Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2021 Cumartesi

DEDE




Yazıma başlamadan önce bu rezil haberi okuyunca zihnimde canlanan "DEDE" olgusuyla birlikte yıllar önce bir reklama müdahil oluşum aklıma geldi... Ardından Dostoyevski'nin "K. Kardeşler" adlı eseri. Zira bu eserde Baba İvan KARAMAZOV; ŞEHVET merkezli yaşayan son derece KURNAZ olmanın yanında yüklü  servete sahip bir karakter tiplemesidir. Tabii DOSTOYEVSKİ'nin hemen her toplumda var olabilen  hastalıklı karakterleri ele alarak ortaya çıkarıp evrensel ahlâkın ne olduğunu sorgulatmasının önemini bir kez daha "toplum sağlığı" açısından  hatırlamış oluyorum. 

Dolayısıyla...  hepimizin iğrenerek baktığı bu rezil haberi okurken eminim ki herkesin ağzından düşürmediği kusursuz "ERDEM" bir anda akla  gelmiştir. 

O hâlde nasıl oluyor da bir insan bu kadar SEFİL duruma düşebiliyor?! 

****

2007 yılı diye hatırlıyorum. Televizyonlarda "muhabbet Kart" reklamı var. Reklamda Mustafa Sandal ve  dedesi genç kızlar arasında... benim aldığım terbiye ve eğitimde DEDElere, yaşlılara saygı duyulur ve ellerinden öpülür. İnsanlar onlara otobüste yer verir, sokakta yardımcı olur... Eh hâl böyle olunca bu reklâmla birlikte dedeler saygınlığını yitiriyor, genç kızlar da aşağılanıyor diye düşündüm. Bu da benim çok ayıbıma gitti. Dolayısıyla bu algıyla çocuklarımızın da etkileneceğini düşünerek RTÜK'e bir itiraz yazısı yazdım. Akabinde dönemin RTÜK başkanı (Sn. Zahit AKMAN) olayın hassasiyetiyle beni telefonla aradı ve konu üzerinde konuştuk, ardından reklâmın yayından kalktığını hatırlıyorum.

Oyyy kuzum! Sen ne güzel bir şeysin...

2021... sorsanız dilinden Allah, Kur'an düşürmeyecek kadar... DEDE. 

Ki  üç yaşındaki dünya tatlısı "torun"unun (DNA testiyle "öz kızı"..)adı, Müslime.

Müslime'nin kelime anlamı: “İslam dininde olan, Müslüman.” dolayısıyla fazla söze gerek kalmıyor...

Bu rezil DEDEnin, yazılanlara bakılırsa düzenli bir şekilde geliniyle ya birlikte oluyor ya da gelininin "ifadesi" ile ona tecavüz ediyor, iki tane de çocuk dünyaya geliyor, sonra onlara da tecavüz ettiği iddia ediliyor... 

Bu rezaleti okuduğum an kanım dondu!.. 

Dünyanın hiçbir yerinde, dünyanın hiçbir dilinde bu rezaleti ve utancı anlatacak sözcük yoktur. 

Güzeller güzeli yavrucağı koruyamadığımız için, 

Ahlâksızlıkta sınır tanımadığımız için, 

Allah'ım helâk et bizi...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

17 Ekim 2015 Cumartesi

Doğu PERİNÇEK Yedi Düvele Karşı...




Yedi düvele meydan okuyan,

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu PERİNÇEK, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görülen davada haklı çıkarak Türkiye'nin "soykırım"cılıkla suçlanmasına karşı bir zafer kazandı.

Bu durumda,

Eyyy Avrupa... hani kendini medeni ülkeler arasında en baş görüyordun ya...

Hani medeniyetin en, en beşiği ulaşılmaz İsviçre, kendinizi o kadar yukarılarda gördünüz ki.. burnunuz kâf dağına çıktı...

Dolayısıyla o ruh haline girmiş siyasetçileriniz var ya.. İşte bu güruhlar tarihi kendi çıkarları doğrultusunda değiştirerek yalan kararlarla düşünceyi suç saydılar, iyi mi!

Yani... savunma yasaklandı...

Eyyy, Avrupa!

Hani... 



