Dr. Tayyar ALTIKULAÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dr. Tayyar ALTIKULAÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2016 Cumartesi

Gizli Düşman: "Tefrika"!



Bölgemizde ve coğrafyamızda millet, ulus olamanın önemi her geçen gün daha da belirirken,

Öte yandan...

Sen necisin?

Süleymancı.

Sen?

Nur cemaaatinden.

Sen?

Menzilci.

Ya sen?

Falanca'ların, filanca'ların  havada uçuştuğu bir  hale geldik neredeyse.

Yani "şucu, bucu"....

Biraz daha açalım;

"Bizden olanlar, bizden olmayanlar"

O halde bu durumda birarada yaşayan insanlardan millet olur mu?

Şüphesiz ki "HAYIR!"

Pekii ne olur?

Yığınlar olur. Kabileler olur.

Dolayısıyla  girdi mi "tefrika"

Kolay lokma olur şeytanlar için, yığınlar.

Zira ne diyor Âkif?

"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; 
Toplu vurdukca yürekler, onu top sindiremez. 

Bırakın eski hükümetleri meydandakiler 
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer. 

İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti! 
İşte Irak'ı da taksim ediyorlar şimdi."


Dolayısıyla  dün Milli Şairimizin dikkat çektiği gibi oluyor bugün

Irak'ta, Suriye'de...

Ve de Türkiye "taksim" edilmek isteniyor

Hal böyle olunca,  konuya bakış açılarıyla ve  mesajlarıyla topluma asıl yön verecek önemli kurumlarımızdan birisi olan,

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın "cemaatler" konusundaki görüşleri şüphesiz ki çok önemli.

Hani,  "böl-parçala-yönet" var ya...

Büyük İskender, filozof hocası Aristo'ya sorar:
"Zapt ettiğim topraklardaki insanları yönetimim altında tutmak için ne yapmalıyım?

Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?
Hapse mi atayım?
Yoksa kılıçtan mı geçireyim?"

Aristo; 
"Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar" der ve ilk şıkkı eler.

"Hapishaneler militan yuvası olur; kontrolden çıkar" der ve ikinci şıkkı eler.

"Kılıçtan geçirirsen onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar" diyerek,  üçüncü şıkkı da eleyerek, ona şöyle bir nasihat verir:

 "İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin. onlar birbirleriyle savaşırken sen kendini hakem olarak kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın."

Aristo'nun nasihatıyla birlikte müslümanların yumuşak karnı olan cemaat konusunu işin ehlinden anlamak gerekir diye düşünüyorum.


Dolayısıyla daha önce 28 Aralık 2011 tarihinde yayınladığım yazımda, 13. Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'ın hatıralarını kaleme aldığı, -3 ciltten oluşan- "Zorlukları Aşarken" üzerinde insan vicdanını derinden  etkileyen bölümlerinden bahsetmiştim.  Bu defa Diyanet adına kendilerinin, cemaatlere bakışını ve tutumunu açıklayan bölümünü,  dolayısıyla 3. basımı çıkan "Zorlukları Aşarken" kitabını tekrar inceledim.

Ve içinden geçtiğimiz bu sıkıntılı günlere ışık tutmak amacıyla Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'ın, Diyanet'te hizmet verdiği dönemden  günümüze kadar geçen süre içerisindeki Süleymancılar dahil,   bugün devlet içerisinde "paralel devlet"  yapılanmasına dönüşen  Gülen  cemaati  ve diğer cemaatler  hakkındaki düşüncelerini ele alarak  paylaşmak istedim.

"Bizim karşı olduğumuz, bazı farklı tercihlerin, ayrılık ve fitne konusu haline getirilmesidir. Geçmişte din görevlisi yetiştirme konusunda kendilerini ön plana çıkararak resmi din eğitimi kurumları aleyhine çalışmalarıdır. Diyanet camiası içinde gösterdikleri ayrılıkçı tutumlarıdır. Görev disiplinini tanımamalarıdır. Diyaenet'ten gelen emirleri değil Kemal Kacar'ın emirlerini dikkate almalarıdır.

Süleymancılar, Kemal Kacar ve adamları, "Bizi düşman gözüyle görüyor, din eğitimi kurumlarında okuyanları ve hatta kendi çarklarından geçmemiş bütün din görevlilerini karşılarına almakta ve aleyhlerinde bulunmakta hiçbir sakınca görmüyorlardı." 2. Cilt sf: 773-774

Hatıralarında konuya ilişkin dikkat çeken ayrıntılarıyla gözlemlerini anlatmaya devam ediyor Dr. Tayyar ALTIKULAÇ:

"Peki söz konusu kapalılık devam ediyor mu? Evet, maalesef ediyor. Hatta bu kapalılığı Diyanet'in şemsiyesi altında sürdürüyorlar. Diyanet bu konuyu bilmekle birlikte, bunların bana göre anlaşılması zor bir hoşgörüye mazhar olduklarını görüyoruz. Resmi öğreticiyi kursun bir yerinde oturtup öğrencilerle karşılaştırmadıklarını, asıl eğitim görevini kendi elemanlarıyla sürdürdüklerini.. bu resmî öğrencilerden bazılarının çeşitli vesilelerle anlattıklarından öğreniyoruz." sf:774


"KAPALILIK" ne demek, derseniz?

Yine Sn. ALTIKULAÇ'ın aynı cemaatle ilgili  paylaştığı, ve  gözden kaçırılmayacak kadar oldukça önemli ve hassas bir anısıyla (zira cemaatlerin en tehlikeli yönü olarak algıladığım durumdur, kapalılık) birlikte izninizle açıklayalım:

"29.06.2010 Salı günü Gürcistan'da Diyanet'in Tiflis müşaviri Ahmet Erdem'le birlikte bu şehirden otomobille Batum'a gittik. Batum yakınlarındaki Kobuleti ilçesini geçtikten sonra bir Kur'ân kursuna uğradık. Burası Süleymancılara aitmiş.(...)

Öğrenciler üç gruba ayrılmış olup bu gruplardan biri 8-10 yaşındaki çocuklardan oluşuyor. İdarecilerden bu çocukların günlük programlarını sordum, hangi saatte yatıp kalktıklarına, yemek saatlerine ve ders programlarına kadar 24 saati bu çatı altında nasıl geçirdiklerini öğrenmek istedim. 

-Şu saatte sabah namazına kaldırıyoruz.

-Sonra?

-Şu saate kadar dersler devam ediyor.

-Sonra?

-Şu saatte akşam yemeği.

-Sonra?

-Yatsı namazı, şu saatte yatırıyoruz.

-Sonra?

-Gecenin bir vaktinde teheccüd namazına kaldırıyoruz.

-Sonra?

-Sabah namazı. Haftada iki defa tesbih namazı kıldırıyoruz.

8-10 yaşındaki çocuğu teheccüd namazına kaldırıyorlar ve haftada iki gün de tesbih namazı kıldırıyorlar, ama programın herhangi bir yerinde bu çocuğun oyun saatinden hiç söz eden yok. Bu çocukların 24 saat içinde oyun oynamaya hiç mi hakları yok, diye soruyorum. Ben sorunca "var" diye cevap veriyorlar. 

Beş vakit namaz için söylenecek söz elbette olmaz. Bu çocuklar zaten bunun için buradalar. Ama bu yaştaki çocuğa, uykusunun en tatlı yerinde teheccüd namazı neyin nesi? Dinin aslında olmayan tesbih namazıyla bu çocukları dinden soğutmak mı istiyorsunuz? Ben kendilerine bunları söylemeye çalıştım." 2. Cilt sf:775

Bir eğitimci olarak bu soruların ve verilen cevapların ne kadar önemli olduğunun  altını hiç düşünmeden kalınca çizmek isterim. 

Ve...

