Şam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2014 Pazartesi

Süleyman Şah Türbesi











Düne kadar, "Süleyman Şah" Türbesi ve konumu hakkında sanırım fazlaca bilgimiz ve ilgimiz yoktu...


"Süleyman Şah Türbesini Nakil Görevi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in büyükbabası  Süleyman  Şah'ın (ö. 479/1086) ölümü ve kabri ile ilgili farklı rivayetler varsa da, bugün Suriye sınırları içinde bulunan Ca'ber kalesi önündeki mezar ona nisbet edilmekte, Süleyman Şah bu kalenin önüne geldiğinde Fırat nehrini geçerken boğulduğu ileri sürülmektedir. Türbe, Akçakale ilçemizin 10 km. güneyinde, Rakka ile Balis arasında, Fırat nehrinin sol sahilindeki Suriye toprakları üzerinde bulunmaktadır.

20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasının 9. maddesi ile Süleyman Şah'ın kabri müştemilatı ile birlikte Türkiye'nin sayılmış ve Türkiye'ye orada muhafızlar bulundurma ve Türk bayrağını dalgalandırma hakkı tanınmıştır.

30 Mayıs 1938'de buraya bir karakol yaptırılmış, eski türbenin tamiri imkânsız hale geldiğinden tarihî önem ve özelliğine uygun olarak, 1939 yılında karakolun yanında yeni bir türbe inşa ettirilerek mezar buraya nakledilmiştir.

Türkiye ile Suriye heyetleri arasında 1956 yılında Halep'te yapılan üst seviyede bir toplantıda düzenlenen tutanağın 13 ve 14. maddelerinde türbe için gönderilecek ihtiram kıtasının her ayın 7'sinde değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

Suriye Hükümeti, Fırat üzerinde 1966 tarihinde başlattığı Tabka Barajı'nın 1973 yılı içerisinde her türlü inşaatını bitireceğini ve barajın doldurulmasıyla "Süleyman Şah Türbesi"nin tamamen baraj suları altında kalacağını ileri sürmüş, Türkiye'den türbenin yerinin değiştirilmesini veya Türkiye'ye naklini istemiştir. 

Bu durum Türkiye ve Suriye hükümetleri arasında yeni görüşmelere yol açmış, iki hükümetin temsilcilerinin uzun bir süre Ankara ve Şam'da yürüttükleri müzakereler sonunda bir anlaşma imza edilmiştir.

Anlaşmanın ana maddeleri şöyledir: 

Türbe müştemilatı ile Karakozak köyü yakınlarındaki yere nakledilecek.
Barajın kenarında, türbenin halihazırdaki mevkiine, mümkün olan en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek.
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla, göl üstüne bir şamandıra konacaktır.


Tabka baraj gölünün suları altında kalacağı gerçeğinden hareketle, türbe ve karakol binasının, ek tesisleri ile birlikte Karakozak Köyü'nde ayrılan 8797 metre karelik bir alana nakli planlanmıştır.

Bu nakli gerçekleştirmek  üzere kurulan heyette Diyanet İşleri Başkanlığı'nı temsilen ben görevlendirilmiştim. Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkilinin başkanlığında görevlendirilen heyette benden başka muvazzaf bir albay ile İçişleri Bakanlığı'ndan bir temsilci yer almıştı. Bu temsilcilerle Halep'te buluştuktan sonra bir otomobille oradan 130 km. mesafedeki türbeye ulaştık.

Kabirler türbe zemininin altındaki mahzende bulunuyordu. Mahzene kim girecek ve kabirleri kim açacak ve çıkaracaktı? Bu hiç konuşulmamış ve hatta programda bundan hiç söz edilmemişti. Herkes birbirine bakıyor, işin ortada kaldığı anlaşılıyordu.

Türbenin yanındaki karakolda birkaç askerimiz vardı, ama bu iş onların da yapabileceği bir şey değildi. Çünkü yer altından define filan çıkarılmayacak, dinî bir duyarlılıkla ve belli bir dikkatle birkaç ölünün kemikleri alınacaktı.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir erin yardımıyla bu işi benden başka yapacak kimse olmadığı anlaşılmıştı. Veya ben "durumdan vazife çıkararak" bu görevi yapmam gerektiğini anlamıştım. Herhalde heyette Diyanet'ten bir temsilcinin bulundurulmasının gerçekleri arasında -söylenmese de- bu da vardı. Bunun üzerine ben mahzen kapağını açtırarak bir erle aşağıya indim. Süleyman Şah'ın kabrinden başka iki (veya üç) mezar daha bulunuyordu. Ölülerin hepsi ahşap tabutlar içinde idi. Rutubet yüzünden tabutların bir hayli çürüdüğü görülüyordu. Cesetlerin kemikleri ilk defnedildikleri gibi muntazam vaziyette bulunuyordu.