Sorgulayıcılığı ve eleştirileriyle kazandığı düşmanlarca "gençlerin ahlâkını bozmak ve dinsizlik" suçlamalarına maruz kalarak, açılan dava neticesinde, filozof SOKRATES'in ölüme mahkum ettirildiği gibi siz de çıkarınıza dokunan tarihsel olayları bile,  işinize gelecek şekilde yalanlarla tarihi çarpıtmaya başladınız!

Dolayısıyla SOKRATES gibi duruş sergileyen Doğu PERİNÇEK, Avrupa'nın eski hikmetlerini çürüten duruşu ve sorularıyla ve İsviçre meclisinin çıkardığı yasa(k)larına baş kaldırdı...

Ve..

Sokrates'in ölüme çarptırıldığı mahkemede suçlayıcılara son sözü; "onlara kızgın olmadığını ve onlardan bir şey rica eder. Eğer gelecekte oğlulları erdem yerine paraya daha çok değer verir ya da sahte bir bilgelik hissine kapılırlarsa, kendilerini bilmezlerse, yapmaları gerekeni yapmazlarsa; oğullarına, kendisinin suçlayıcılarına davrandığı gibi davranmalarını öğütler." olmuştur.

Dolayısıyla...

15 Ekim 2015 tarihinde İsviçre'de, "erdem yerine paraya (çıkarlara T.G.) daha çok değer veren" Batı'nın sözde demokratik ülkeleri ve kendisini bilge gören İsviçre meclisi'nin aldığı utanç kararına karşı AİHM, SOKRATES'in öğütlediği gibi davranarak "erdem"i seçti ve "Avrupa Hukuku"nun onurunu kurtardı!!! 



Evet...

Doğu PERİNÇEK'in, bu iftiralara  ve tiranlık dönemlerinde bile rastlanması zor olan böylesi bir  faşizme karşı hukuk mücadelesi   AİHM'de yerini buldu. Dolayısıyla AİHM'in aldığı bu kararla  siyasi anlamda Batı'nın TÜRKİYE'yi bölme plânı da çökmüş oldu!


Sayın PERİNÇEK'e, kararlı duruşları ve kazanmış oldukları milî davamızla birlikte ulusal çıkarlarımıza hizmetlerinden dolayı minettarız...




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dr. Tayyar ALTIKULAÇ ile Söyleşi'm -2- Kırmızı Plaka Yerine Servis...
































Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la yaptığımız söyleşi'mize, kaldığımız yerden devam ediyoruz



İnsandaki açgözlülük, çekişme, kıskanma, intikam ve böbürlenme duygularını uyandıran pek çok uyarıcıların kol gezdiği bir dönem yaşanırken

İnsanların tümünün  kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek hayatın bilincine sevk edilen bir sistemin aksine,  insanlara, sevgiyle var kalabileceklerinin hissini ve mutluluğunu topluma kazandırmak gereklidir.  Zira insan mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmelidir.

Bu bağlamda,

İnsanların var olmalarının temelinde yatan sevgi yerine, kendimizi nasıl rahat ettireceğimizi düşünmenin  utancını yaşadığımızı fark edebiliyor muyuz? Ya da toplumun ne kadarı bunun farkında  acaba?!..

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor. Dolayısıyla kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebileceğimiz ortak noktada, yani sevgiyi hissettiğimiz an,

Toplum barışı ve toplum huzuru sağlanabilir...

Oysa... Bu düşüncenin ve duygunun inadına, bencilliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımızı kabul etmeyenimiz yok sanırım...   Bu durumda, ruhu ve zihni Allah korkusu ve Allah sevgisiyle meşgul olduğunu düşündüğüm Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'a  sormaya devam ediyorum:



Günümüzde insanların  yaptıkları ibadetlerde bile neredeyse bencillik söz konusu...

* İbadeti niçin yapıyoruz?

Yani biz, sırf Allah emrettiği için, o'nun hoşnutluğunu kazanmak için bir bakıma O'nu memnun etmek için yapıyoruz her şeyi. Onun karşılığında bize şunu verecek, bunu verecek diye bir şey bekleyemeyiz.  Ama karşılığında bize bir şey verir ya da vermez. O, O'nun bileceği iş.