"Din ve Kur'ân hizmeti yapan veya yaptığını iddia eden bir cemaati eleştirmek değil, bir hatırat kitabında olması gereken kadar başımdan geçenleri ve yaşadıklarımı tarihe not düşmekten ibarettir. Keşke hizmet yıllarımda bu cemaati yöneten ve ona yön verenler örtülü hareket etmeselerdi ve teşkilat içinde tefrika unsuru olmasalardı da, ben de, müfettişlerimiz de, müfettişlerimiz ve diğer din görevlilerimiz de kendileriyle uğraşmak zorunda kalmasaydık." 2. Cilt sf:779


Öte yandan, 

12  Mart 1971 muhtıradan sonra hizmet verdiği  Diyanet'te başkan yardımcısı olduğu zamanda,  "Süleymancılarla uğraşıyorsunuz da, Nurcuların üzerine niçin gitmiyorsunuz?" sorusunu kitabına taşıyan Dr. ALTIKULAÇ, bu konuya şöyle açıklık getiriyor:

"Nurcuların Diyanet teşkilatı içinde örgütlenme gibi bir çabaları yoktur. Şurada burada bu cemaate sempati duyan görevlilerimiz varsa, bunların kayda değer bir görev kusurlarına da rastlamıyoruz. Böyle bir durumda elbette gerekeni yaparız. Devletin müesses nizamı açısından bu cemaatin sakıncalı yanları görülüyorsa, bunları izlemek bizim görevimiz değildir. Biz Diyanet teşkilatıyız, polis teşkilatı değiliz." 2. Cilt sf:779-780

O sebeple,  Dr. Tayyar ALTIKULAÇ gerçek anlamda  "din adamı" kimliğini ve sorumluluğunu üstlendiği İslâm dininin gereği olarak gördüğü "Kur'ânî değerler" üzerinden cemaatlerin, "Hak, liyakat" ve "emanetin ehline verilmesi" düsturuyla hareket ederek, tüm müslümanların birbirini kucaklaması, aralarına "tefrika" unsuru girmeden sevgiyle birleştirici   hizmetlerde buluşmanın doğruluğuna inanmış olduğunu,  kitabında çeşitli örneklerle açıklamıştır. 

Dolayısıyla  sorumlulukları gereğince  bu türden  faaliyet ve hareketlere karşı mesafeli bir duruş ortaya koyduğunu belirten Dr. Tayyar ALTIKULAÇ, Gülen cemaatiyle ilgili düşüncelerini kısaca,

"Hak, liyakat, emanetin ehline verilmesi gibi Kur'ânî değerlerimiz tamamen gözardı edilerek "bizden olanlar, bizden olmayanlar" ayrımına göre mevzi kazanmanın ön planda tutulduğu.." (2. Cilt sf:789) olarak özetlemiştir.


"Bizden olanlar, bizden olmayanlar" anlayışından hareketle, tefrikayla hareket eden  Gülen cemaati ne yazık ki bizi 15 Temmuzlara taşıdı!



Dolayısıyla...

Mehmet Akif ERSOY'un dizeleriyle noktalamak isterim bugün yaşadıklarımızın -cemaatçiliğin İslâm toplumlarına  getirdiği kan ve gözyaşının- özünü....

Ayrılık Hissi Nasıl Girdi Sizin Beyninize? 

Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam, 
Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlıyamam, 

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize? 
Fikr-i kavmıyyeti şeytan mı sokan zihninize? 



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

22 Şubat 2015 Pazar

Süleyman Şah Türbesi...






"TÜRK Silahlı Kuvvetleri (TSK), Türkiye sınırları dışındaki tek Türk toprağı olan Suriye içindeki Süleyman Şah Saygı Karakolu ve Türbesi’ne bu sabaha karşı “yıldırım operasyonu” gerçekleştirdi."22 Şubat 2015, Hürriyet


Dünyada ve ülkemizde gündemin çok önemli yerini alan "Süleyman Şah Türbesi" ile ilgili olarak gelişen olaylar nedeniyle "13 Ekim 2014" tarihli yazımı bir kez daha yayınlamak istedim..

İşte o yazım:

Düne kadar, "Süleyman Şah" Türbesi ve konumu hakkında sanırım fazlaca bilgimiz ve ilgimiz yoktu...


"Süleyman Şah Türbesini Nakil Görevi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in büyükbabası  Süleyman  Şah'ın (ö. 479/1086) ölümü ve kabri ile ilgili farklı rivayetler varsa da, bugün Suriye sınırları içinde bulunan Ca'ber kalesi önündeki mezar ona nisbet edilmekte, Süleyman Şah bu kalenin önüne geldiğinde Fırat nehrini geçerken boğulduğu ileri sürülmektedir. Türbe, Akçakale ilçemizin 10 km. güneyinde, Rakka ile Balis arasında, Fırat nehrinin sol sahilindeki Suriye toprakları üzerinde bulunmaktadır.

20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasının 9. maddesi ile Süleyman Şah'ın kabri müştemilatı ile birlikte Türkiye'nin sayılmış ve Türkiye'ye orada muhafızlar bulundurma ve Türk bayrağını dalgalandırma hakkı tanınmıştır.

30 Mayıs 1938'de buraya bir karakol yaptırılmış, eski türbenin tamiri imkânsız hale geldiğinden tarihî önem ve özelliğine uygun olarak, 1939 yılında karakolun yanında yeni bir türbe inşa ettirilerek mezar buraya nakledilmiştir.

Türkiye ile Suriye heyetleri arasında 1956 yılında Halep'te yapılan üst seviyede bir toplantıda düzenlenen tutanağın 13 ve 14. maddelerinde türbe için gönderilecek ihtiram kıtasının her ayın 7'sinde değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

Suriye Hükümeti, Fırat üzerinde 1966 tarihinde başlattığı Tabka Barajı'nın 1973 yılı içerisinde her türlü inşaatını bitireceğini ve barajın doldurulmasıyla "Süleyman Şah Türbesi"nin tamamen baraj suları altında kalacağını ileri sürmüş, Türkiye'den türbenin yerinin değiştirilmesini veya Türkiye'ye naklini istemiştir. 

Bu durum Türkiye ve Suriye hükümetleri arasında yeni görüşmelere yol açmış, iki hükümetin temsilcilerinin uzun bir süre Ankara ve Şam'da yürüttükleri müzakereler sonunda bir anlaşma imza edilmiştir.

Anlaşmanın ana maddeleri şöyledir: 

Türbe müştemilatı ile Karakozak köyü yakınlarındaki yere nakledilecek.
Barajın kenarında, türbenin halihazırdaki mevkiine, mümkün olan en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek.
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla, göl üstüne bir şamandıra konacaktır.



Tabka baraj gölünün suları altında kalacağı gerçeğinden hareketle, türbe ve karakol binasının, ek tesisleri ile birlikte Karakozak Köyü'nde ayrılan 8797 metre karelik bir alana nakli planlanmıştır.

Bu nakli gerçekleştirmek  üzere kurulan heyette Diyanet İşleri Başkanlığı'nı temsilen ben görevlendirilmiştim. Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkilinin başkanlığında görevlendirilen heyette benden başka muvazzaf bir albay ile İçişleri Bakanlığı'ndan bir temsilci yer almıştı. Bu temsilcilerle Halep'te buluştuktan sonra bir otomobille oradan 130 km. mesafedeki türbeye ulaştık.

Kabirler türbe zemininin altındaki mahzende bulunuyordu. Mahzene kim girecek ve kabirleri kim açacak ve çıkaracaktı? Bu hiç konuşulmamış ve hatta programda bundan hiç söz edilmemişti. Herkes birbirine bakıyor, işin ortada kaldığı anlaşılıyordu.

Türbenin yanındaki karakolda birkaç askerimiz vardı, ama bu iş onların da yapabileceği bir şey değildi. Çünkü yer altından define filan çıkarılmayacak, dinî bir duyarlılıkla ve belli bir dikkatle birkaç ölünün kemikleri alınacaktı.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir erin yardımıyla bu işi benden başka yapacak kimse olmadığı anlaşılmıştı. Veya ben "durumdan vazife çıkararak" bu görevi yapmam gerektiğini anlamıştım. Herhalde heyette Diyanet'ten bir temsilcinin bulundurulmasının gerçekleri arasında -söylenmese de- bu da vardı. Bunun üzerine ben mahzen kapağını açtırarak bir erle aşağıya indim. Süleyman Şah'ın kabrinden başka iki (veya üç) mezar daha bulunuyordu. Ölülerin hepsi ahşap tabutlar içinde idi. Rutubet yüzünden tabutların bir hayli çürüdüğü görülüyordu. Cesetlerin kemikleri ilk defnedildikleri gibi muntazam vaziyette bulunuyordu.

Onları, her biri için önceden hazırlanan torbalara koyduk; yukarıda sözünü ettiğim ve Türkiye'ye daha yakın bir noktada bulunan yere götürdük; cenaze namazlarını kılıp kendileri için hazırlanmış mezarlara defnettik. Tabiatıyla cenaze namazlarını ben kıldırmıştım.

Süleyman Şah Türbesi günümüzde de Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan gönderilen bir manga asker tarafından korunuyormuş. Bu vesile ile öğrendiğime göre türbeyi ve karakolu, bu defa da Suriye tarafından yaptırılan Teşin Barajı'nın suları tehdit ediyormuş. İster misiniz, bir başka nakil işi daha gündeme gelsin?" Tayyar ALTIKULAÇZorlukları Aşarken Cilt -1- sf:251/253


Dolayısıyla...

