vicdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vicdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2016 Salı

"Ey İnsan, Sen Vicdanını Nerede Kaybettin?"



Bugün Türkiye'de ve
dünyadaki en büyük sorun,

şahsi kanaatime göre,

insanın akıl ve bilimden sapması, evet.

Ama aynı zamanda vicdanını kaybetmesi.

Bugün bu çok büyük bir sorun hâline geliyor.


Çünkü Lewis Carroll'u hepiniz biliyorsunuz,

Alice Harikalar Diyarında'nın yazarıdır. Onun böyle bir sözü var:

"Bu dünyadaki yerim ne? Ah, büyük muamma işte budur."

Bugün kaybedilen şeylerden biri bence bu.

Hepimizin ne yazık ki büyük oranda kaybettiği bir şey.

Bütün toplum, sadece Türkiye'de değil.

Türkiye'de çok açık bir şekilde çok büyük oranda.

Ama ben size kısa bir hikâye anlatmak istiyorum.

Aslında sizin hikâyeniz bu, hepimizin hikâyesi.



Evrenin yaklaşık olarak 13,5 milyar yıl önce ya da 13,8 milyar yıl önce başladığını düşünüyoruz.

Bize öyle söylüyor bilim insanları. 4,5 milyar yıl önce de Güneş Sistemi ve Dünya ortaya çıktı. 3,8 milyar yıl önce,
3,8 milyar yıl önce de dünyada ilk yaşam başladı.

80 milyon yıl önce Meksika Körfezi'ne bir göktaşı düştü.

Ve 350 milyon yıl boyunca dünyaya hükmeden dinozorların devrini bitirdi.

Eğer o zamanlar bir uzaylı gelseydi ve dünyaya kim hâkim olacak diye baksaydı, dinozorları bulurdu, onları düşünürdü.
Çünkü en küçüğünden dev boyutlarına kadar, otçulundan etçiline kadar, tamamen dünyanın
imparatorlarıydı dinozorlar.

Ama bu göktaşı Meksika Körfezi'ne çarptı ve canlıların %90'ı kadarını
türlerin, tamamen yok etti.

Memelilerin çağı başladı. 55 milyon yıl önce de ilk primatlar ortaya çıktı.

Beş milyon yıl önce ilk insansı, ardından 1,8 milyon yıl önce
ilk insan ortaya çıktı.

Şurada gördüğünüz Lucy, adı Lucy onun. Canlandırılmış hâli olarak.

200 bin yıl önce de Homo Sapiens.

Descartes'in hani "düşünüyorum,
öyleyse varım"ı uyarladığı, düşündüğünün üstüne düşünebilen insan, you know?

Yani "Homo sapiens sapiens".

Biz sadece "Homo sapiens" diyoruz biliyorsunuz.

200 bin yıl önce çıktı. Bu Arjantin'de Eller Mağarası dediğimiz bir şey.

30 küsur bin yıl önce içinde binlerce el var.

Niye onu yaptılar bilmiyoruz.

Belki insan hani ben de yaşadım demek ister ya.

Belki de ben de buradaydım demek için yaptılar.

Niyesini bilmiyoruz, ama 30 bin yıl önce mağara duvarlarına ellerini bu şekilde
boyayan insanlar vardı.

Ve 70 bin yıl önce insan dediğimiz canlı, kültür dediğimiz yapıları ortaya çıkardı.

10 bin yıl önce de buz devri bitti ve tarım başladı.

Tarım devrimi dediğimiz şey başladı.

O güne kadar ortalama insan ömrü 18 ila 20 yıl kadardı.



İnsan hükmettiği enerji 1 beygir gücü deriz ya standart odur, bunun beşte biri, yani
insanın kas gücü kadar.

Öldükten sonra sizin yaşadığınızın hiçbir kanıtı kalmazdı.

Sizi tanıyanlar öldüğü anda, siz bu dünyaya hiç gelmemiş gibi olurdunuz.

Ve bütün servetiniz yanınızda taşıyabildiğiniz kadardı.

Atalarımız çünkü avcı ve toplayıcıydı.

Ama tarım devrimi ortalama ömrü 30 yıla çıkardı.

Sonra insanın hükmettiği enerji 1 beygir gücüne geldi ortalamada.

Çünkü hayvanlar evcilleştirildi.

Kral, imparator ya da sanatçıysan kimse seni unutmazdı.

Kendi adına anıtlar, tablolar, tabletlerde bir yazılar olurdu.

Servet de arazi, hayvan ve bu çok önemli köle.

Yani siz ve ben. Birilerinin kölesi.

Sanayi devrimi ise ortalama ömrü

1900'de insan hayatının en uzun olduğu döneme, 49 yıla, bakın 49 yıl.

Hani İlyada’da falan yaşlı adam falan deniyor ya,

onlar 30 yaşları civarındalar biliyor musunuz?

Uzun ömürlü, çok yaşamış çünkü.

İnsanın hükmettiği enerji ise yüzlerce beygir gücüne ulaştı.

Sonra servet, ürettiğiniz mal ve kontrol ettiğiniz sermayeye döndü sanayi devrimiyle.

Tren ve otomobil, hareketliliği insanın çağlar boyunca hayal edemediği bir noktaya getirdi.

İnsanı hareketli hâle getirdi buhar gücünün izniyle.

Şimdi içinde bulunduğumuz yerse, yani yeni bilim çağı dediğimiz bilim çağıysa ortalama ömrünü insanın, bilmiyoruz.

