22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm -2- Kırmızı Plaka Yerine Servis...
































Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la yaptığımız söyleşi'mize, kaldığımız yerden devam ediyoruz



İnsandaki açgözlülük, çekişme, kıskanma, intikam ve böbürlenme duygularını uyandıran pek çok uyarıcıların kol gezdiği bir dönem yaşanırken

İnsanların tümünün  kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek hayatın bilincine sevk edilen bir sistemin aksine,  insanlara, sevgiyle var kalabileceklerinin hissini ve mutluluğunu topluma kazandırmak gereklidir.  Zira insan mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmelidir.

Bu bağlamda,

İnsanların var olmalarının temelinde yatan sevgi yerine, kendimizi nasıl rahat ettireceğimizi düşünmenin  utancını yaşadığımızı fark edebiliyor muyuz? Ya da toplumun ne kadarı bunun farkında  acaba?!..

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor. Dolayısıyla kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebileceğimiz ortak noktada, yani sevgiyi hissettiğimiz an,

Toplum barışı ve toplum huzuru sağlanabilir...

Oysa... Bu düşüncenin ve duygunun inadına, bencilliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımızı kabul etmeyenimiz yok sanırım...   Bu durumda, ruhu ve zihni Allah korkusu ve Allah sevgisiyle meşgul olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a  sormaya devam ediyorum:



Günümüzde insanların  yaptıkları ibadetlerde bile neredeyse bencillik söz konusu...

* İbadeti niçin yapıyoruz?

Yani biz, sırf Allah emrettiği için, o'nun hoşnutluğunu kazanmak için bir bakıma O'nu memnun etmek için yapıyoruz her şeyi. Onun karşılığında bize şunu verecek, bunu verecek diye bir şey bekleyemeyiz.  Ama karşılığında bize bir şey verir ya da vermez. O, O'nun bileceği iş.


* İnsan ne ile yaşar?

Hayat nefes alıp vermekle başlar, ama ondan ibaret değildir. Hayat, gözle görünen ve görünmeyen boyutlara sahiptir. Aynı şekilde kulakla duyulan ve duyulmayan, elle hissedilen ve hissedilmeyen boyutlar vardır. Bu boyutlar hemen bütün algılarımız için geçerlidir. Gözün görmediğini, kulağın işitmediğini, elin ulaşamadığını gören, işiten, hisseden bir kabiliyeti vardır ki insanın, biz ona akıl ve kalp diyoruz. İnsanın hayatı da bir taraftan nefes alıp vermenin esasını oluşturduğu duyu verileri ile başlarken, orada kalmaz; bu görünürün arkasında ve hatta içinde, aklın ve kalbin keşfedebildiği bir boyut vardır ki, buna biz "gayb" deriz. İnsanın hayatı, işte bu şuhûd ile gayb arasında geçer. 

Bizi görünene bağlayan, duyularımız ve bir yere kadar aklımız iken, gayb ile irtibatımızı, kalbimiz veya gönlümüz sağlar. Gönülün bilme yolu, sevgidir. Bu yolu İslam’da Hz. Peygamber temsil eder. Biz gönlümüzü Hz. Peygamber’e bağlayarak, onun üzerinden gayb âlemine açılırız; daha doğrusu onun üzerinden gayb âlemi bize açılır.

İnsanın hayatının şuhûd ile gayb arasında geçmesi, hayatın biyolojik manası ile manevi manasını birbirinden ayırmak için önemlidir. Biyolojik hayatın devamı, bedensel ihtiyaçların karşılanması ile sağlanırken, insanın insan olarak varlığını sürdürmesinin asli boyutu olan kalp ve gönül, ancak bizim için gayb olan diğer insanların gönlü ile irtibat içerisinde hayatını sürdürebilir. "İnsanın ancak diğer insanlarla birlikte yaşayabileceği" ilkesi de tam bunu söyler.  

İnsanların diğer insanlarla birlikte yaşamasının ön şartı, başka insanların ona güvenmesidir ve bu karşılıklıdır. Herkes asgari ölçülerde birbirlerine güvenerek varlılarını sürdürebilirler. Bu güvene, bizim klasik dilimiz "emn" ve "emniyet" demiş; insanların her birinde baştan varsayılan bir özellik olarak “emanet”, belki hayat olarak insana verilmiştir. İnsanın Rabbi ile olan irtibatına da, Rabbi’ne güvenme ve O’nun güvenine layık olma anlamında, "iman" denmiştir.