Sayın ALTIKULAÇ'ın o günlerde dile getirdiği, 

"İster misiniz, bir başka nakil işi daha gündeme gelsin?"

Sorusu bugün itibariyle cevabını bularak, konu üzerinde tarihe  önemli bir "not" daha düşmüş bulunmaktadır.

Hâl böyle olunca..  bir başka nakil işlemiyle Süleyman Şah'ın  mezarı, yeni bir karakol ve dolayısıyla yeni bir türbe için   bir müddet beklemeye alındı.. 


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

13 Ekim 2014 Pazartesi

Süleyman Şah Türbesi











Düne kadar, "Süleyman Şah" Türbesi ve konumu hakkında sanırım fazlaca bilgimiz ve ilgimiz yoktu...


"Süleyman Şah Türbesini Nakil Görevi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in büyükbabası  Süleyman  Şah'ın (ö. 479/1086) ölümü ve kabri ile ilgili farklı rivayetler varsa da, bugün Suriye sınırları içinde bulunan Ca'ber kalesi önündeki mezar ona nisbet edilmekte, Süleyman Şah bu kalenin önüne geldiğinde Fırat nehrini geçerken boğulduğu ileri sürülmektedir. Türbe, Akçakale ilçemizin 10 km. güneyinde, Rakka ile Balis arasında, Fırat nehrinin sol sahilindeki Suriye toprakları üzerinde bulunmaktadır.

20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasının 9. maddesi ile Süleyman Şah'ın kabri müştemilatı ile birlikte Türkiye'nin sayılmış ve Türkiye'ye orada muhafızlar bulundurma ve Türk bayrağını dalgalandırma hakkı tanınmıştır.

30 Mayıs 1938'de buraya bir karakol yaptırılmış, eski türbenin tamiri imkânsız hale geldiğinden tarihî önem ve özelliğine uygun olarak, 1939 yılında karakolun yanında yeni bir türbe inşa ettirilerek mezar buraya nakledilmiştir.

Türkiye ile Suriye heyetleri arasında 1956 yılında Halep'te yapılan üst seviyede bir toplantıda düzenlenen tutanağın 13 ve 14. maddelerinde türbe için gönderilecek ihtiram kıtasının her ayın 7'sinde değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

Suriye Hükümeti, Fırat üzerinde 1966 tarihinde başlattığı Tabka Barajı'nın 1973 yılı içerisinde her türlü inşaatını bitireceğini ve barajın doldurulmasıyla "Süleyman Şah Türbesi"nin tamamen baraj suları altında kalacağını ileri sürmüş, Türkiye'den türbenin yerinin değiştirilmesini veya Türkiye'ye naklini istemiştir. 

Bu durum Türkiye ve Suriye hükümetleri arasında yeni görüşmelere yol açmış, iki hükümetin temsilcilerinin uzun bir süre Ankara ve Şam'da yürüttükleri müzakereler sonunda bir anlaşma imza edilmiştir.

Anlaşmanın ana maddeleri şöyledir: 

Türbe müştemilatı ile Karakozak köyü yakınlarındaki yere nakledilecek.
Barajın kenarında, türbenin halihazırdaki mevkiine, mümkün olan en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek.
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla, göl üstüne bir şamandıra konacaktır.


Tabka baraj gölünün suları altında kalacağı gerçeğinden hareketle, türbe ve karakol binasının, ek tesisleri ile birlikte Karakozak Köyü'nde ayrılan 8797 metre karelik bir alana nakli planlanmıştır.

Bu nakli gerçekleştirmek  üzere kurulan heyette Diyanet İşleri Başkanlığı'nı temsilen ben görevlendirilmiştim. Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkilinin başkanlığında görevlendirilen heyette benden başka muvazzaf bir albay ile İçişleri Bakanlığı'ndan bir temsilci yer almıştı. Bu temsilcilerle Halep'te buluştuktan sonra bir otomobille oradan 130 km. mesafedeki türbeye ulaştık.

Kabirler türbe zemininin altındaki mahzende bulunuyordu. Mahzene kim girecek ve kabirleri kim açacak ve çıkaracaktı? Bu hiç konuşulmamış ve hatta programda bundan hiç söz edilmemişti. Herkes birbirine bakıyor, işin ortada kaldığı anlaşılıyordu.

Türbenin yanındaki karakolda birkaç askerimiz vardı, ama bu iş onların da yapabileceği bir şey değildi. Çünkü yer altından define filan çıkarılmayacak, dinî bir duyarlılıkla ve belli bir dikkatle birkaç ölünün kemikleri alınacaktı.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir erin yardımıyla bu işi benden başka yapacak kimse olmadığı anlaşılmıştı. Veya ben "durumdan vazife çıkararak" bu görevi yapmam gerektiğini anlamıştım. Herhalde heyette Diyanet'ten bir temsilcinin bulundurulmasının gerçekleri arasında -söylenmese de- bu da vardı. Bunun üzerine ben mahzen kapağını açtırarak bir erle aşağıya indim. Süleyman Şah'ın kabrinden başka iki (veya üç) mezar daha bulunuyordu. Ölülerin hepsi ahşap tabutlar içinde idi. Rutubet yüzünden tabutların bir hayli çürüdüğü görülüyordu. Cesetlerin kemikleri ilk defnedildikleri gibi muntazam vaziyette bulunuyordu.

Onları, her biri için önceden hazırlanan torbalara koyduk; yukarıda sözünü ettiğim ve Türkiye'ye daha yakın bir noktada bulunan yere götürdük; cenaze namazlarını kılıp kendileri için hazırlanmış mezarlara defnettik. Tabiatıyla cenaze namazlarını ben kıldırmıştım.

Süleyman Şah Türbesi günümüzde de Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan gönderilen bir manga asker tarafından korunuyormuş. Bu vesile ile öğrendiğime göre türbeyi ve karakolu, bu defa da Suriye tarafından yaptırılan Teşin Barajı'nın suları tehdit ediyormuş. İster misiniz, bir başka nakil işi daha gündeme gelsin?" Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt -1- sf:251/253



Bugün ise,


...görünen o ki, Süleyman Şah Türbesi  daha çok su kaldırır .. Dolayısıyla bölgedeki sıcak gelişmeler dünya gündemine yerleşerek, tarih sayfalarına çoktan nakledildi bile..



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

11 Şubat 2014 Salı

Diyanet "Olmamalı"ymış!











Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en önemli  kurumlarından birisidir Diyanet İşleri Başkanlığı. Zira bilinen bir gerçek var ki o da, ülkemizde ve bölgede  en kârlı işin "din tüccarlığı" olduğunu bilen açıkgözlerin önündeki en büyük engel Atatürk'ün kurduğu DİYANET'tir. Onun için de... bazı kesimlerce laik bir devletin bu anlamdaki böyle bir kurumun laikliğe aykırı olduğu görüşü "iddia" ediliyor. Oysa yokluğuyla, Batılı güçlerin de arzusu doğrultusunda  tam bir kargaşayla, din sömürüsünün gırla gideceği bir düzenin oluşacağı kesindir.

Hâl böyleyken... 

"Yeniçeriler"in devamı olduğunu kanıtlayan bazı "aydın" geçinen ve de Batıcı olduklarını aleni söyleyen  entellektüel "hoca" sınıfından insanlarımız var. Neydi bu "yeniçeriler"in malum durumu? İşte her yeniliğe ve her karara itiraz ederek, "istemezük!" diye kazan kaldırmaları...

Dolayısıyla... Kazanı ellerinden düşürmeyen bu insanlarımızın her fırsatta "istemezük!" demeleridir. 


Onlara göre, Türkiye laik bir ülke. O halde diyanet diye bir kurum olmaz ve olmamalıymış...


Aman efendim, meğer ne kadar da ilerici düşünen ama Batıcılığı kendine ilah sayan "çağdaş" "demokrat"larımız varmış, sormayın... Bunlarda laiklik tutkusu ne kadar derinmiş, Öyle ki, Atatürk'ü bile "gerici" ilan ettiler valla...

Kendilerini en önde ve çok Batıcı ilan edenlere bir sormak gerek;

Mesela Avrupa'da krallık gibi sözde sembolik bir monarşi durumu var. O halde "bu nasıl bir demokrasi?" diye sormazlar mı adama?!

Onlara gelince; "sembolik!", 

Bize gelince; "İstemezük!"