Şu anda biz insanın ortalama ömrü nereye gidiyor bu çağda,



İnsan, insan olma vasfının sınırlarına gelmiş vaziyette.

İnsanın hükmettiği enerji trilyonlarca beygir gücüne ulaştı.

Bu ne demek?

Bu şu demek.

Nükleer güç de dâhil olmak üzere, çok büyük bir gücü kontrol altında tutuyoruz.

Ve kendimizi tehdit ediyoruz bu güçle.

Ve bütün servet bugün, üretilen bilgiye ait bir şey.

Bilgi üretmeyenlerin başarılı bir geleceği olması mümkün değil.

Bu yüzden bilgi üreten toplumları hepimiz hayranlıkla izliyoruz ve onların peşinden gidiyoruz.

Neyi kastediyorum?

Bildiğiniz insanın sonu geliyor arkadaşlar.

Çok güzel bir kitap var "Geleceğin Fiziği" diye.

Kaku'nun kitabı.

Asya asıllı Amerikalı kendisi.

Türkiye'ye de iki kez geldi.

Hepiniz lütfen kitabı bulun ve okuyun.

Her sıradan insanın anlayabileceği kadar.

Yani ben anladıysam siz rahatça anlarsınız öyle düşünün.

O kadar basit bir dille gelecek nasıl olacak bunu anlatıyor.

Ve orada şöyle bir şey var.

"Biz" diyor, "doğal yollarla ölen son insanlar olacağız."

Neyi kastediyoruz?

Organ basımının üç boyutlu yazıcıda, organ basımının sınırındayız şu anda.

Birtakım organlar basılıyor ve üretiliyor ve bunlar maksimum on yıl içinde
insanlara nakledilmeye başlanacak.

Mesela Çin'de ilk nakil yapıldı.

Tam olarak bu değil ama şöyle bir şey.

Bir çocuğun omurunda bir sorun var.

Omur çıkarıldı.

Sonra üç boyutlu tarayıcıda tarandı, bilgisayara aktarıldı.

Omurdaki eğrilik bilgisayarda düzeltildi.

Kalçasından alınan jelle üretildi ve çocuğa tekrar takıldı.

Evet, kemik ölü bir doku sonuçta.

Ama ilk insana ilk nakilde üç boyutlu yazıcıdan, o oldu.

Dolayısıyla çok insanın insan olma vasfını sorguladığımız bir yerdeyiz.



Ve sonunda tüm işlevleri yerine getiren bir organ üretildi.

İskoçya'da çalışan araştırmacılar laboratuvarda büyüttükleri hücreleri
tamamen fonksiyonel bir organa dönüştürüp canlı bir hayvana nakletmeyi başardı.

Edinburgh Üniversitesi Yenileyici Tıp Merkezi'ndeki araştırmacılar
bu tekniğin ileride insanlar için de kullanılacağını düşünüyor.

Emin Çapa: Buna ne deniyor?

Buna biofabrikasyon deniyor.

Bu sözcük İngilizce sözlüğe geçen yıl girdi.

Üç boyutlu yazıcıda sizin kök hücrelerinizi alıyoruz ve çoğaltıyoruz.

Kök hücre bilmiyorum biliyor musunuz?

Göz hücreniz göz hücresi, işte cilt hücreniz cilt hücresi, beyin hücreniz, karaciğer hücreniz,
tamamen organ.

Ama kök hücre bunların hepsine dönüştürülebilen bir hücre.

Ve ilk kez 2014 yılının Kasım ayının 3. Haftasında, bir Türk bilim insanın başında olduğu,

Harvard Tıp Fakültesi'nden bir ekip İskoçya'daki bu laboratuvarda üç boyutlu yazıcıda
kök hücreyi çoğalttılar.

Kök hücreyi çoğalttılar arkadaşlar üç boyutlu yazıcıda.

Bu yüzden insanın insan olma vasfının değiştiği dememin nedeni bu.

Çok önemli, çok kritik bir insan eşiğinin aşıldığı bir yerdeyiz.

İkinci bir şey daha oluyor.



İnsanın mahremiyetinin sonuna geliyoruz.

Bu salondaki hiç kimse yanındaki kimseyi tam olarak, yüzde yüz bir şekilde tanıyamaz
ve bilemez.

Hepimizin bir takım zihninin arkasında düşünceleri var, söylemedikleri var, gizli bir hayatı var.

Ama insanın bu mahremiyetini elinden alabilecek bir sınırdayız.

O da insan düşüncesini, sizin düşüncenizi, sizin hayal ettiğiniz bir şeyi, bilgisayarda başkalarına
izlettirebilme imkânınız ya da belki zorla izleme imkânının eşiğindeyiz.

Benim için bu da çok kritik önemde bir şey.



İsviçrelilere yakışacak bir yalınlıkla insan beyni projesi olarak adlandırılan bu çalışmayla,
insan beyninin ilk eksiksiz bilgisayar simülasyonu yaratılacak.

Hedef 10 yıl içinde beynin biyolojisine dair her şeyi modellemek.

Mühendisler, veri kuramcıları, sinir bilimciler, biyologlar, evrim uzmanları gibi birçok alandan uzman, bu disiplinler arası projede çalışıyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise bir başka dev proje başlattı.

"Beyin Girişimi" denen bu projeyle ilk kez insanın tüm beyin etkinliklerinin ayrıntılı haritası çıkarılacak.

Böylece bir anının oluşma anı görüntülenecek ve bu anı da daha sonra bilgisayarda izlenebilecek.