Buradan biz insanın esas itibariyle birbirlerine ve Rablerine güvenle, yani iman ile yaşadıklarını söyleyebiliriz. Farkında olsak ta olmasak da biz hep bu güven vasatı içinde yaşıyoruz. Güvenin bitmesi ile birlikte hayat "zehir" oluyor.




* Paylaşmak nedir?

Paylaşmak aslında ortak olmak ve iştirak etmek anlamına gelmektedir. İnsanlar, nefes ve nefis sahibi varlıklar olarak, zorunlu bir şekilde havayı paylaşırlar; bir yerde, bir mekânda bulunan varlıklar olarak yerküreyi paylaşırlar. Paylaşmanın bunun ötesinde de boyutları ve anlamları vardır. İnsanlar insan olmak bakımından birçok özelliği, mesela konuşma özelliğini, düşünme özelliğini, istekleri, sevgiyi ve sayılamayacak kadar daha birçok şeyi, isteseler de istemeseler de paylaşırlar. 

İnsanların paydaşlığı, sadece diğer insanlarla ilgili değildir; insanlar canlılar ve bitkiler, hatta cisimlerle de birçok şeyi paylaşmaktadırlar.

O halde paylaşmanın insan tabiatının bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ancak buradaki soru, esas itibariyle, az önce zikredilenlerle ilgili değil gibi gözüküyor.  Yukarıda verilen örnekler insanların zorunlu olarak paylaştıklarını dile getiriyordu. Paylaşmayı insani bir soru ve sorun haline getiren, insanların iradi olarak, bilerek ve isteyerek paylaştıkları şeylerle ilgilidir. Paylaşmayı söz konusu haline getiren, insanların kendi tasarrufları altına bulunan ve istemedikleri zaman paylaşmayabildikleri şeylerle ilgili olmasıdır. Bu da bizi ister istemez mülk ve mülkiyet meselesine götürmektedir.

İnsanlar şu veya bu şekilde, tasarrufları altında bulunan bir imkân, bir mal, bir bilgi ve beceri sahibi olmaktadırlar. Bu imkânlar, servet, bilgi ve beceriden başka insanların da istifade etmesi söz konusu olduğunda, bu bir sorun haline gelmektedir. Bazı insanlar rahat bir şekilde şu soruyu sorabilmektedir: Niçin ben, bu kadar emek ve gayret sarf ederek elde ettiğim bu imkânı, bu serveti, bu bilgiyi, herhangi bir gayret göstermemiş olan başka birisi ile paylaşayım ki? 
Bu soru ilk bakışta haklı gibi gözükse de, görünüşün aldattığını söyleyebiliriz. 


Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir: Sahip olunan her imkânın ön şartı, hayattır; hayat olmadan, hiçbir imkân, servet, bilgi elde edilemez. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, hayat, insana Rabbi tarafından verilmiş bir bağıştır. Bu bağış, diğer bağışlarla desteklenmiş ve bazı insanlar, bunları kullanarak diğer insanlardan temayüz etmişlerdir. Burada gayet tabii, onların gayretinin, emeğinin bir payı olmakla birlikte, bütün bunların esas ve gerçek sahibinin, bu imkânları ve gücü onlara veren olduğu unutulmamalıdır.

İnsanlar ellerinde bulunan servet ve bilginin, mutlak olarak kendilerine ait olduklarını düşündüklerinde, ciddi bir hata yapmış olmaktadırlar. Hayat gibi o imkânlar da o insanlara bir süre için verilmiştir ve bu süre bittiğinde, o imkânlar onların elinden gidecektir.
Bu noktada onlara düşen, kendilerine verilen imkânları, bu imkânlara şu veya bu sebeple sahip olamayanlar için de kullanılabilir hale getirmek ve bunun üzerinden "hayır" işlemektir. 


Paylaşmak, hayrın en önemli alanıdır. Daha önce mutluluğu konuşurken söylediğimiz gibi, mutlu olmanın ön şartlarından biri hayırdır ve hayrın da en önemli alanı paylaşmak olduğuna göre, mutlu olmak isteyen insanların, sahip oldukları imkânları, serveti ve bilgiyi paylaşması beklenir. Aslında dinimiz çok çeşitli şekillerde insanlara paylaşma yolları ve vesileleri oluşturmuş ve bunu düzenlemiştir.


* Erdemi din'le nasıl ilişkilendirebiliriz?

Erdem/fazilet, iyiliğin insanda meleke haline gelmiş halini ifade eder. Mesela hayırseverliğin/paylaşmanın bir insanda meleke haline gelmesi, onun mümkün olan her zaman ve yerde, her vesile ile, diğer insanlarla elindeki imkânları paylaşmasını ifade eder. Kâmil insan da tam bu anlamda, bütün alanlarda, bütün erdemleri kendisinde toplamış olan insan demektir. Kâmil insanı Hz. Peygamber temsil ettiği için, erdemli olmak, dindar olmanın amacıdır. 