Bizim bölgedeki hassas konum ve durumumuz göz önüne alındığında,   "özel durum" denilen o ince ayar sayılmaz da neden "tukaka" ilan edilir?

Diyanet İşleri Başkanlığı, 

"4 mart 1924 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'na bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur.

Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevlidir.

Türkiye Anayasasının 136. maddesinde; genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir. hükmü yer almaktadır." ALINTIDIR


Diyanetin verdikleri dini bilgilerin pek çok kişi tarafından  fetva olarak algıladığı Türkiye'nin din kurumu olduğu bir gerçektir.

İslam Coğrafyası "din sömürüsü" altında can çekişirken, kan ve gözyaşına boğulurken...  Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin  ve Atatürk'ün  diyanet'ine bir örnek verelim:


"Söz konusu kurum televizyonda yaptığı "organ bağışı dini  açıdan günah sayılmaz hatta sevabı vardır şu ayette açıklanmıştır" açıklamasıyla organ bağışının yolunu açmıştır."



"Bu süreçte Mehmet Haberal bana müracaat ederek organ nakil işini birlikte bir televizyon programında konuşmayı teklif etti. Ben teklifi memnuniyetle kabul ettim

24.08.1983 Perşembe günü akşamı TRT televizyonunda birlikte gerçekleştirdiğimiz bir programda konuyu gündeme getirdik ve Din İşleri Yüksek Kurulu'nun ilgili kararı çerçevesinde halkı bilgilendirmeye çalıştık. Bu program bildiğim kadarıyla organ nakli konusunun dini açıdan televizyon ekranına ilk defa getirildiği bir programdı. 

Mehmet Haberal program sırasında bana organ nakli ile ilgili bağış kartını da uzatmış, ben de besmele ile bu kartı imzalayarak organlarımı bağışladığımı ifade etmiştim. Daha doğru bir ifade ile söylemek gerekirse, ölümümden sonra organlarımın başka hastaların tedavisinde izin verdiğimi açıklamıştım." 13. Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken sf: 421


Türkiye'de dinini anlayamayan bir çok insan bulunmakta ve inandıkları dini onlara doğru bir şekilde anlatmak için Diyanet İşleri Başkanlığı bulunmaktadır. Diyanet işleri hiçbir zaman açıklamalarını kurumsal olarak yapmaz açıklamalarını Kur'an ile özleştirir. Doğruluğunu kanıtlar. Tabi bu diyanet işlerinin gerçek amacı. Yoksa şimdilerde olduğu gibi "lades"i sorgulamak değil...



Öte yandan...

"Atatürk'ün cenaze namazının nerede kılıncağı bir dönem tartışma konusu olmuş. Türkiye'nin bu konudaki en büyük otoritesi, o tarihlerde, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kelam ilmi ve İslam Felsefesi Ordinaryüs Profesörü Mehmet Şerafettin Yaltkaya'dır. Bu din aliminin fikrine müracaat edilir. Profesör Yaltkaya "cenaze namazlarının muhakkak camilerde kılınması yolunda kat'i ve dini bir kural olmadığını" bildirmekle beraber "kıdem ve makam selahiyeti açısından" bir kez de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görüşünün alınmasını önerir. Bunun üzerine, Profesör Yaltkaya'nın daha sonra yerine geçeceği Türkiye'nin ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rıfat Börekçi'nin fikri sorulur. "Atatürk'ün cenaze namazını camide kılmak zorunlu mudur?" Börekçi'nin verdiği cevap aynen şöyledir: "Cenaze namazları için esas olan bu namazın temiz bir yerde kılınması şartıdır. Atatürk bütün vatanı, düşman istilasından ve düşman çizmelerinden arındırarak tertemiz bir hale getirmiştir. Dolayısıyla o'nun cenaze namazı vatanın herhangi bir yerinde kılınabilir."
Bu görüş de alındıktan sonra Dolmabahçe Sarayı'nın muayene salonu hazırlanır. Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya herhangi bir müslümanın namazını kıldırır gibi Atatürk'ün cenaze namazını bilinen biçimde kıldırır." ALINTIDIR


İşte Diyanet bunun için var...  Laikliğin gerçek anlamda yaşayabilmesi için. 

Diyeceğim; 

Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye'ye "özel"dir...  

Emperyalistlere ve onların maşası  "İstemezük!" diyenlere duyurulur!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm -2- Kırmızı Plaka Yerine Servis...
































Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la yaptığımız söyleşi'mize, kaldığımız yerden devam ediyoruz



İnsandaki açgözlülük, çekişme, kıskanma, intikam ve böbürlenme duygularını uyandıran pek çok uyarıcıların kol gezdiği bir dönem yaşanırken

İnsanların tümünün  kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek hayatın bilincine sevk edilen bir sistemin aksine,  insanlara, sevgiyle var kalabileceklerinin hissini ve mutluluğunu topluma kazandırmak gereklidir.  Zira insan mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmelidir.

Bu bağlamda,

İnsanların var olmalarının temelinde yatan sevgi yerine, kendimizi nasıl rahat ettireceğimizi düşünmenin  utancını yaşadığımızı fark edebiliyor muyuz? Ya da toplumun ne kadarı bunun farkında  acaba?!..

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor. Dolayısıyla kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebileceğimiz ortak noktada, yani sevgiyi hissettiğimiz an,

Toplum barışı ve toplum huzuru sağlanabilir...

Oysa... Bu düşüncenin ve duygunun inadına, bencilliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımızı kabul etmeyenimiz yok sanırım...   Bu durumda, ruhu ve zihni Allah korkusu ve Allah sevgisiyle meşgul olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a  sormaya devam ediyorum:



Günümüzde insanların  yaptıkları ibadetlerde bile neredeyse bencillik söz konusu...

* İbadeti niçin yapıyoruz?

Yani biz, sırf Allah emrettiği için, o'nun hoşnutluğunu kazanmak için bir bakıma O'nu memnun etmek için yapıyoruz her şeyi. Onun karşılığında bize şunu verecek, bunu verecek diye bir şey bekleyemeyiz.  Ama karşılığında bize bir şey verir ya da vermez. O, O'nun bileceği iş.


* İnsan ne ile yaşar?

Hayat nefes alıp vermekle başlar, ama ondan ibaret değildir. Hayat, gözle görünen ve görünmeyen boyutlara sahiptir. Aynı şekilde kulakla duyulan ve duyulmayan, elle hissedilen ve hissedilmeyen boyutlar vardır. Bu boyutlar hemen bütün algılarımız için geçerlidir. Gözün görmediğini, kulağın işitmediğini, elin ulaşamadığını gören, işiten, hisseden bir kabiliyeti vardır ki insanın, biz ona akıl ve kalp diyoruz. İnsanın hayatı da bir taraftan nefes alıp vermenin esasını oluşturduğu duyu verileri ile başlarken, orada kalmaz; bu görünürün arkasında ve hatta içinde, aklın ve kalbin keşfedebildiği bir boyut vardır ki, buna biz "gayb" deriz. İnsanın hayatı, işte bu şuhûd ile gayb arasında geçer. 

Bizi görünene bağlayan, duyularımız ve bir yere kadar aklımız iken, gayb ile irtibatımızı, kalbimiz veya gönlümüz sağlar. Gönülün bilme yolu, sevgidir. Bu yolu İslam’da Hz. Peygamber temsil eder. Biz gönlümüzü Hz. Peygamber’e bağlayarak, onun üzerinden gayb âlemine açılırız; daha doğrusu onun üzerinden gayb âlemi bize açılır.

İnsanın hayatının şuhûd ile gayb arasında geçmesi, hayatın biyolojik manası ile manevi manasını birbirinden ayırmak için önemlidir. Biyolojik hayatın devamı, bedensel ihtiyaçların karşılanması ile sağlanırken, insanın insan olarak varlığını sürdürmesinin asli boyutu olan kalp ve gönül, ancak bizim için gayb olan diğer insanların gönlü ile irtibat içerisinde hayatını sürdürebilir. "İnsanın ancak diğer insanlarla birlikte yaşayabileceği" ilkesi de tam bunu söyler.  

İnsanların diğer insanlarla birlikte yaşamasının ön şartı, başka insanların ona güvenmesidir ve bu karşılıklıdır. Herkes asgari ölçülerde birbirlerine güvenerek varlılarını sürdürebilirler. Bu güvene, bizim klasik dilimiz "emn" ve "emniyet" demiş; insanların her birinde baştan varsayılan bir özellik olarak “emanet”, belki hayat olarak insana verilmiştir. İnsanın Rabbi ile olan irtibatına da, Rabbi’ne güvenme ve O’nun güvenine layık olma anlamında, "iman" denmiştir.