Çalışmanın bir diğer amacı ise beynin davranış bozukluğuna neden olan yanlarını bulup bunları düzeltebilmek.

Penn Eyalet Üniversitesi'nin başını çektiği ve sekiz kurumun rol aldığı
bir başka proje ise, beynin görsel korteksini bilgisayarda canlandırmayı hedefliyor.

Beş yıl içinde insan beyninin gördüğü ya da hayal ettiği görüntüleri bilgisayara aktarmayı umuyor
bilim insanları.


İşte bu da olayın, bilimin iki taraflı yanı.

Bir yanda çok büyük bir tehlike, bir yanda çok özel bir şey var.

Ve bu, insan ömrünü uzatan o organ nakliyle birlikte geleceğin en önemli
şekillendiricilerinden biri olacak.

Şu anda dünyada iki büyük dalga var. Bir tanesi benim asıl işime dair,
ekonomi tarafına dair.

O dalga son beş yüzyıla egemen olan batılı güçlerin ekonomik üstünlüklerini dünyaya,
dünya haritasını şekillendirme güçlerini, onların elinden alan ekonomik güç dalgası.

Gücün önemli bir kısmı Atlantik'ten Pasifik'e kayıyor.

Yani yukarıda Amerika, Kanada, aşağıda Brezilya, Arjantin,
Şili'nin olduğu.

Öbür tarafta da yukarıda, belki biraz Rusya, ama Kore, Japonya, Çin.

Aşağısında Singapur, Hong Kong, Endonezya, Malezya,
Avustralya'nın olduğu Pasifik'e kayıyor güç.

Ama asıl şekillendirici olan bu bilimsel patlama.

Neden bu kadar çok bilim patlaması yaşanıyor diye bir kendinize sorun.

Şu anda bilimde gerçek bir patlama yaşanıyor.

Ve bu bilimsel patlamanın dışında kalan herkes ama herkes, her toplum, sanayi devrimini
ve matbaayı kaçıranlar gibi, çağın çok ötesine düşecekler.

Ben sadece bu kaygı ve bu korkuyla ekonominin yanında bilim programı yapıyorum.

İnsanlar dalga geçiyorlar. Sen ne anlarsın bilmem ne.

Birisi yapsın. Biri bunu yapmalı.

Çünkü bu ülke eğer bilim ve aklın bu kadar dışında kalmaya devam ederse bundan 20 yıl sonra, 30 yıl sonra çok daha kötü bir yerde olacak.

Neden böyle diyorum?

Bir şeyden.

İnsanoğlunun bir sorunu var.

Evrenin bize ait olduğunu düşünüyoruz.

Bütün noktaları birleştiriyoruz ve evrenin merkezi neresi biliyor musunuz?

Tam benim durduğum yer.

Niye?

Çünkü ben buradayım. Değil mi?

Ben burada olduğuma göre evrenin merkezi burası.

Çünkü evrendeki en önemli canlı, en önemli varlık benim.

İnsanoğlu böyle düşünüyor.

Ama öyle değil.



Uzayda hava olmadığı için herkes ses de olmayacağını düşünür.

Çünkü sesin iletilebilmesi için havaya ihtiyaç vardır.

Ancak aslında tam da öyle değil.

Kulağımız sesleri duymasa da aletlerimiz sesleri kaydedebilir.

İşte NASA tam da böyle yapıyor.

Uyduların özel dizayn edilmiş aletleriyle gezegenlerin sesleri kayıt ediliyor.

Bu duyduğunuz Satürn'ün halkalarının sesi.

Bu güneş sisteminin en büyük gezegeni Jüpiter'in sesi.

İşte üzerinde yaşadığımız dünyamızın uzaydan duyulan sesi.

Ya da şiirsel deyişiyle evimiz dünyanın uzaya haykırdığı şarkısı.


Sanki canlıymış ve insan gibi konuşmuyormuş ama konuşuyormuş gibi değil mi?

Çünkü dünya aynı zamanda çok büyük bir sıvı kütlesine sahip.

O, bu sesi çıkartıyor.

Evrene baktığınız zaman biz üstün insanlar ve keşfedilmeyi bekleyen zavallı şeyler... gibi düşünebilirsiniz.

Ama öyle değil.

Neden?

Çünkü kendimize sormamız gereken şey bu.

Ben kimim?

Biz kimiz?


Ve evrenin içerisinde neyiz acaba?

Bu soruyu sormadığımız zaman insanlığımızı kaybediyoruz.

Neden?

Bu demin gördüğünüz şey.

Bu Voyager 1.

Bir kahraman.

Bütün bugünkü uzay çalışmalarının şekillendiricisi.

Bu Voyager 1 çok enteresan.

Benim hayatımda da özel bir yeri var.

5 Eylül 1977'de fırlatıldı.

Güneş sisteminin dışına çıkan ilk insan yapısı araç.

Güneş sisteminin dışına çıktı.

Bu Jüpiter'in yanından geçerken gönderdiği fotoğraf.

Hayatınızda bu kadar güzel bir görüntü gördünüz mü bilmiyorum.

Bu kadar güzel bir tabloyu hiçbir insan yapmadı.

O yukarıda gördüğünüz kızıl leke,

600 yıldır devam eden bir fırtına.

Hiç kenarlarına değmeden içinden geçebileceği kadar dünyanın büyük bir fırtına o.

Ama onu meşhur eden bu değil. Yıldızlar arası boşluğa çıktığında
bize bir şey gönderdi.

İlk kez güneşin bozmadığı yıldızların sesini gönderdi.