Her müslüman erdemli olmak için -en azından- gayret etmek zorundadır. Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir.



* Tam da bu noktada,  " Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir." açıklamalarının üzerine,  toplum olarak  bizi yöneten tüm  makam sahiplerinde özlemle görmek istediğimiz,  örnek alınacak bir davranışa değinmek istiyorum.  Söz konusu bu davranışın sahibi Dr. Tayyar ALTIKULAÇ... Toplumsal ahlâk çerçevesinde izah edilebilecek ve erdemin birebir kanıtı diyebileceğimiz o davranışı:


"İki dönem TBMM'de bulundum ve her iki dönem (20. ve 22. dönemler) Millî Eğitim Komisyonu başkanı olarak görev yaptım. Bu görevim itibariyle devlet bana kırmızı plakalı araç ve emrime 24 saat şoför tahsis etti. Ben bütün seyahatlerimi (Ankara içinde ve dışında bu araçla yapma hakkına sahiptim. Çünkü bu araç, ilgili yasaya göre "makama" değil, "zat-a mahsus" bir araçtı.

20. Dönem Ankara'nın Oran semtindeki milletvekilleri lojmanlarında oturuyordum. Buradan meclise servis otobüsleri kalkıyor ve aracı olmayan milletvekilleri ve bazı görevliler, hatta milletvekillerinin eş ve çocukları bu servislerden yararlanıyorlardı. Benim gibi komisyon başkanları, idare âmirleri ve başkanlık divanı üyeleri ise lojmanlarına gidip gelirken zatlarına tahsisli bu kırmızı plakalı araçlardan yararlanıyorlardı. 

Ben evime gidip gelmek için bu araca hemen hiç binmedim. Çünkü diğer şoförler gibi benim şoförüm de uzak yerde oturuyor, beni bırakınca kendi evine bu araçla gitmesi ve ertesi gün beni evimden alması gerekiyordu. Buna gönlüm razı olmadı. Akşam meclis kapanınca hareket eden servise binip evime gitmeyi tercih ettim. Şoförüm de hem geç saatlere kadar beklememiş oluyor, hem de normal mesai sonunda kalkan bir başka servisle gidebiliyordu. 

Meclisin haftalık çalışmaları sonunda kendilerine araç tahsis edilen milletvekilleri (komisyon başkanları vb.) kırmızı plakalı araçlarıyla seçim bölgelerine gidiyor, ben Metro veya Nilüfer turizme ait otobüslerden biriyle İstanbul'un yolunu tutuyordum. Zatıma tahsisli araçla bu yolculuğu yapmayı içime sindiremiyordum.

22. Dönemde yaptığım da bundan hiç farklı olmadı...

İlginç bir tatışma: 23. dönem parlamantosu oluşup komisyon başkanları ve idare âmirleri belli olunca idare âmirlerinden biri ile bir komisyon başkanı arasında -ikisi de benim bıraktığım araca sahip çıkmak istediği için- bir tatsızlık yaşanmış. Çünkü diğer araçların kilometreleri 100-150 bin ve hattâ180 bin'li rakamların üzerini gösterirken benim kullandığım araç 20 bin'li rakamlarda imiş (Bu araçların hepsi bize beş yıl önce sıfır km. olarak tahsis edilmiş araçlardı)." Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt 3, sf:1234-1235




Bugün dünyada yaşadığımız kargaşanın temelinde "vicdan yoksunluğu" yatmaktadır.

İçimizdeki vicdanın kalitesi insanlığınızın kalitesini ortaya koyar. Ve vicdan ahlâkın pratikteki görünümüdür. Ahlâkın uygulanmasıdır. Vicdan sahibi olan tek canlı insandır.

Çevremizde gördüğümüz pek çok acı olaylar var. Açlıktan ölenler, kula kulluk edenler...

İnsanların sefalet altında acı çekmelerinin karşısında "vicdan" devreye girmeli, bu da Müslümanlığın en temel ilkesi olarak görüyorum...  Zira mü'min olan insan;

Yalan söylemez, iftira etmez, gıybet etmez, israf etmez, şaşâya gitmez,  hak yemez, başkalarının hakkını gözetir... işte tüm bunların temelinde  vicdan vardır.

O halde,


*Allah sevgisi vicdanla eşit olabilir mi?