* İnsan ne ile yaşar?

Hayat nefes alıp vermekle başlar, ama ondan ibaret değildir. Hayat, gözle görünen ve görünmeyen boyutlara sahiptir. Aynı şekilde kulakla duyulan ve duyulmayan, elle hissedilen ve hissedilmeyen boyutlar vardır. Bu boyutlar hemen bütün algılarımız için geçerlidir. Gözün görmediğini, kulağın işitmediğini, elin ulaşamadığını gören, işiten, hisseden bir kabiliyeti vardır ki insanın, biz ona akıl ve kalp diyoruz. İnsanın hayatı da bir taraftan nefes alıp vermenin esasını oluşturduğu duyu verileri ile başlarken, orada kalmaz; bu görünürün arkasında ve hatta içinde, aklın ve kalbin keşfedebildiği bir boyut vardır ki, buna biz "gayb" deriz. İnsanın hayatı, işte bu şuhûd ile gayb arasında geçer. 

Bizi görünene bağlayan, duyularımız ve bir yere kadar aklımız iken, gayb ile irtibatımızı, kalbimiz veya gönlümüz sağlar. Gönülün bilme yolu, sevgidir. Bu yolu İslam’da Hz. Peygamber temsil eder. Biz gönlümüzü Hz. Peygamber’e bağlayarak, onun üzerinden gayb âlemine açılırız; daha doğrusu onun üzerinden gayb âlemi bize açılır.

İnsanın hayatının şuhûd ile gayb arasında geçmesi, hayatın biyolojik manası ile manevi manasını birbirinden ayırmak için önemlidir. Biyolojik hayatın devamı, bedensel ihtiyaçların karşılanması ile sağlanırken, insanın insan olarak varlığını sürdürmesinin asli boyutu olan kalp ve gönül, ancak bizim için gayb olan diğer insanların gönlü ile irtibat içerisinde hayatını sürdürebilir. "İnsanın ancak diğer insanlarla birlikte yaşayabileceği" ilkesi de tam bunu söyler.  

İnsanların diğer insanlarla birlikte yaşamasının ön şartı, başka insanların ona güvenmesidir ve bu karşılıklıdır. Herkes asgari ölçülerde birbirlerine güvenerek varlılarını sürdürebilirler. Bu güvene, bizim klasik dilimiz "emn" ve "emniyet" demiş; insanların her birinde baştan varsayılan bir özellik olarak “emanet”, belki hayat olarak insana verilmiştir. İnsanın Rabbi ile olan irtibatına da, Rabbi’ne güvenme ve O’nun güvenine layık olma anlamında, "iman" denmiştir.

Buradan biz insanın esas itibariyle birbirlerine ve Rablerine güvenle, yani iman ile yaşadıklarını söyleyebiliriz. Farkında olsak ta olmasak da biz hep bu güven vasatı içinde yaşıyoruz. Güvenin bitmesi ile birlikte hayat "zehir" oluyor.


* Paylaşmak nedir?

Paylaşmak aslında ortak olmak ve iştirak etmek anlamına gelmektedir. İnsanlar, nefes ve nefis sahibi varlıklar olarak, zorunlu bir şekilde havayı paylaşırlar; bir yerde, bir mekânda bulunan varlıklar olarak yerküreyi paylaşırlar. Paylaşmanın bunun ötesinde de boyutları ve anlamları vardır. İnsanlar insan olmak bakımından birçok özelliği, mesela konuşma özelliğini, düşünme özelliğini, istekleri, sevgiyi ve sayılamayacak kadar daha birçok şeyi, isteseler de istemeseler de paylaşırlar. 

İnsanların paydaşlığı, sadece diğer insanlarla ilgili değildir; insanlar canlılar ve bitkiler, hatta cisimlerle de birçok şeyi paylaşmaktadırlar.

O halde paylaşmanın insan tabiatının bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ancak buradaki soru, esas itibariyle, az önce zikredilenlerle ilgili değil gibi gözüküyor.  Yukarıda verilen örnekler insanların zorunlu olarak paylaştıklarını dile getiriyordu. Paylaşmayı insani bir soru ve sorun haline getiren, insanların iradi olarak, bilerek ve isteyerek paylaştıkları şeylerle ilgilidir. Paylaşmayı söz konusu haline getiren, insanların kendi tasarrufları altına bulunan ve istemedikleri zaman paylaşmayabildikleri şeylerle ilgili olmasıdır. Bu da bizi ister istemez mülk ve mülkiyet meselesine götürmektedir.

İnsanlar şu veya bu şekilde, tasarrufları altında bulunan bir imkân, bir mal, bir bilgi ve beceri sahibi olmaktadırlar. Bu imkânlar, servet, bilgi ve beceriden başka insanların da istifade etmesi söz konusu olduğunda, bu bir sorun haline gelmektedir. Bazı insanlar rahat bir şekilde şu soruyu sorabilmektedir: Niçin ben, bu kadar emek ve gayret sarf ederek elde ettiğim bu imkânı, bu serveti, bu bilgiyi, herhangi bir gayret göstermemiş olan başka birisi ile paylaşayım ki? 
Bu soru ilk bakışta haklı gibi gözükse de, görünüşün aldattığını söyleyebiliriz. 


Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir: Sahip olunan her imkânın ön şartı, hayattır; hayat olmadan, hiçbir imkân, servet, bilgi elde edilemez. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, hayat, insana Rabbi tarafından verilmiş bir bağıştır. Bu bağış, diğer bağışlarla desteklenmiş ve bazı insanlar, bunları kullanarak diğer insanlardan temayüz etmişlerdir. Burada gayet tabii, onların gayretinin, emeğinin bir payı olmakla birlikte, bütün bunların esas ve gerçek sahibinin, bu imkânları ve gücü onlara veren olduğu unutulmamalıdır.

İnsanlar ellerinde bulunan servet ve bilginin, mutlak olarak kendilerine ait olduklarını düşündüklerinde, ciddi bir hata yapmış olmaktadırlar. Hayat gibi o imkânlar da o insanlara bir süre için verilmiştir ve bu süre bittiğinde, o imkânlar onların elinden gidecektir.
Bu noktada onlara düşen, kendilerine verilen imkânları, bu imkânlara şu veya bu sebeple sahip olamayanlar için de kullanılabilir hale getirmek ve bunun üzerinden "hayır" işlemektir. 


Paylaşmak, hayrın en önemli alanıdır. Daha önce mutluluğu konuşurken söylediğimiz gibi, mutlu olmanın ön şartlarından biri hayırdır ve hayrın da en önemli alanı paylaşmak olduğuna göre, mutlu olmak isteyen insanların, sahip oldukları imkânları, serveti ve bilgiyi paylaşması beklenir. Aslında dinimiz çok çeşitli şekillerde insanlara paylaşma yolları ve vesileleri oluşturmuş ve bunu düzenlemiştir.


* Erdemi din'le nasıl ilişkilendirebiliriz?

Erdem/fazilet, iyiliğin insanda meleke haline gelmiş halini ifade eder. Mesela hayırseverliğin/paylaşmanın bir insanda meleke haline gelmesi, onun mümkün olan her zaman ve yerde, her vesile ile, diğer insanlarla elindeki imkânları paylaşmasını ifade eder. Kâmil insan da tam bu anlamda, bütün alanlarda, bütün erdemleri kendisinde toplamış olan insan demektir. Kâmil insanı Hz. Peygamber temsil ettiği için, erdemli olmak, dindar olmanın amacıdır. 

Her müslüman erdemli olmak için -en azından- gayret etmek zorundadır. Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir.



* Tam da bu noktada,  " Mesela doğruluk bir erdemdir. Bir insan bir defa doğru olduğu vakit bir müslüman olarak vazifesini yerine getirmiş olmaz; ondan beklenen istisnasız her zaman ve her yerde, her vesile ile doğruyu ve doğruluğu gerçekleştirmektir." açıklamalarının üzerine,  toplum olarak  bizi yöneten tüm  makam sahiplerinde özlemle görmek istediğimiz,  örnek alınacak bir davranışa değinmek istiyorum.  Söz konusu bu davranışın sahibi Dr. Tayyar ALTIKULAÇ... Toplumsal ahlâk çerçevesinde izah edilebilecek ve erdemin birebir kanıtı diyebileceğimiz o davranışı:


"İki dönem TBMM'de bulundum ve her iki dönem (20. ve 22. dönemler) Millî Eğitim Komisyonu başkanı olarak görev yaptım. Bu görevim itibariyle devlet bana kırmızı plakalı araç ve emrime 24 saat şoför tahsis etti. Ben bütün seyahatlerimi (Ankara içinde ve dışında bu araçla yapma hakkına sahiptim. Çünkü bu araç, ilgili yasaya göre "makama" değil, "zat-a mahsus" bir araçtı.

20. Dönem Ankara'nın Oran semtindeki milletvekilleri lojmanlarında oturuyordum. Buradan meclise servis otobüsleri kalkıyor ve aracı olmayan milletvekilleri ve bazı görevliler, hatta milletvekillerinin eş ve çocukları bu servislerden yararlanıyorlardı. Benim gibi komisyon başkanları, idare âmirleri ve başkanlık divanı üyeleri ise lojmanlarına gidip gelirken zatlarına tahsisli bu kırmızı plakalı araçlardan yararlanıyorlardı. 

Ben evime gidip gelmek için bu araca hemen hiç binmedim. Çünkü diğer şoförler gibi benim şoförüm de uzak yerde oturuyor, beni bırakınca kendi evine bu araçla gitmesi ve ertesi gün beni evimden alması gerekiyordu. Buna gönlüm razı olmadı. Akşam meclis kapanınca hareket eden servise binip evime gitmeyi tercih ettim. Şoförüm de hem geç saatlere kadar beklememiş oluyor, hem de normal mesai sonunda kalkan bir başka servisle gidebiliyordu. 

Meclisin haftalık çalışmaları sonunda kendilerine araç tahsis edilen milletvekilleri (komisyon başkanları vb.) kırmızı plakalı araçlarıyla seçim bölgelerine gidiyor, ben Metro veya Nilüfer turizme ait otobüslerden biriyle İstanbul'un yolunu tutuyordum. Zatıma tahsisli araçla bu yolculuğu yapmayı içime sindiremiyordum.

22. Dönemde yaptığım da bundan hiç farklı olmadı...

İlginç bir tatışma: 23. dönem parlamantosu oluşup komisyon başkanları ve idare âmirleri belli olunca idare âmirlerinden biri ile bir komisyon başkanı arasında -ikisi de benim bıraktığım araca sahip çıkmak istediği için- bir tatsızlık yaşanmış. Çünkü diğer araçların kilometreleri 100-150 bin ve hattâ180 bin'li rakamların üzerini gösterirken benim kullandığım araç 20 bin'li rakamlarda imiş (Bu araçların hepsi bize beş yıl önce sıfır km. olarak tahsis edilmiş araçlardı)." Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt 3, sf:1234-1235




Bugün dünyada yaşadığımız kargaşanın temelinde "vicdan yoksunluğu" yatmaktadır.

İçimizdeki vicdanın kalitesi insanlığınızın kalitesini ortaya koyar. Ve vicdan ahlâkın pratikteki görünümüdür. Ahlâkın uygulanmasıdır. Vicdan sahibi olan tek canlı insandır.

Çevremizde gördüğümüz pek çok acı olaylar var. Açlıktan ölenler, kula kulluk edenler...

İnsanların sefalet altında acı çekmelerinin karşısında "vicdan" devreye girmeli, bu da Müslümanlığın en temel ilkesi olarak görüyorum...  Zira mü'min olan insan;

Yalan söylemez, iftira etmez, gıybet etmez, israf etmez, şaşâya gitmez,  hak yemez, başkalarının hakkını gözetir... işte tüm bunların temelinde  vicdan vardır.

O halde,


*Allah sevgisi vicdanla eşit olabilir mi?

Bunlar ayrı ayrı değerler tabii. Ama elbette birbirleriyle ilgisi ve irtibatı var...



*Vicdan nedir? Vicdanı içimizde yaşıyoruz, o halde, içimizde yaşattığımız veya yaşatmadığımız bu ses, Allah’ın sesi olabilir mi?


İnsan genellikle akıllı bir varlık olarak tanımlanır ve akıl da, daha çok ahlaki olarak, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti olarak belirlenir. İnsanların iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti, her zaman gerektiği gibi işlemeyebilir. Bu sebeple Yüce Allah insanlara peygamberler göndermiş ve onlar vasıtası ile de insanlara iyiyi kötüden ayırmaları konusunda bir "bağışta" bulunmuştur. Aslında din, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara hayat verdikten sonra verdiği ve insanların manevi tarafını canlı tutan ikinci bir hayattır. Bu anlamda din insanın kalbini ihya eder/ canlandırır. 

İyi, varlığı, özellikle de insani varoluşu muhafaza ederek geliştiren her türlü eylem olduğu gibi, kötü de bir eylemde bu özelliğin bulunmamasını ifade eder. Eğer bir eylem, varlığı, özellikle de insanı çevresi ile birlikte muhafaza etmiyorsa, hatta tahrip ediyorsa, anlamsız veya kötüdür. Klasik İslam düşüncesinde dinin amaçları, hep "insanı çevresiyle muhafaza ve ahlakı geliştirme" dikkate alınarak anlaşılmıştır. Nitekim dinin amaçları, nefsin, aklın, malın, dinin ve neslin korunması olarak sayılır ki, dinin esas itibariyle hayır amaçlı olduğu ve böylece algılandığını göstermektedir.


Vicdan, farkında olsun veya olmasın, yaratıcısı ile irtibatını koparmamış olan insanın olup biten hadiseler karşısındaki hassasiyetini ifade eder. İyilikler karşısında huzur, kötülükler karşısında huzursuzluk hissi vicdan sahibi olmanın bir alametidir. Ancak vicdan, toplumsal gelenekler ve algılarla da irtibatlı olarak, belirli bir göreceliği de içinde taşıdığı için, nihai bir kriter veremez. Birçok Nazi görevlisinin, yaptığı işlerden dolayı vicdanen rahatsız olmaması, bunun, günümüzde de dünyanın dört bir tarafında yaşanan çok sayıda örneğinden biridir. 


-Yani bu durumda şu ifadeyi ilave edebiliriz sanıyorum:

"vicdan kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal bir yaşamışlıkdan çıkar." 


Son olarak şunu ifade etmekte fayda vardır. Sadece İslam dünyasında değil, dünyanın dört bir tarafında, her gün çok kötü şeyler yaşanmaktadır; ama iyi şeyler de yaşanmaktadır. Hatta denilebilir ki, iyilikler kötülüklerden her zaman fazladır; çünkü en yüksek iyi, varlık ve insani varoluştur. İnsan varlığını sürdürebildiğine göre, iyilikler baskın demektir. Önemli olan nokta, insanlar arasında zaten var ve etkin olan iyilikleri daha da güçlendirmek ve yaygınlaştırmak; buna karşılık kötülüklerin azalması için gayret sarf etmektir. Kötü, aslında iyinin eksik olması demek olduğu için, yılmadan ve usanmadan iyilikleri yapmaya devam etmek, her birimizin temel görevidir. 

İyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün azalmasını sağlayacağı için, galiba hayırları olabildiğince herkesin beğeneceği bir şekilde ve zevkle gerçekleştirmek, bize bağışlanan hayatın amacına ulaşmasını sağlayan en uygun yoldur.


Evet.. erdem, vicdan... İşte bu kavramları yitirdiğimiz için bugün tüm dünyada bir sıkıntı yaşanıyor... Üstelik bu sıkıntı birey birey herkesi, kâh gönül huzursuzluğuyla, kâh toplumsal huzursuzlukla, kâh açlık ve sefaletle vuruyor.

Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor...  O halde kendi ihtiyaçlarımız yerine hepimizin ihtiyaçları diyebilmenin şartlarını, nedenlerini konuşmak istedim Dr. Tayyar ALTIKULAÇ'la.. Zira biliyorum ki, insanların bunları düzgün bir şekilde yaşamlarında görmeleri ancak düzgün bir siyasetle olur. İşte onun için o siyaseti hazırlayanların ve siyasete yön verenlerin kulak verecekleri asıl sesin adresi vicdan olmalı...