İnsan evladı artık yıldızların sesinin nasıl olduğunu biliyor.




14 Şubat 1990'da insanoğluna bir ayna tuttu.

Kim olduğunu, haddini bildiren bir ayna.

Dünyanın 6 milyar 86 milyon 176 bin 360 kilometre uzaktan fotoğrafını gönderdi.

Düşünürler o fotoğraf için "tabu yıkıcı" dediler.

Bilim insanları "zihin açıcı" dediler.

Ve Carl Sagan kısacık bir video yaptı.

Ve "Soluk Mavi Nokta" diye.

Bize o aynayı gösterdi.

O fotoğraf bu.

Satürn'ün halkalarından siz, biz,

"mühim insanların" yaşadığı dünyanın fotoğrafı.

Şurada gördüğünüz o toz  zerresinin içindesiniz.

Bir hiçin içindesiniz aslında.

Bütün evren sizin çevrenizde dönüyor.

Bütün evren benim çevremde dönüyor.

Bu kadar önemliyim.

Ama evren açısından ben değil.

Yaşadığın dünya bile bir toz zerresi.


Ve onun sonunda ben size birkaç cümle etmek istiyorum.

Buradaki en önemli cümle ne biliyor musunuz?

Yardım için ipucu, bizi kendimizden kurtarmak için yardım ipucu, başka hiçbir yerden gelmeyecek.

Sağınıza ya da solunuza bakın.

Şikâyet ettiğiniz sevgilinizi, karınızı, kocanızı, annenizi, babanızı, işinizi, ülkenizi, dünyayı düşünün.

Yardım için ipucu başka hiçbir yerden gelmeyecek.

Sadece sizden gelebilir.

Kurtarmak için.

Bu çok önemli bir soru.

Ve son olarak gene aynı yere dönmek istiyorum.

Bir gün insan kendine bunu sorar.

Herkes kendine sorar.



İnsan nedir?

İnsan sadece bir suret midir?

"Sadece şu şekilde olduğum için mi insanım ben?" diye kendimize sorarız.

Hayır değil.

İnsan akıl ve vicdanın bir karması.

Sadece akıl bizi robot yapar.

Sadece vicdan da saftirik yapar.

İkisinin birleşmesi lazım.

Bugünün önemli sorunu akıl yolunda, belki bizim ülkemiz değil ama dünya hızla koşuyor.

Ama vicdan tarafında büyük bir kayıp var.

Hayatınız sadece size mi aittir?

Annenizin, babanızın, doğmamış çocuğunuzun, eski sevgilinizin, sokaktaki aç kedilerin,
susuz köpeklerin, uçan kuşların.

Siz iyi bir hayat yaşayın diye ısıttığınız dünya yüzünden yaşam alanlarını kaybeden kutup ayılarının
sizin hayatınız benim hayatım üzerinde hiç mi hakkı yoktur?

Eğer yoktur diyorsanız, onlara karşı bir sorumluluğum yoktur diyorsanız, o zaman tamam.

Ama vardır diyorsanız bir gün siz de benim gibi, ben hemen her gün kendime
bunu sorarım, bir gün insanoğlu diz çöker ve şöyle der,

"Bu dünyadaki yerim ne?"

"Ben ne yapıyorum ya?"


"Ben kimim?"


"Ben sadece para kazanmak için çalışan biri miyim?"

Lüks markalar giymek için, ev, araba, yazlıklar almak için mi bu dünyadayım derseniz ve eğer yanıt sadece buysa, ister süperstar olun, ister dünyanın en güçlü adamı olun, bir gün hayatınız biter ve bu soruyla baş başa kalır ve belki de bence pişman olursunuz.

Ben o yüzden size bugün sadece insanın akıl, sadece akıl olmadığını bir hatırlatmak istedim.

Çünkü hem Türkiye'de hem dünyada bu vicdanın kaybı, bence bugünün en önemli sorunlarından biri.

Teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.

Umarım sıkılmadınız.

Sağ olun.

Gazeteci Emin ÇAPA


https://www.youtube.com/watch?v=hFbE4km7uhg



Sevgi ve saygılarımla!





"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm -2- Kırmızı Plaka Yerine Servis...
































Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la yaptığımız söyleşi'mize, kaldığımız yerden devam ediyoruz



İnsandaki açgözlülük, çekişme, kıskanma, intikam ve böbürlenme duygularını uyandıran pek çok uyarıcıların kol gezdiği bir dönem yaşanırken

İnsanların tümünün  kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek hayatın bilincine sevk edilen bir sistemin aksine,  insanlara, sevgiyle var kalabileceklerinin hissini ve mutluluğunu topluma kazandırmak gereklidir.  Zira insan mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmelidir.

Bu bağlamda,

İnsanların var olmalarının temelinde yatan sevgi yerine, kendimizi nasıl rahat ettireceğimizi düşünmenin  utancını yaşadığımızı fark edebiliyor muyuz? Ya da toplumun ne kadarı bunun farkında  acaba?!..

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor. Dolayısıyla kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebileceğimiz ortak noktada, yani sevgiyi hissettiğimiz an,

Toplum barışı ve toplum huzuru sağlanabilir...

Oysa... Bu düşüncenin ve duygunun inadına, bencilliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımızı kabul etmeyenimiz yok sanırım...   Bu durumda, ruhu ve zihni Allah korkusu ve Allah sevgisiyle meşgul olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a  sormaya devam ediyorum:



Günümüzde insanların  yaptıkları ibadetlerde bile neredeyse bencillik söz konusu...

* İbadeti niçin yapıyoruz?

Yani biz, sırf Allah emrettiği için, o'nun hoşnutluğunu kazanmak için bir bakıma O'nu memnun etmek için yapıyoruz her şeyi. Onun karşılığında bize şunu verecek, bunu verecek diye bir şey bekleyemeyiz.  Ama karşılığında bize bir şey verir ya da vermez. O, O'nun bileceği iş.


* İnsan ne ile yaşar?

Hayat nefes alıp vermekle başlar, ama ondan ibaret değildir. Hayat, gözle görünen ve görünmeyen boyutlara sahiptir. Aynı şekilde kulakla duyulan ve duyulmayan, elle hissedilen ve hissedilmeyen boyutlar vardır. Bu boyutlar hemen bütün algılarımız için geçerlidir. Gözün görmediğini, kulağın işitmediğini, elin ulaşamadığını gören, işiten, hisseden bir kabiliyeti vardır ki insanın, biz ona akıl ve kalp diyoruz. İnsanın hayatı da bir taraftan nefes alıp vermenin esasını oluşturduğu duyu verileri ile başlarken, orada kalmaz; bu görünürün arkasında ve hatta içinde, aklın ve kalbin keşfedebildiği bir boyut vardır ki, buna biz "gayb" deriz. İnsanın hayatı, işte bu şuhûd ile gayb arasında geçer. 

Bizi görünene bağlayan, duyularımız ve bir yere kadar aklımız iken, gayb ile irtibatımızı, kalbimiz veya gönlümüz sağlar. Gönülün bilme yolu, sevgidir. Bu yolu İslam’da Hz. Peygamber temsil eder. Biz gönlümüzü Hz. Peygamber’e bağlayarak, onun üzerinden gayb âlemine açılırız; daha doğrusu onun üzerinden gayb âlemi bize açılır.

İnsanın hayatının şuhûd ile gayb arasında geçmesi, hayatın biyolojik manası ile manevi manasını birbirinden ayırmak için önemlidir. Biyolojik hayatın devamı, bedensel ihtiyaçların karşılanması ile sağlanırken, insanın insan olarak varlığını sürdürmesinin asli boyutu olan kalp ve gönül, ancak bizim için gayb olan diğer insanların gönlü ile irtibat içerisinde hayatını sürdürebilir. "İnsanın ancak diğer insanlarla birlikte yaşayabileceği" ilkesi de tam bunu söyler.  

İnsanların diğer insanlarla birlikte yaşamasının ön şartı, başka insanların ona güvenmesidir ve bu karşılıklıdır. Herkes asgari ölçülerde birbirlerine güvenerek varlılarını sürdürebilirler. Bu güvene, bizim klasik dilimiz "emn" ve "emniyet" demiş; insanların her birinde baştan varsayılan bir özellik olarak “emanet”, belki hayat olarak insana verilmiştir. İnsanın Rabbi ile olan irtibatına da, Rabbi’ne güvenme ve O’nun güvenine layık olma anlamında, "iman" denmiştir.

Buradan biz insanın esas itibariyle birbirlerine ve Rablerine güvenle, yani iman ile yaşadıklarını söyleyebiliriz. Farkında olsak ta olmasak da biz hep bu güven vasatı içinde yaşıyoruz. Güvenin bitmesi ile birlikte hayat "zehir" oluyor.


* Paylaşmak nedir?

Paylaşmak aslında ortak olmak ve iştirak etmek anlamına gelmektedir. İnsanlar, nefes ve nefis sahibi varlıklar olarak, zorunlu bir şekilde havayı paylaşırlar; bir yerde, bir mekânda bulunan varlıklar olarak yerküreyi paylaşırlar. Paylaşmanın bunun ötesinde de boyutları ve anlamları vardır. İnsanlar insan olmak bakımından birçok özelliği, mesela konuşma özelliğini, düşünme özelliğini, istekleri, sevgiyi ve sayılamayacak kadar daha birçok şeyi, isteseler de istemeseler de paylaşırlar. 

İnsanların paydaşlığı, sadece diğer insanlarla ilgili değildir; insanlar canlılar ve bitkiler, hatta cisimlerle de birçok şeyi paylaşmaktadırlar.

O halde paylaşmanın insan tabiatının bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ancak buradaki soru, esas itibariyle, az önce zikredilenlerle ilgili değil gibi gözüküyor.  Yukarıda verilen örnekler insanların zorunlu olarak paylaştıklarını dile getiriyordu. Paylaşmayı insani bir soru ve sorun haline getiren, insanların iradi olarak, bilerek ve isteyerek paylaştıkları şeylerle ilgilidir. Paylaşmayı söz konusu haline getiren, insanların kendi tasarrufları altına bulunan ve istemedikleri zaman paylaşmayabildikleri şeylerle ilgili olmasıdır. Bu da bizi ister istemez mülk ve mülkiyet meselesine götürmektedir.

İnsanlar şu veya bu şekilde, tasarrufları altında bulunan bir imkân, bir mal, bir bilgi ve beceri sahibi olmaktadırlar. Bu imkânlar, servet, bilgi ve beceriden başka insanların da istifade etmesi söz konusu olduğunda, bu bir sorun haline gelmektedir. Bazı insanlar rahat bir şekilde şu soruyu sorabilmektedir: Niçin ben, bu kadar emek ve gayret sarf ederek elde ettiğim bu imkânı, bu serveti, bu bilgiyi, herhangi bir gayret göstermemiş olan başka birisi ile paylaşayım ki? 
Bu soru ilk bakışta haklı gibi gözükse de, görünüşün aldattığını söyleyebiliriz. 


Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir: Sahip olunan her imkânın ön şartı, hayattır; hayat olmadan, hiçbir imkân, servet, bilgi elde edilemez. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, hayat, insana Rabbi tarafından verilmiş bir bağıştır. Bu bağış, diğer bağışlarla desteklenmiş ve bazı insanlar, bunları kullanarak diğer insanlardan temayüz etmişlerdir. Burada gayet tabii, onların gayretinin, emeğinin bir payı olmakla birlikte, bütün bunların esas ve gerçek sahibinin, bu imkânları ve gücü onlara veren olduğu unutulmamalıdır.

İnsanlar ellerinde bulunan servet ve bilginin, mutlak olarak kendilerine ait olduklarını düşündüklerinde, ciddi bir hata yapmış olmaktadırlar. Hayat gibi o imkânlar da o insanlara bir süre için verilmiştir ve bu süre bittiğinde, o imkânlar onların elinden gidecektir.
Bu noktada onlara düşen, kendilerine verilen imkânları, bu imkânlara şu veya bu sebeple sahip olamayanlar için de kullanılabilir hale getirmek ve bunun üzerinden "hayır" işlemektir. 


Paylaşmak, hayrın en önemli alanıdır. Daha önce mutluluğu konuşurken söylediğimiz gibi, mutlu olmanın ön şartlarından biri hayırdır ve hayrın da en önemli alanı paylaşmak olduğuna göre, mutlu olmak isteyen insanların, sahip oldukları imkânları, serveti ve bilgiyi paylaşması beklenir. Aslında dinimiz çok çeşitli şekillerde insanlara paylaşma yolları ve vesileleri oluşturmuş ve bunu düzenlemiştir.


* Erdemi din'le nasıl ilişkilendirebiliriz?

Erdem/fazilet, iyiliğin insanda meleke haline gelmiş halini ifade eder. Mesela hayırseverliğin/paylaşmanın bir insanda meleke haline gelmesi, onun mümkün olan her zaman ve yerde, her vesile ile, diğer insanlarla elindeki imkânları paylaşmasını ifade eder. Kâmil insan da tam bu anlamda, bütün alanlarda, bütün erdemleri kendisinde toplamış olan insan demektir. Kâmil insanı Hz. Peygamber temsil ettiği için, erdemli olmak, dindar olmanın amacıdır. 

Her müslüman erdemli olmak için -en azından- gayret etmek zorundadır. Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir.



* Tam da bu noktada,  " Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir." açıklamalarının üzerine,  toplum olarak  bizi yöneten tüm  makam sahiplerinde özlemle görmek istediğimiz,  örnek alınacak bir davranışa değinmek istiyorum.  Söz konusu bu davranışın sahibi Dr. Tayyar ALTIKULAÇ... Toplumsal ahlâk çerçevesinde izah edilebilecek ve erdemin birebir kanıtı diyebileceğimiz o davranışı:


"İki dönem TBMM'de bulundum ve her iki dönem (20. ve 22. dönemler) Millî Eğitim Komisyonu başkanı olarak görev yaptım. Bu görevim itibariyle devlet bana kırmızı plakalı araç ve emrime 24 saat şoför tahsis etti. Ben bütün seyahatlerimi (Ankara içinde ve dışında bu araçla yapma hakkına sahiptim. Çünkü bu araç, ilgili yasaya göre "makama" değil, "zat-a mahsus" bir araçtı.

20. Dönem Ankara'nın Oran semtindeki milletvekilleri lojmanlarında oturuyordum. Buradan meclise servis otobüsleri kalkıyor ve aracı olmayan milletvekilleri ve bazı görevliler, hatta milletvekillerinin eş ve çocukları bu servislerden yararlanıyorlardı. Benim gibi komisyon başkanları, idare âmirleri ve başkanlık divanı üyeleri ise lojmanlarına gidip gelirken zatlarına tahsisli bu kırmızı plakalı araçlardan yararlanıyorlardı. 

Ben evime gidip gelmek için bu araca hemen hiç binmedim. Çünkü diğer şoförler gibi benim şoförüm de uzak yerde oturuyor, beni bırakınca kendi evine bu araçla gitmesi ve ertesi gün beni evimden alması gerekiyordu. Buna gönlüm razı olmadı. Akşam meclis kapanınca hareket eden servise binip evime gitmeyi tercih ettim. Şoförüm de hem geç saatlere kadar beklememiş oluyor, hem de normal mesai sonunda kalkan bir başka servisle gidebiliyordu. 

Meclisin haftalık çalışmaları sonunda kendilerine araç tahsis edilen milletvekilleri (komisyon başkanları vb.) kırmızı plakalı araçlarıyla seçim bölgelerine gidiyor, ben Metro veya Nilüfer turizme ait otobüslerden biriyle İstanbul'un yolunu tutuyordum. Zatıma tahsisli araçla bu yolculuğu yapmayı içime sindiremiyordum.