Bunlar ayrı ayrı değerler tabii. Ama elbette birbirleriyle ilgisi ve irtibatı var...



*Vicdan nedir? Vicdanı içimizde yaşıyoruz, o halde, içimizde yaşattığımız veya yaşatmadığımız bu ses, Allah’ın sesi olabilir mi?


İnsan genellikle akıllı bir varlık olarak tanımlanır ve akıl da, daha çok ahlaki olarak, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti olarak belirlenir. İnsanların iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti, her zaman gerektiği gibi işlemeyebilir. Bu sebeple Yüce Allah insanlara peygamberler göndermiş ve onlar vasıtası ile de insanlara iyiyi kötüden ayırmaları konusunda bir "bağışta" bulunmuştur. Aslında din, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara hayat verdikten sonra verdiği ve insanların manevi tarafını canlı tutan ikinci bir hayattır. Bu anlamda din insanın kalbini ihya eder/ canlandırır. 

İyi, varlığı, özellikle de insani varoluşu muhafaza ederek geliştiren her türlü eylem olduğu gibi, kötü de bir eylemde bu özelliğin bulunmamasını ifade eder. Eğer bir eylem, varlığı, özellikle de insanı çevresi ile birlikte muhafaza etmiyorsa, hatta tahrip ediyorsa, anlamsız veya kötüdür. Klasik İslam düşüncesinde dinin amaçları, hep "insanı çevresiyle muhafaza ve ahlakı geliştirme" dikkate alınarak anlaşılmıştır. Nitekim dinin amaçları, nefsin, aklın, malın, dinin ve neslin korunması olarak sayılır ki, dinin esas itibariyle hayır amaçlı olduğu ve böylece algılandığını göstermektedir.


Vicdan, farkında olsun veya olmasın, yaratıcısı ile irtibatını koparmamış olan insanın olup biten hadiseler karşısındaki hassasiyetini ifade eder. İyilikler karşısında huzur, kötülükler karşısında huzursuzluk hissi vicdan sahibi olmanın bir alametidir. Ancak vicdan, toplumsal gelenekler ve algılarla da irtibatlı olarak, belirli bir göreceliği de içinde taşıdığı için, nihai bir kriter veremez. Birçok Nazi görevlisinin, yaptığı işlerden dolayı vicdanen rahatsız olmaması, bunun, günümüzde de dünyanın dört bir tarafında yaşanan çok sayıda örneğinden biridir. 


-Yani bu durumda şu ifadeyi ilave edebiliriz sanıyorum:

"vicdan kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal bir yaşamışlıkdan çıkar." 


Son olarak şunu ifade etmekte fayda vardır. Sadece İslam dünyasında değil, dünyanın dört bir tarafında, her gün çok kötü şeyler yaşanmaktadır; ama iyi şeyler de yaşanmaktadır. Hatta denilebilir ki, iyilikler kötülüklerden her zaman fazladır; çünkü en yüksek iyi, varlık ve insani varoluştur. İnsan varlığını sürdürebildiğine göre, iyilikler baskın demektir. Önemli olan nokta, insanlar arasında zaten var ve etkin olan iyilikleri daha da güçlendirmek ve yaygınlaştırmak; buna karşılık kötülüklerin azalması için gayret sarf etmektir. Kötü, aslında iyinin eksik olması demek olduğu için, yılmadan ve usanmadan iyilikleri yapmaya devam etmek, her birimizin temel görevidir. 

İyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün azalmasını sağlayacağı için, galiba hayırları olabildiğince herkesin beğeneceği bir şekilde ve zevkle gerçekleştirmek, bize bağışlanan hayatın amacına ulaşmasını sağlayan en uygun yoldur.




Evet.. erdem, vicdan... İşte bu kavramları yitirdiğimiz için bugün tüm dünyada bir sıkıntı yaşanıyor... Üstelik bu sıkıntı birey birey herkesi, kâh gönül huzursuzluğuyla, kâh toplumsal huzursuzlukla, kâh açlık ve sefaletle vuruyor.

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor...  O halde kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebilmenin şartlarını, nedenlerini konuşmak istedim Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la.. Zira biliyorum ki, insanların bunları düzgün bir şekilde yaşamlarında görmeleri ancak düzgün bir siyasetle olur. İşte onun için o siyaseti hazırlayanların ve siyasete yön verenlerin kulak verecekleri asıl sesin adresi vicdan olmalı...

Ve yine insanın fiziksel duygularına "dur" diyebilmesiyle ve mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmesiyle her şey çok daha güzele ulaşacaktır...


BİTTİ 


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder