilimi hesaba katmayan insanoğlu, zaferini (!) doğaya karşı ilân etti!


Bugün olası İstanbul depreminde, kimilerine göre 30 bin, kimilerine göre 90 bin kişinin öleceği hesaplanıyor olması, gerçekten tüyler ürpertiyor. Peki Elazığ'da gerçekleşen ve onlarca insanımızın ölmesine neden gösterilen "kerpiç ev"lerin muadili sayılabilecek, büyük yerleşim yerlerindeki sayısız kaçak yapılara ne demeli?! Köylerdeki kerpiç evler, yoksulluğun altında ezilen insanlarımızın en kolay ve en ilkel barınma yöntemi olduğu bilinen bir gerçek! Ya büyük kentlerdekiler!.. Kerpiç evlerle aralarında ne fark var? O vakit bir deprem anında her ikisinin de yıkılmasıyla neticelenecek (ki, bu vakte kadar hep öyle oldu!) bu sözde evlerin şeklen farklı olmaları, kaçınılmaz gerçeği değitirmeyecektir. Zira yerleşim yerlerindeki zemine uygun olmayan ve malzemeden çalınmış binlerce binaları, günümüze ayarlı modern "kerpiç evler" olarak görebiliriz! Yani, ha kırsal kesimin yoksul, ilkel kerpiç evleri, ha modern şehirlerin modern "kerpiç ev"leri!..

Bu şartlar altında "geri kalmışlık"ı bir kader olarak kabullenip, yaşanacak büyük ızdırap ve acılara hazırlıklı olmaya çalışmaktan başka bir şey kaldı mı?!


Sevgi ve saygılarımla!

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Türk Halkı Kobay mıdır, Kader Kurbanı mıdır?



Yazıma güzel bir sözle başlamak istiyorum: "Aynı dili konuşan değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir." Evet böyle demiş Mevlana. İnsana, insani duyguları hatırlatan müthiş bir söz! Bu duygular, yeryüzünde ki tüm insanların ortak hisleridir. İşte bu duyguları iyi tahlil edip anlamak için, bir tek kendi yaşadıklarımızla duygular sınırlı tutulmamalı. Aynı şeyleri başkalarında da hissedip anlamasını bilirsek insani duygularda birleşmiş oluruz.



Anlatacaklarımı ve sizlerle paylaşacaklarımı bu duygularla başlatmak istedim. Çünkü, değerli bir belediye başkanımızın yaptığı icraat beni, derinden yaraladı. Kendi adıma, bu duygularımı izninizle dile getirmek isterim. Haberin patlak verdiği sıralarda bir başka haber dikkatimi çekti ve ister istemez sorgulama yaptım.


Bilim adamlarının araştırmaları neticesinde ve kobay maymunlar üzerinde denenen protez kolun beyinle hareket ettirildiğini haber olarak duyuruldu. İnsanlık adına müthiş bir olay, bilim için ise harika bir gelişme. İnsanlık için kaydedilmiş bu gelişme hergeçen gün ilerleme olarak tarihe geçen güzel bir haberin dünyaya duyurulması, Ankara'da yaşanan utanç verici gelişmeyle ne kadar çeliştiğini sorgulamadan geçemedim. Bir tarafta bilim kobay hayvanlarda denenerek hayata geçiriliyor, bir taraftan da milyonlarca insan neredeyse kobay gibi kullanılarak hizmet anlayışı gerçekleştiriliyor! İşte aynı anda duyduğumuz ürkütücü bir çelişki örneği.



İnanılması güç, anlatılması ve açıklanması utanç verecek boyutta olan bu gelişmeye nasıl bir açıklama getirilir bilemiyorum. Yani, insanların kobay olarak kullanıldığını mı anlamalıyım? Yoksa masumane duygularla verilen bir hizmet anlayışı olarak mı algılamalıyım? Bu olayda, nasıl olurda insanlarımızın zarar görebileceği hesap edilemez? Aradan 21 gün geçtikten sonra "Kızılırmak suyundan içildi, görüldüğü üzere kimsede ishal vakaasına rastlanılmadı!" mealinde ki açıklamalar talihsiz bir beyanat değil midir? Yetki ve sorumluluk sahibi kişiler, görev ve yetkilerini ne zamandan beri işi şansa ve deneme yanılma yöntemine bırakmışlardır?

Milyonda bir olasılıkta olsa, bir kişinin dahi sağlığı tehlike altına atılabilinir mi? Pekii, diyelim (ki Allah korusun!) içilen su neticesinde ishal vakaları çıksaydı, ardından can kayıpları yaşansaydı, ne olacaktı o vakit? Özür dileriz bir yanlışlık oldu mu denilecekti? Dahası, Kızılımak suyunun bilimsel anlamda, 2. kalite su olarak nitelenen resmi belge olduğu söyleniliyor, yine bu suyun içerisinde ki maddelerin insan sağlığına uzun vadede zarar verici olduğu anlatılıyor. Tüm bu veriler ortadayken, Ankara halkına bu suyun harmanlanarak dahi olsa, içirilmesine izin vermek hangi insani duyguyla bağdaştırılabilecek? Hukuki boyutunu bilemem, ona herhalde yargı karar verecektir, ama ben bir insan olarak karşımdaki tüm insanların duygularını hissederek konuya bakıyorum. İnsanın değeri bu kadar mı hafife alınır?


Benim ülkemde bu olan ilk değil ki! Bakınız bir zamanlar bir bakan çıkıp radyasyonlu çayı halkın önünde içerek adeta bilimi yok sayıp meydan okurcasına, insanları içgüdüsel, günü birlik yaşama davet etmiştir. Yine, geçtiğimiz yıllarda hızlı tren vakasını yaşadık. Göz göre göre onlarca masum vatandaşımız hayatını kaybetti. Yine Gölcük depremi ile on binlerce insanımız yaşamlarını kaybetti, binlercesi sakat ve evsiz kaldı. Oysa ki aynı büyüklükteki depremlerin sıkca yaşandığı Japonya ve diğer gelişmiş devletlerde can kaybı neredeyse yok denecek kadar az.


O halde, bilimden uzak ve insan değerinin olmadığı bir anlayışı içimize nasıl sindirebiliriz? Modern, çağdaş Atatürk Cumhuriyeti bunu taşıyabilir mi? "Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir" diyen sevgili Peygamberimizin anlayışına sığar mı? Bu yapılanlar iyilik mi dersiniz? Yoksa tüm bu gelişmeler neticesinde tedbirini almaktan imtina eden ve bilimden uzak duran sorumlu ve yetkili kişilerimizin zafiyetleri neticesinde "kader kurbanı" olarak gösterilmesine mi bağlanmalı?!


Duygu ve düşüncelerimi "En büyük yoksulluk ilim ve ahlak yoksulluğudur!" sözüyle pekiştirerek, yaşadıklarımıza aslında tesadüfen yaşadığımızı gösteren bu örnekler dizisine eklenen akıllara ziyan olaya bir bakış açısı sunmak istedim.

Sevgi ve saygılarımla!