22. Dönemde yaptığım da bundan hiç farklı olmadı...

İlginç bir tatışma: 23. dönem parlamantosu oluşup komisyon başkanları ve idare âmirleri belli olunca idare âmirlerinden biri ile bir komisyon başkanı arasında -ikisi de benim bıraktığım araca sahip çıkmak istediği için- bir tatsızlık yaşanmış. Çünkü diğer araçların kilometreleri 100-150 bin ve hattâ180 bin'li rakamların üzerini gösterirken benim kullandığım araç 20 bin'li rakamlarda imiş (Bu araçların hepsi bize beş yıl önce sıfır km. olarak tahsis edilmiş araçlardı)." Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt 3, sf:1234-1235




Bugün dünyada yaşadığımız kargaşanın temelinde "vicdan yoksunluğu" yatmaktadır.

İçimizdeki vicdanın kalitesi insanlığınızın kalitesini ortaya koyar. Ve vicdan ahlâkın pratikteki görünümüdür. Ahlâkın uygulanmasıdır. Vicdan sahibi olan tek canlı insandır.

Çevremizde gördüğümüz pek çok acı olaylar var. Açlıktan ölenler, kula kulluk edenler...

İnsanların sefalet altında acı çekmelerinin karşısında "vicdan" devreye girmeli, bu da Müslümanlığın en temel ilkesi olarak görüyorum...  Zira mü'min olan insan;

Yalan söylemez, iftira etmez, gıybet etmez, israf etmez, şaşâya gitmez,  hak yemez, başkalarının hakkını gözetir... işte tüm bunların temelinde  vicdan vardır.

O halde,


*Allah sevgisi vicdanla eşit olabilir mi?

Bunlar ayrı ayrı değerler tabii. Ama elbette birbirleriyle ilgisi ve irtibatı var...



*Vicdan nedir? Vicdanı içimizde yaşıyoruz, o halde, içimizde yaşattığımız veya yaşatmadığımız bu ses, Allah’ın sesi olabilir mi?


İnsan genellikle akıllı bir varlık olarak tanımlanır ve akıl da, daha çok ahlaki olarak, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti olarak belirlenir. İnsanların iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti, her zaman gerektiği gibi işlemeyebilir. Bu sebeple Yüce Allah insanlara peygamberler göndermiş ve onlar vasıtası ile de insanlara iyiyi kötüden ayırmaları konusunda bir "bağışta" bulunmuştur. Aslında din, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara hayat verdikten sonra verdiği ve insanların manevi tarafını canlı tutan ikinci bir hayattır. Bu anlamda din insanın kalbini ihya eder/ canlandırır. 

İyi, varlığı, özellikle de insani varoluşu muhafaza ederek geliştiren her türlü eylem olduğu gibi, kötü de bir eylemde bu özelliğin bulunmamasını ifade eder. Eğer bir eylem, varlığı, özellikle de insanı çevresi ile birlikte muhafaza etmiyorsa, hatta tahrip ediyorsa, anlamsız veya kötüdür. Klasik İslam düşüncesinde dinin amaçları, hep "insanı çevresiyle muhafaza ve ahlakı geliştirme" dikkate alınarak anlaşılmıştır. Nitekim dinin amaçları, nefsin, aklın, malın, dinin ve neslin korunması olarak sayılır ki, dinin esas itibariyle hayır amaçlı olduğu ve böylece algılandığını göstermektedir.


Vicdan, farkında olsun veya olmasın, yaratıcısı ile irtibatını koparmamış olan insanın olup biten hadiseler karşısındaki hassasiyetini ifade eder. İyilikler karşısında huzur, kötülükler karşısında huzursuzluk hissi vicdan sahibi olmanın bir alametidir. Ancak vicdan, toplumsal gelenekler ve algılarla da irtibatlı olarak, belirli bir göreceliği de içinde taşıdığı için, nihai bir kriter veremez. Birçok Nazi görevlisinin, yaptığı işlerden dolayı vicdanen rahatsız olmaması, bunun, günümüzde de dünyanın dört bir tarafında yaşanan çok sayıda örneğinden biridir. 


-Yani bu durumda şu ifadeyi ilave edebiliriz sanıyorum:

"vicdan kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal bir yaşamışlıkdan çıkar." 


Son olarak şunu ifade etmekte fayda vardır. Sadece İslam dünyasında değil, dünyanın dört bir tarafında, her gün çok kötü şeyler yaşanmaktadır; ama iyi şeyler de yaşanmaktadır. Hatta denilebilir ki, iyilikler kötülüklerden her zaman fazladır; çünkü en yüksek iyi, varlık ve insani varoluştur. İnsan varlığını sürdürebildiğine göre, iyilikler baskın demektir. Önemli olan nokta, insanlar arasında zaten var ve etkin olan iyilikleri daha da güçlendirmek ve yaygınlaştırmak; buna karşılık kötülüklerin azalması için gayret sarf etmektir. Kötü, aslında iyinin eksik olması demek olduğu için, yılmadan ve usanmadan iyilikleri yapmaya devam etmek, her birimizin temel görevidir. 

İyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün azalmasını sağlayacağı için, galiba hayırları olabildiğince herkesin beğeneceği bir şekilde ve zevkle gerçekleştirmek, bize bağışlanan hayatın amacına ulaşmasını sağlayan en uygun yoldur.


Evet.. erdem, vicdan... İşte bu kavramları yitirdiğimiz için bugün tüm dünyada bir sıkıntı yaşanıyor... Üstelik bu sıkıntı birey birey herkesi, kâh gönül huzursuzluğuyla, kâh toplumsal huzursuzlukla, kâh açlık ve sefaletle vuruyor.

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor...  O halde kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebilmenin şartlarını, nedenlerini konuşmak istedim Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la.. Zira biliyorum ki, insanların bunları düzgün bir şekilde yaşamlarında görmeleri ancak düzgün bir siyasetle olur. İşte onun için o siyaseti hazırlayanların ve siyasete yön verenlerin kulak verecekleri asıl sesin adresi vicdan olmalı...