Buradan biz insanın esas itibariyle birbirlerine ve Rablerine güvenle, yani iman ile yaşadıklarını söyleyebiliriz. Farkında olsak ta olmasak da biz hep bu güven vasatı içinde yaşıyoruz. Güvenin bitmesi ile birlikte hayat "zehir" oluyor.


* Paylaşmak nedir?

Paylaşmak aslında ortak olmak ve iştirak etmek anlamına gelmektedir. İnsanlar, nefes ve nefis sahibi varlıklar olarak, zorunlu bir şekilde havayı paylaşırlar; bir yerde, bir mekânda bulunan varlıklar olarak yerküreyi paylaşırlar. Paylaşmanın bunun ötesinde de boyutları ve anlamları vardır. İnsanlar insan olmak bakımından birçok özelliği, mesela konuşma özelliğini, düşünme özelliğini, istekleri, sevgiyi ve sayılamayacak kadar daha birçok şeyi, isteseler de istemeseler de paylaşırlar. 

İnsanların paydaşlığı, sadece diğer insanlarla ilgili değildir; insanlar canlılar ve bitkiler, hatta cisimlerle de birçok şeyi paylaşmaktadırlar.

O halde paylaşmanın insan tabiatının bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ancak buradaki soru, esas itibariyle, az önce zikredilenlerle ilgili değil gibi gözüküyor.  Yukarıda verilen örnekler insanların zorunlu olarak paylaştıklarını dile getiriyordu. Paylaşmayı insani bir soru ve sorun haline getiren, insanların iradi olarak, bilerek ve isteyerek paylaştıkları şeylerle ilgilidir. Paylaşmayı söz konusu haline getiren, insanların kendi tasarrufları altına bulunan ve istemedikleri zaman paylaşmayabildikleri şeylerle ilgili olmasıdır. Bu da bizi ister istemez mülk ve mülkiyet meselesine götürmektedir.

İnsanlar şu veya bu şekilde, tasarrufları altında bulunan bir imkân, bir mal, bir bilgi ve beceri sahibi olmaktadırlar. Bu imkânlar, servet, bilgi ve beceriden başka insanların da istifade etmesi söz konusu olduğunda, bu bir sorun haline gelmektedir. Bazı insanlar rahat bir şekilde şu soruyu sorabilmektedir: Niçin ben, bu kadar emek ve gayret sarf ederek elde ettiğim bu imkânı, bu serveti, bu bilgiyi, herhangi bir gayret göstermemiş olan başka birisi ile paylaşayım ki? 
Bu soru ilk bakışta haklı gibi gözükse de, görünüşün aldattığını söyleyebiliriz. 


Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir: Sahip olunan her imkânın ön şartı, hayattır; hayat olmadan, hiçbir imkân, servet, bilgi elde edilemez. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, hayat, insana Rabbi tarafından verilmiş bir bağıştır. Bu bağış, diğer bağışlarla desteklenmiş ve bazı insanlar, bunları kullanarak diğer insanlardan temayüz etmişlerdir. Burada gayet tabii, onların gayretinin, emeğinin bir payı olmakla birlikte, bütün bunların esas ve gerçek sahibinin, bu imkânları ve gücü onlara veren olduğu unutulmamalıdır.

İnsanlar ellerinde bulunan servet ve bilginin, mutlak olarak kendilerine ait olduklarını düşündüklerinde, ciddi bir hata yapmış olmaktadırlar. Hayat gibi o imkânlar da o insanlara bir süre için verilmiştir ve bu süre bittiğinde, o imkânlar onların elinden gidecektir.
Bu noktada onlara düşen, kendilerine verilen imkânları, bu imkânlara şu veya bu sebeple sahip olamayanlar için de kullanılabilir hale getirmek ve bunun üzerinden "hayır" işlemektir. 


Paylaşmak, hayrın en önemli alanıdır. Daha önce mutluluğu konuşurken söylediğimiz gibi, mutlu olmanın ön şartlarından biri hayırdır ve hayrın da en önemli alanı paylaşmak olduğuna göre, mutlu olmak isteyen insanların, sahip oldukları imkânları, serveti ve bilgiyi paylaşması beklenir. Aslında dinimiz çok çeşitli şekillerde insanlara paylaşma yolları ve vesileleri oluşturmuş ve bunu düzenlemiştir.


* Erdemi din'le nasıl ilişkilendirebiliriz?

Erdem/fazilet, iyiliğin insanda meleke haline gelmiş halini ifade eder. Mesela hayırseverliğin/paylaşmanın bir insanda meleke haline gelmesi, onun mümkün olan her zaman ve yerde, her vesile ile, diğer insanlarla elindeki imkânları paylaşmasını ifade eder. Kâmil insan da tam bu anlamda, bütün alanlarda, bütün erdemleri kendisinde toplamış olan insan demektir. Kâmil insanı Hz. Peygamber temsil ettiği için, erdemli olmak, dindar olmanın amacıdır. 

Her müslüman erdemli olmak için -en azından- gayret etmek zorundadır. Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir.



* Tam da bu noktada,  " Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir." açıklamalarının üzerine,  toplum olarak  bizi yöneten tüm  makam sahiplerinde özlemle görmek istediğimiz,  örnek alınacak bir davranışa değinmek istiyorum.  Söz konusu bu davranışın sahibi Dr. Tayyar ALTIKULAÇ... Toplumsal ahlâk çerçevesinde izah edilebilecek ve erdemin birebir kanıtı diyebileceğimiz o davranışı:


"İki dönem TBMM'de bulundum ve her iki dönem (20. ve 22. dönemler) Millî Eğitim Komisyonu başkanı olarak görev yaptım. Bu görevim itibariyle devlet bana kırmızı plakalı araç ve emrime 24 saat şoför tahsis etti. Ben bütün seyahatlerimi (Ankara içinde ve dışında bu araçla yapma hakkına sahiptim. Çünkü bu araç, ilgili yasaya göre "makama" değil, "zat-a mahsus" bir araçtı.

20. Dönem Ankara'nın Oran semtindeki milletvekilleri lojmanlarında oturuyordum. Buradan meclise servis otobüsleri kalkıyor ve aracı olmayan milletvekilleri ve bazı görevliler, hatta milletvekillerinin eş ve çocukları bu servislerden yararlanıyorlardı. Benim gibi komisyon başkanları, idare âmirleri ve başkanlık divanı üyeleri ise lojmanlarına gidip gelirken zatlarına tahsisli bu kırmızı plakalı araçlardan yararlanıyorlardı. 

Ben evime gidip gelmek için bu araca hemen hiç binmedim. Çünkü diğer şoförler gibi benim şoförüm de uzak yerde oturuyor, beni bırakınca kendi evine bu araçla gitmesi ve ertesi gün beni evimden alması gerekiyordu. Buna gönlüm razı olmadı. Akşam meclis kapanınca hareket eden servise binip evime gitmeyi tercih ettim. Şoförüm de hem geç saatlere kadar beklememiş oluyor, hem de normal mesai sonunda kalkan bir başka servisle gidebiliyordu. 

Meclisin haftalık çalışmaları sonunda kendilerine araç tahsis edilen milletvekilleri (komisyon başkanları vb.) kırmızı plakalı araçlarıyla seçim bölgelerine gidiyor, ben Metro veya Nilüfer turizme ait otobüslerden biriyle İstanbul'un yolunu tutuyordum. Zatıma tahsisli araçla bu yolculuğu yapmayı içime sindiremiyordum.

22. Dönemde yaptığım da bundan hiç farklı olmadı...

İlginç bir tatışma: 23. dönem parlamantosu oluşup komisyon başkanları ve idare âmirleri belli olunca idare âmirlerinden biri ile bir komisyon başkanı arasında -ikisi de benim bıraktığım araca sahip çıkmak istediği için- bir tatsızlık yaşanmış. Çünkü diğer araçların kilometreleri 100-150 bin ve hattâ180 bin'li rakamların üzerini gösterirken benim kullandığım araç 20 bin'li rakamlarda imiş (Bu araçların hepsi bize beş yıl önce sıfır km. olarak tahsis edilmiş araçlardı)." Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt 3, sf:1234-1235




Bugün dünyada yaşadığımız kargaşanın temelinde "vicdan yoksunluğu" yatmaktadır.

İçimizdeki vicdanın kalitesi insanlığınızın kalitesini ortaya koyar. Ve vicdan ahlâkın pratikteki görünümüdür. Ahlâkın uygulanmasıdır. Vicdan sahibi olan tek canlı insandır.