Onları, her biri için önceden hazırlanan torbalara koyduk; yukarıda sözünü ettiğim ve Türkiye'ye daha yakın bir noktada bulunan yere götürdük; cenaze namazlarını kılıp kendileri için hazırlanmış mezarlara defnettik. Tabiatıyla cenaze namazlarını ben kıldırmıştım.

Süleyman Şah Türbesi günümüzde de Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan gönderilen bir manga asker tarafından korunuyormuş. Bu vesile ile öğrendiğime göre türbeyi ve karakolu, bu defa da Suriye tarafından yaptırılan Teşin Barajı'nın suları tehdit ediyormuş. İster misiniz, bir başka nakil işi daha gündeme gelsin?" Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt -1- sf:251/253



Bugün ise,


...görünen o ki, Süleyman Şah Türbesi  daha çok su kaldırır .. Dolayısıyla bölgedeki sıcak gelişmeler dünya gündemine yerleşerek, tarih sayfalarına çoktan nakledildi bile..



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

1 Temmuz 2014 Salı

Arapsaçına Çevrilen...














"O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü'min iseniz, benden korkun." Âli İmran 175. Ayet


"İmam Hüseyin, Emevi iktidarının halkı baskı ve zulüm altında inlettiği bu dönemde Küfe kentindeki halktan bir davet aldı. Bu davette Küfeliler artık Yezid’in zulmünden bıktıklarını ve kendisini önder (Halife) olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardı. İmam Hüseyin insanları dolayısıyla Küfelileri iyi tanıyordu. Ve giderse başına neler geleceğini biliyordu. Bütün bunlara rağmen İmam Hüseyin kendisine bağlı ailesi ve bir grupla Küfe şehrine doğru yola çıktı. İmam Hüseyin`in yola çıktığını haber alır almaz hemen planlara başlayan Yezid, onu durdurmanın ve kendisine biat ettirmenin yollarını aradı. Yezid binlerce kişilik bir orduyla Kerbelâ çölünde İmam Hüseyin’e pusu kurdu. Ordunun komutanları, İmam Hüseyin’e Yezid’e biat ettiğini beyan etmesini istediler. İmam Hüseyin Yezid’e boyun eğmekten ve onun kanlı zulüm iktidarını tanımaktansa şehit olmayı yeğlediğini kararlılıkla Yezid’in gözlerini para hırsı bürümüş askerlerine ve korkup sözlerinin arkasında durmayan Küfelilere haykırdı.  Bir tarafta İslâm'ın Peygamberinin torunu, diğer tarafta kanlı iktidarın temsilcileri. İmam Hüseyin’in gücü 72 kişiydi. Yezid’in askerleri ise binlerce. İmam Hüseyin ve arkadaşları şerefli bir şekilde Yezid’in askerlerine karşı direndiler.

İmam Hüseyin aldığı onlarca kılıç ve ok darbesi sonucu yaralı düştü. Yezid’in askerleri vahşete doymuyordu. Ve Yezid’in komutanlarından Şimr İmam Hüseyin`in başını keserek bir tepsi içinde Şam’daki sarayında Yezid’e sundu. Daha sonra Hüseyin imamın başı Şam sokaklarında gezdirildi.." İnternetten alıntıdır.




Dolayısıyla...

Hazır... IŞİD tarafından hilafet "ilan" edildi ya... o bakımdan kelle kafa kopartarak, koparılan o kafa ile de top oynamaya kadar varan vahşetin ve zulmün Müslüman coğrafyada yeniden hortladığının göstergesi olduğuna kanaat getirdiğim manzarayı, şöyle bir hatırlatmak istedim... Zira üç kıtaya yayılmış Müslümanlğın bütün köşebaşlarını kötülük ve yalan tutması için son sürat çalışmalar devam ediyor..

Kısaca hangi Müslüman ülkeye el atacak olsan, bunlarla karşılaşmaya mahkum edilecek taşlar; 
"Halife" eliyle dizilmesi kaçınılmaz...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)