Ve yine insanın fiziksel duygularına "dur" diyebilmesiyle ve mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmesiyle her şey çok daha güzele ulaşacaktır...


BİTTİ 


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

13 Ağustos 2010 Cuma

"İnsan Ne İle Yaşar?"












"Kur'an'ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir." Mevlânâ



İnsanın yüreğine sevginin egemen olduğunu öğrendim...

"İnsanların tümü kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek değil, insanlara verdikleri sevgiyle var kalırlar.

Tanrı kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor; bundandır ki, her birine kendi gereksinimlerini değil; her birine, hepsi için gerekenleri esinliyor.

İnsanlar sedece kendilerini düşünerek var kalıyor gibi görünseler de; aslında onlara hayat veren tek şey sevgidir. Seven Tanrı'ya, Tanrı sevene yaklaşır. Sevgiyi var eden sadece O'dur çünkü."

Evet, bu yazdıklarım Tolstoy'un "İnsan ne ile yaşar?" eserinden alıntılardı...



İnsanlığın var olduğu günden bu yana hiç eksilmeyen ve mutlaka varlığının sürmesi gereken unsurların başında ne vardır?

SEVGİ...

Bununla birlikte olmazsa olmazların başında ne geliyor?

VİCDAN...

Peki bu iki unsur birleşince ne oluyor? Tabii ki de insan; ve insanı insan kılan diğer yüce erdemler... Bunların yokluğu neleri getiriyor? İşte içinde bulunduğumuz bunalımlı dönemde olduğu gibi insanı insanlıktan uzaklaştıran zalimlikler ve zulümler meydana geliyor!!!


Peki bu durumu aşmak için ne yapılmalı? Mesela şu anda yaşamaya çalıştığımız Ramazan ayının verdiği manevi huzurun hayata geçirilmesi gibi, insanların halini anlayabilecek ve bunun için de bizzat kendimiz yaşayarak "Tok açın halinden ne anlar?" sorusuna cevap bulacağımız bir sürecin, tam manasıyla yaşanması gibi...

Ramazan Ayı münasebetiyle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU'nun yayınlanan yazılı açıklamalarının bir kısmını buraya taşımak istiyorum:


"Bugün, fert ve toplum olarak birbirimizi anlamaya, birbirimize karşı dürüst olmaya, sevgi ve saygı göstermeye; elimizdeki malı, gönlümüzdeki sevgiyi, zihnimizdeki bilgiyi ve duamızı paylaşmaya; kişisel zaaflarımızdan kaynaklanan eksikleri ve hatalarımızı gidermeye, kaynaşmaya, karşılıklı saygı ve sevgi içinde kardeşlik bağlarını güçlendirmeye ekmek su kadar ihtiyacımız vardır.

Bu sebeple; din ile olan sarsılmaz bağını asırlardır sürdüren bir milletin fertleri olarak onun kuşatıcı mesajları ile manevi dünyamızı inşa edelim, dayanışma, paylaşma ve kaynaşma ile pekişen kardeşliğimizi derinlemesine yaşayalım ve yaşatalım, sosyal ve kültürel hayatımız bakımından da canlı bir dönem haline getirelim." 09.08.2010



Şüphesiz ki, Ramazan ayı üzerinde konuşulacak çok şey vardır. Bizim ise konu üzerinde söyleyebilecek küçük ama ince bir notumuz olacak;
Her şeyin başı kalp temiziğinden geçmektedir! Yani düşüncelerimizle birlikte ruhumuzun temiz olması da diyebiliriz. Unutulmamalıdır ki, "kalp temizliğinin kendin için çalışmaktan vazgeçince gerçekleştiğini, ondan sonra başkalarının kalplerini temizlemenin mümkün" olabileceğine inanmaktır. Bununla ilgili küçük bir hikayeciğe hemen izninizle yer vermek isterim:


"Bir gün kenar evlerden birinde temizlik yapan bir kadın odayı siliyor, masayı temizliyormuş. Kadın masayı yıkayıp kirli bir bezle silmiş. Masayı sürekli siliyor, ama masa bir türlü temizlenmiyormuş. Sonra masanın diğere tarafını silmeye başlamış. Peşkir eski lekeleri yok ederken yeni lekeler bırakıyormuş. Daha sonra bir uçtan diğer uca silmeyi denemiş, fakat kirli bez her yeri batırıyor, hep aynı şey oluyormuş. Olayı bir süre izleyen yabancı,

- Ne yapıyorsun bayan? demiş.

- Canım görmüyor musun, bayram temizliği yapıyorum. Fakat bir türlü şu masayı temizleyemedim. Bu iş beni çok yordu.

- Şu bezi bir yıkayıp, öyle silmeyi denesen.

Kadın kendisine denileni yapmış. Masayı bir çırpıda temizlemiş. Sonra,

- Bana bunu öğrettiğin için teşekkür ederim, demiş." TOLSTOY


Mevlânâ'nın bir sözünden yola çıkarak; "Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?"...

Diyeceğim, bu Mübarek Ramazan Ayı içerisinde ve sonrasında yapacağımız her şey içten ve temiz bir ruhla olmalı... Zira buna toplum olarak çok ihtiyacımız var...


Bu vesileyle tüm ulusumuzun Ramazan Ayı kutlu ve mutlu olsun!


Sevgi ve saygılarımla!