Çevremizde gördüğümüz pek çok acı olaylar var. Açlıktan ölenler, kula kulluk edenler...

İnsanların sefalet altında acı çekmelerinin karşısında "vicdan" devreye girmeli, bu da Müslümanlığın en temel ilkesi olarak görüyorum...  Zira mü'min olan insan;

Yalan söylemez, iftira etmez, gıybet etmez, israf etmez, şaşâya gitmez,  hak yemez, başkalarının hakkını gözetir... işte tüm bunların temelinde  vicdan vardır.

O halde,


*Allah sevgisi vicdanla eşit olabilir mi?

Bunlar ayrı ayrı değerler tabii. Ama elbette birbirleriyle ilgisi ve irtibatı var...



*Vicdan nedir? Vicdanı içimizde yaşıyoruz, o halde, içimizde yaşattığımız veya yaşatmadığımız bu ses, Allah’ın sesi olabilir mi?


İnsan genellikle akıllı bir varlık olarak tanımlanır ve akıl da, daha çok ahlaki olarak, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti olarak belirlenir. İnsanların iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti, her zaman gerektiği gibi işlemeyebilir. Bu sebeple Yüce Allah insanlara peygamberler göndermiş ve onlar vasıtası ile de insanlara iyiyi kötüden ayırmaları konusunda bir "bağışta" bulunmuştur. Aslında din, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara hayat verdikten sonra verdiği ve insanların manevi tarafını canlı tutan ikinci bir hayattır. Bu anlamda din insanın kalbini ihya eder/ canlandırır. 

İyi, varlığı, özellikle de insani varoluşu muhafaza ederek geliştiren her türlü eylem olduğu gibi, kötü de bir eylemde bu özelliğin bulunmamasını ifade eder. Eğer bir eylem, varlığı, özellikle de insanı çevresi ile birlikte muhafaza etmiyorsa, hatta tahrip ediyorsa, anlamsız veya kötüdür. Klasik İslam düşüncesinde dinin amaçları, hep "insanı çevresiyle muhafaza ve ahlakı geliştirme" dikkate alınarak anlaşılmıştır. Nitekim dinin amaçları, nefsin, aklın, malın, dinin ve neslin korunması olarak sayılır ki, dinin esas itibariyle hayır amaçlı olduğu ve böylece algılandığını göstermektedir.


Vicdan, farkında olsun veya olmasın, yaratıcısı ile irtibatını koparmamış olan insanın olup biten hadiseler karşısındaki hassasiyetini ifade eder. İyilikler karşısında huzur, kötülükler karşısında huzursuzluk hissi vicdan sahibi olmanın bir alametidir. Ancak vicdan, toplumsal gelenekler ve algılarla da irtibatlı olarak, belirli bir göreceliği de içinde taşıdığı için, nihai bir kriter veremez. Birçok Nazi görevlisinin, yaptığı işlerden dolayı vicdanen rahatsız olmaması, bunun, günümüzde de dünyanın dört bir tarafında yaşanan çok sayıda örneğinden biridir. 


-Yani bu durumda şu ifadeyi ilave edebiliriz sanıyorum:

"vicdan kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal bir yaşamışlıkdan çıkar." 


Son olarak şunu ifade etmekte fayda vardır. Sadece İslam dünyasında değil, dünyanın dört bir tarafında, her gün çok kötü şeyler yaşanmaktadır; ama iyi şeyler de yaşanmaktadır. Hatta denilebilir ki, iyilikler kötülüklerden her zaman fazladır; çünkü en yüksek iyi, varlık ve insani varoluştur. İnsan varlığını sürdürebildiğine göre, iyilikler baskın demektir. Önemli olan nokta, insanlar arasında zaten var ve etkin olan iyilikleri daha da güçlendirmek ve yaygınlaştırmak; buna karşılık kötülüklerin azalması için gayret sarf etmektir. Kötü, aslında iyinin eksik olması demek olduğu için, yılmadan ve usanmadan iyilikleri yapmaya devam etmek, her birimizin temel görevidir. 

İyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün azalmasını sağlayacağı için, galiba hayırları olabildiğince herkesin beğeneceği bir şekilde ve zevkle gerçekleştirmek, bize bağışlanan hayatın amacına ulaşmasını sağlayan en uygun yoldur.


Evet.. erdem, vicdan... İşte bu kavramları yitirdiğimiz için bugün tüm dünyada bir sıkıntı yaşanıyor... Üstelik bu sıkıntı birey birey herkesi, kâh gönül huzursuzluğuyla, kâh toplumsal huzursuzlukla, kâh açlık ve sefaletle vuruyor.

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor...  O halde kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebilmenin şartlarını, nedenlerini konuşmak istedim Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la.. Zira biliyorum ki, insanların bunları düzgün bir şekilde yaşamlarında görmeleri ancak düzgün bir siyasetle olur. İşte onun için o siyaseti hazırlayanların ve siyasete yön verenlerin kulak verecekleri asıl sesin adresi vicdan olmalı...

Ve yine insanın fiziksel duygularına "dur" diyebilmesiyle ve mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmesiyle her şey çok daha güzele ulaşacaktır...


BİTTİ 


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

18 Temmuz 2013 Perşembe

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm... "Türkiye'de Böyle Aktif Bir Kütüphane Hiç Yok!"




Toplumsal barış ve huzurun sağlanabilmesi sanırım öncelikle ve de özellikle yönetim kadrosundaki  kimselerin adil ve vicdan sahibi olmasıyla gerçekleşir.  Makam sahipleri, bulundukları mevkiinin olanaklarını daima toplum ve millet adına kullanmaya özen göstermeli. Ki  mütevazı bir kişiliğin, örnek ahlâk ve örnek davranışın nasıl olması gerekliliği ancak bu sayede  toplumlara rol model olabilmesi sağlanabilir.


"Müzakereler sonuçlanıp oylamaya geçilince ben muhalefetle birlikte oy kullandım. Bu sırada benim muhalefet milletvekilleriyle birlikte elimi kaldırdığımı gören DYP Grup Başkan vekili Saffet Arıkan BEDÜK'ün bana doğru geldiğini fark ettim. Telaşla, "Hocam, sen ne yapıyorsun?" diye beni uyarıyordu. O gece Kadir Gecesi'ydi. Ben de sağ elimi kaldırmış vaziyette oylamaya katılırken sol elimle de kalbimi işaret ederek "Sayın başkan, bu gece Kadir Gecesi, izin verin de şuradan gelen sese göre oyumu kullanayım" diye karşılık verdim." Zorlukları Aşarken, cilt 3 / sf:1101


" "TDV Bakü Türk Lisesi": TDV'nin Azerbaycan'da yürttüğü cami inşa etme ve BDU İlâhiyat Fakültesi çalışmalarını destekleme çalışmaları sürerken gördük ki; bu ülkedeki öncelikli iş, eğitimin desteklenmesidir. Bu ülkeyi gelecekte yönetecek vatanperver, bilgili, temiz ahlâk sahibi, sağlam karakterli gençlerin yetiştirilmesine katkı sağlamaktır." Z.A. Cilt 3,sf: 996


"O tarihlerde BDU İlâhiyat Fakültesi'nde görevli arkadaşlarımız Kemal Atik ve Celal Erbay'ın gerek bakan gerekse bakanlık bürokratlarıyla olan iyi ilişkileri sayesinde istenen sonuca ulaşıldı. Celal ERBAY'ın bana naklettiğine göre bakanlık bürokratları lisenin adının "Tayyar ALTIKULAÇ Lisesi" olmasını teklif etmişler. Ben de Celal Bey'e bunu kabul edemeyeceğimi söylemiştim. Bunun üzerine "Turgut ÖZAL Lisesi" oluyor da "Tayyar ALTIKULAÇ Lisesi" niçin olmasın? diye itiraz etmişler, ama benim bu konudaki kararımın kesin olduğunu anlayınca "TDV Bakü Türk Lisesi" demeye karar vermişler. Z.A. Cilt 3, sf:999


Hani şımarıkça hoyratça davranışın, gösterişin ve şaşanın kol gezdiği günümüzün hâllerine bakılınca, gerçek anlamda asalet bu diyebileceğimiz, bulunması ve görülmesi zor, gerçek manâda devlet adamlığına bir örnek...


Türkiye Cumhuriyeti'nin 13. Diyanet İşleri Başkanlığını yapmış ve hâlen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanılığı görevini yürüten  Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ... 

20-22. dönem milletveklliği de yaparak siyasetle buluşan Dr. Tayyar ALTIKULAÇ, "Siyasetçiler toplumun duyarlılıklarını dikkate alarak popülizm yapabilirler. Ama uzmanlar ve bilim adamları her zaman düşündüklerini ve inandıklarını söylemek ve topluma yön vermek sorumluluğunu taşırlar. Biz ne yazık ki bunu beceremedik" itirafında bulunabilecek kadar,  temiz ve dürüst bir anlayışla sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan bir devlet büyüğümüz...



Yaşamın amacı, Ne için yaşıyoruz? Vicdan nedir? Mutluluk nedir?... İnsanlar için en büyük mutluluk "iyilik ve gerçeğin egemen olduğu" bir dünyaya ulaşmak yönünde verilen gayrettir. Dolayısıyla bilinçli yaşamalı, insanları ve doğayı sevmeli, insanların en doğru yolu bulması yönünde gerçeğin ve iyiliğin hüküm sürdüğü bir yaşamı benimsemek...


Tüm bu duyguları gerek siyasi kimliğiyle, gerekse din adamı kimliğiyle en iyi tahlil edebilecek kadar donanımlı bilgiye ve tecrübeye sahip olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la konuşmak üzere,  (İSAM) İslâm Araştırmaları Merkezi'ndeki çalışma odasında buluşuyoruz...



Devlet ciddiyeti ve terbiyesiyle karışık insanın içini ısıtan, sıcak sımsıcak bir karşılanmayla odaya buyur ediliyoruz.

Diğer taraftan ise, basında "Diyanet'in soğuk yüzü" olarak nitelendirilmenin  aksine,

Karşımdaki bu insanla, yıllarca emek vererek özenle ortaya koyduğu, devasa büyüklükteki bilimsel çalışmalara destek amacıyla yapılmış inanılmaz, muhteşem (İSAM) eserinden kaynaklanan, haklı gururu ve  mütevazı duruşunun  asaletiyle, merhabalaşıyoruz...


Dr. Tayyar ALTIKULAÇ tarafından İSAM adıyla adlandırlan, kısa adı İSAM olan "İslâm Araştırmaları Merkezi" gibi bilimsel faaliyetlerin gurur verici boyuta erişmesindeki büyük emeğin ve bu devasa fikrin yaratıcısı Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a ilk sorum şüphesiz ki İSAM'ın perde arkası olacak...

Zira toplumda belirli yeri olan bizlerin, bu yerin bizlere yüklediği sorumlulukları taşımamız gerektiği inancındayım. O sebeple hayat bizden yapmamız gerekenden başka bir şey istemiyor; istemiyor  istemesine de, böylesi muhteşem bir azmin kaynağına inmek, Tayyar ALTIKULAÇ'ın 9 yaşından bu yana, ruhunun derinliklerine işleyen ve aldığı sorumluluğunun, dava(sı)nın sanki bir yansıması  olmuş İSAM.


Dolayısıyla Tayyar ALTIKULAÇ'ın zihninde ve ruhunda  önüne geçilmez bir istek olarak İslâm'ın derinliğini, İslâm'ı bilimsel araştırmalarla değerlendirmek ve de insanlarla buluşturmak olarak gördüm.  Böylece hedefini, azim ve kararlılıkla yıllara yayarak kendisini bilime vermiş. İçinde bulunduğu şartların, "Zorlukları Aşarak" iyileşmesinde, bilimsel çalışmalarının payı büyük... ki, aynı bilimin ışığında bundan sonraki hayatın olumsuz koşullarının da düzeleceğinin farkında...

İSAM'la birlikte hissetiğim şey; Onun tek hedefi çalışmak... Ve de insanı başarıya götürecek işlerle uğraşmak...

O yüzden, pek çok kişinin köşesine çekilip dinlenmeyi tercih ettiği yaşlarda olmasına rağmen, o, zamanının tümünü okumaya ve çalışmaya ayırıyor.


İSAM gibi bir esere imza atmak, bırakınız dönemin sorumluluğunu üstlenmeyi, bu tam anlamıyla gelecek kuşakların  sorumluluğunu da karşılamanın yüce bir göstergesidir.




*İSAM'ı kurmak fikri nereden aklınıza geldi?

Bu eserin düşünce plânında ve kuruluşunda mütevazı ölçüde emeği olan biri olarak böyle bir müesseseye benim neslimden bazı arkadaşların da ihtiyaç duymaları muhtemel... Ancak ben bu projede düşüncemin arka planı şöyle anlatabilirim:

Sene 1966... İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde asistan olarak tez çalışmalarım vesilesiyle her gün Süleymaniye Kütüphanesi'ne gidip geliyorum. İkamet yerim Üsküdar'ın Pazarbaşı yeri. Asistanlar olarak zor geçindiğimiz bu dönemde, çok uzak olmayan mesafeler için otobüse binmeyi unutmuş gibiydim. O yüzden kütüphaneye giderken her gün Pazarbaşı'ndan Üsküdar'a yürüyordum. Burada zorunlu olarak vapura biniyordum. Eminönü'nden Süleymaniye'ye yürüyerek çıkıyordum. Akşam üzeri saat,17:00 olunca aynı şeyleri yapıyordum.

Bir gün  Süleymaniye programı günlerinde genç bir Alman araştırmacı ile tanıştım... Bir defasında bu kişinin, çantasından çıkarıp bana göstediği iki şey beni çok etkiledi. Bunlardan biri, tek yaprağı kalmış kalınca bir uçak bileti koçanı, diğeri Banko Di Roma'nın çek koçanı.

Bu araştırmacı, o kalın bilet koçanının kopartılmış yaprakları ile Kuzey Afrika ülkelerindeki kütüphanelerde incelemeler yapmış, Şam, Bağdat, Haydarâbat, Tahran ve pek çok uzak doğu ülkelerini dolaşmış ve nihayetinde İstanbul'a gelmişti. Buradan da biletinin son yaprağı ile ülkesine uçacaktı. Çantasındaki banka çeki de, gittiği ülkelerde ihtiyacı kadar para çekmek üzere üniversite tarafından kendisine verilmişti. Akşam olunca o "taksii!"diye seslenip bir taksi, çağırıyor ve Divan Oteli'ne gidiyor, ben de tabanvaylara binip, Eminönü vapur iskelesinin yolunu tutuyordum.

Bu gördüklerim karşısında çok etkilenmiş, şuur altımda derin izler bırakmıştı. Araştırma böyle, yani Alman araştırmacı gibi olmalıydı... Bizden öncekiler bize ancak içinde bulunduğumuz imkânları hazırlayabilmişlerdi. İstanbul'un Vefa semtindeki İmam Hatip Okulu'nda öğrenci olduğumuz yıllarda, okulun ahşap binasının bahçesindeki barakada Hollanda'dan bağış olarak gelen sarı peynirlerle, Amerikan yardımı süt tozundan hazırlanan sabah kahvaltısı bu okulun öğrencileri için o günlerde önemli idi ve çok şeydi. Ama geleceğin hem öğrencileri, hem araştırmacıları için artık bu yeterli olamazdı. Onlar daha iyi şartlarda öğrenim görmeli ve araştırma yapmalılardı. Bunu da bizim neslimiz hazırlamalıydı... Türkiye Diyanet Vakfı'nı kurduktan sonra bu konudaki özlemimi, bir araştırma merkezi açmamızın ve burada araştırmacı yetiştirmemizin lüzûmunu bir temenni olarak dile getirmeye başladım.


İSAM'ı gezmeye başlıyoruz... 

















Örnek olarak İran.  İran konusunda çalışmak isteyenlere, burada bir sürü bilginin adresi var. Biraz daha lokal konu bulalım. İstihaze. İstihaze ne demek? Bununla ilgili bilgileri buradan bulabilirsiniz... mesela burada bilgi adresleri var... Araştırmacı istediği konuya ulaşabiliyor. Bütün bir konuda önünüze bu konuluyor, siz bunlardan hareketle süratle istediğiniz bilgilere ulaşabiliyorsunuz.

Aynı zamanda arşivlerde eski defterler var. Hepsi dijital ortama aktarılmış, araştırmacı geldiği zaman burada bulabiliyor. Fotokopi servisi yapılıyor

Dışarıdan gelen yüksek lisans, doktora öğrencisi veya araştırmacı.. Gider kaynağı tamamen vakıftan karşılanmak üzere... Konulara göre tasnif edilmiş kitaplar... Aldığı kitabın bir tek şartı var,   kitapları okudukları yerde bırakmaları yönünde. Zira daha sonra görevliler, bu kitapları ait oldukları bölümlere yerleştiriyorlar. Böylelikle de kitapların diziliminde bir hataya sebebiyet verilmemiş olunuyor.

Türkiye'de bu kadar aktif bir kütüphane hiç yok! Buraya gelenlerin hepsi akademisyen! Her türlü insan var.. Öğleden sonra burada oturacak yer bulamazsınız.

Başka bir ülkede İSAM benzeri bir araştırma merkezi, yani kendi araştırmacıları dışında her gün kütüphanesine ortalama 300'ün üzerinde yerli ve yabancı araştırmacının girip çıktığı bir örnek bulunduğunu sanmıyorum veya bilmiyorum. İstanbul dışında gelen araştırmacılar için misafirhane hizmetinin verildiği, araştırmacıların çay ve yemek ihtiyaçlarının karşılandığı, oldukça zengin bir kütüphane ve dokümantasyon hizmetinin sunduğu, yurt içinde ve dışında araştırmacıların yetiştirildiği programların uygulandığı bir araştırma merkezinin varlığından ben şahsen haberdar değilim.



Ben bu projeyi, gerçekleştirmek için;

Paris'te Bibliothèque National'i, Berlin'de Statsbibliothek'i, İrlanda'da oranın üniversite kütüphanesini gezdim, inceledim.  Hiçbir yerde buradaki vermek istediğimiz hizmet modeline uygun bir örnek görmedim.
 

Ne aradım ben?  Dışarıdan gelen bir araştırmacı, burada yatacak bir yer bulsun. Dışarıda yemek aramasın, öğlen yemeğini burada yiyebilsin, çayını içebilsin. Burada rahat bir ortamda çalışabilsin... Buranın  idari bir yeri olsun. Aynı zamanda burada, yerli araştımacılarımızın çalışabileceği bir birim olsun... Yemekhanesi olsun,  birkaç personelin kalabileceği lojmanı olsun... Böyle bir birim Amerika'da var mı, ben bilmiyorum. Avrupa'da yok, Ortadoğu'da zaten yok. Burası tek!


Kısaca söylemek gerekirse, bu modelin gerçekten özgün bir model olduğunun kabul edilmesi gerekir ve onu oluşturmak bizim neslimize nasip olmuştur. İSAM'ın Çalışma Talimatı'nda da belirtildiği üzere bu kuruluşun amacı elbette TDV İslâm Ansiklopedisi yayınlamaktan ibaret değildir. Bu ansiklopedi, onun bugüne kadar yürüttüğü işlerden sadece bir tanesidir.


* İslâm Ansiklopedisi tamamlandı mı?

İslâm Ansiklopedisi'nin 44. cildini tamamladık. Henüz basılmadı. İki de zeyl var. Dünya çapında bilim adamlarının biyografilerine yer veriyoruz.


İSAM 400 bin cilt kitabıyla gerçekten de etkileyici, okuyucusu ve araştırmacısına her türlü imkânı sunabilen,  görülmeye değer muhteşen bir kütüphane.

Söyleşimize ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu buhranlı sürecin bir parçası olan "bencillik" duygusuyla devam etmek istiyorum. Zira Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'ın din ve siyasi yönlerinden faydalanarak, insanın özü olan ruh'la ilgili bir söyleşide bulunmak istedim...

"Tutkuları ortadan kaldırmak imkansızdır; bize düşen görev bu tutkuları soylu bir amaca yöneltmeye ve herkesin tutkularını erdem sınırları içinde doyurabilme olanağına kavuşmasını sağlamaya çalışmaktır."


* Dünyayı kasıp kavuran bencilliğin kirliliğiyle gelişen acımasızlığı “tutku”lara bağlarsak, İslam’ı ve Müslümanlığı bu bağlamda nasıl değerlendireceksiniz?


Tutkular -eskiler ve hâlâ birçok kişi bunları “ihtiraslar” olarak adlandırır- insanlarda bulunan arzuların “normal”den fazla bir yoğunluk kazanması halini ifade eder. İnsanlar mesela başarılı olmak isterler; bu istek, insanların etkin olabilmesi için gereklidir. Eğer bir insanda başarılı olma, bir işi başarma isteği yoksa onda bulunması gereken bir şey eksik demektir. Ama aynı zamanda insan bir şeyi, “her şeye rağmen”, “her ne pahasına olursa olsun” başarmayı istiyorsa o zaman bu bir istek değil, artık bir “hırs”tır. Hırsın insanda bir karakter özelliği kazanmasına da “ihtiras” denmektedir. Kısaca ifade edecek olursak insanda bazı şeyleri isteme özelliği, olması gereken bir şeydir. Ancak bu, gereğinden fazla olursa, o zaman bir sorun var demektir.


İslâm ve Müslümanlık her zaman “orta yolu” önerir ve müslümanları “vasat ümmet” olarak niteler. Vasat ümmet demek, hiçbir şeyde aşırıya yönelmeyen ümmet demektir. Diyebiliriz ki İslâm genel olarak insanların tutkularının olmasını, hatta tutkuların gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, tutkularda aşırılığı reddettiği gibi, onları tamamen ihmal etmeyi de reddetmektedir.

Bencillik ve acımasızlık, esas itibariyle makbul olan bir hâlin, aşırıya yönelmesinden başka bir şey değildir. İnsanın müslüman olabilmesi için “ben” demesi gerekir. Ancak bu ben, “sadece ben” haline gelirse, o zaman ciddi bir sorun ortaya çıkar. Müslümanlık insana kendisini, diğer insanlarla birlikte, diğer insanları da eşdeğer olarak kabul ettiğinde tanıyabileceğini söyler. Bunun gerçekleşebilmesi için, her bir insanın kendisini ve bütün insanları "aşan" bir mesnetle irtibatını keşfetmesi gerekir. Bu sebeple İslâm insana, ancak Rabbi’ni tanıdığı zaman, kendi "ben"liğini de tanıyabileceğini hatırlatarak insanların ancak kendisi gibi “ben” diyebilen diğer insanları, herkese bu “hayatı” bağışlayan Rableri ile irtibatları içinde “eşdeğer” olarak tanıyabileceğini, onları öteki olarak görmemeyi öğretir.

* Yaşam ve mutluluk nedir?

Yaşam (hayat) bir “bağış”, bir "atiyye"dir. Hayatın en önemli özelliği, bizim veya hayat sahibi olan ne varsa onun, onu tercih etmemiş olmasıdır; hayat, hayat sahibine verilmiştir. Bu sebeple de ona biz “bağış/atıyye” diyoruz.  Ancak hayat, hayat sahiplerine belirli bir süre için verilir; bu süreye “ömür” deriz. Hayatın en önemli alameti, nefes almak ve vermektir; herhalde bu sebeple, nefes alıp veren varlıklara, zaman zaman "ben" karşılığı olarak da kullanılan, "nefis" denilmiştir.  Hayat nefes alıp vermekle başlar ve son nefesle birlikte, en azından bir anlamı ve boyutu ile sonra erer. Bu sona eren hayata, "yakın hayat" anlamında "dünya hayatı/el-hayâtü’d-dünya" deriz. Son nefes ile birlikte insanın farklı bir boyutta, farklı bir anlamda "nefes"i devam eder ki, bu yeni hayata, "öteki hayat" veya "ahiret hayatı" denir.

Dünya hayatında insan mutlu olmak ister. Mutluluk, insanın ayrılmak istemediği bir "hâl"i ifade eder. Mutlu bir insanın hâlini, büyük düşünürlerden Gazali kısaca şöyle ifade eder. Eğer bir insan yaptıklarından haz alıyorsa, yaptıkları hayırlı ise ve başka insanlar o insanın, o hayırlı işleri o şekilde yapmasından keyif alıyorlarsa, o insan mutludur.  Buradan hareketle mutluluğu üç temel şartın yerine getirilmesine bağlayabiliriz:

Bunlardan birincisi, insanın yaptığından haz alması, yaptığını hakikaten isteyerek, -isterseniz tutkuyla da diyebiliriz- yapması,

İkincisi yaptığının ahlâkı, iyiyi, hayrı gerçekleştirmesi (bunu biz başka şeylere ve özellikle insanlara gerçekten faydalı olması diye açabiliriz),

Üçüncüsü ise başka insanların, o insanın o eylemi, o hayrı işlemesinden ve işleme şeklinden keyif almasıdır.

Kısaca mutluluk benlik/varlık, ahlâk ve estetiği bir ve aynı hayatın bütünleyici parçası olarak buluşturmayı ifade eder. Gerçekten mutlu olan insanlar, başkalarını da mutlu ederler. Onların mutlu olmalarından, başkaları da mutlu olurlar.



Devamı var...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)