Ve yine insanın fiziksel duygularına "dur" diyebilmesiyle ve mutluluğu tutkularında değil, kendi yüreğinde arayabilmesiyle her şey çok daha güzele ulaşacaktır...


BİTTİ 


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

4 Temmuz 2013 Perşembe

DARBE!















Mısır'da silahlı kuvvetler yönetime el koyduğunu duyurdu...




"Mısır Genelkurmay Başkanı Sissi: "Silahlı kuvvetlerin diyalog çağrısına cevap gelmedi. Ulusal uzlaşma çağrısı yapıp, istikrarı amaçladık. Artık yönetim orduda. Anayasa askıya alınmıştır.  Teknokrat ve Ulusal bir yönetim oluşturulacak. Tarihi sorumluluğu üzerimize aldık. Uzlaşmaya varıldıktan sonra seçimler yapılacak. Barışçıl protestolara açığız." 3 Temmuz 2013


Le coup d'état, fransızca kökenli bir tanımlama.

Türkçe kelime anlamı itibariyle, "darbe" vuruş demek.

Fransızca anlatımla baktığımızda, "devlet vuruşu" ya da "devlet darbesi", demek.

Demokrasi'nin karşıtı olarak bilinen ve de silah korkusuyla ya da baskıyla fiili olarak yönetimi zorla ele geçirmek "Le coup d'état"ın karşılığı olan devlet vuruş'u veya devlet darbe'si.

Demokrasi neydi?

"Yasaları yapanın onları yürütmesi iyi olmadığı gibi, halkın tümünün birden dikkatini kamu işlerinden çevirip özel işler üzerinde toplaması da iyi değildir. Özel çıkarların kamu işlerini etkilemesinden daha tehlikeli bir şey olamaz. Hükümetin yasaları kötüye kullanmasından gelecek kötülük, kişisel görüşlerin kaçınılmaz sonucu olarak yasacının ahlâkça bozulması yanında hiç kalır. O zaman da devlet özünde bozulduğu için hiçbir yenilk yapılamaz olur. Hükümeti hiçbir zaman kötüye kullanmayan bir halk, bağımsızlığını da kötüye kullanmaz. Kendini her zaman iyi yöneten bir halkın yönetilmeye gereksinimi yoktur.

(...)

Ayrıca, sınıflarda  ve zenginliklerde çokça eşitlik olacak. Yoksa haklarda ve yetkilerde uzun zaman eşitlik sürdürülemez. Bir de lüks az olacak ya da hiç olmayacak. Çünkü lüks ya zenginlikten doğar, ya zenginliği zorunlu kılar; zenginin de ahlâkını bozar; yoksulun da birinciyi mal mülk, ikinciyi de açgözlülük yüzünden. Lüks, yurdu gevşekliğe ve yoksulluğa "sürükler; devletin elinden bütün yurttaşlarını alır: onları birbirine, hepsini de kamuoyuna köle eder. İşte bunun için Montesquieu, cumhuriyetin ilkesi olarak erdemi göstermiştir. Çünkü erdem olmazsa, bütün bu koşullar sürüp gidemez.

(...)

Şunu da ilave edelim ki, hiçbir yönetim demokrasi ya da halk yönetimi kadar iç savaş ve karışıklıklara elverişli değildir. Çünkü demokrasi kadar durmadan biçim değiştirmeye alabildiğine kayan, varlığını korumak için de daha çok uyanıklık ve yiğitlik isteyen hiçbir yönetim yoktur. Böylesi bir kuruluş içinde yurttaş güçlenmeli, diretme kazanmalı" Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, sf:62-63-64



Demek ki, demokrasi ne demek'miş? 

Eğitimli olmak, okumak, anlamak, farkında olmak, olaylardan ders çıkarmak, ileriyi görmek, görebilmek...

Kısaca; uyanık olmak, aklını kullanabilmek.. Yani  EĞİTİMLİ OLMAK EĞİTİMLİ!!!

Pekii, bakalım o vakit, sıkça "darbe" nerelerde oluyor?

Kendini idare edemeyecek kadar okumadan uzak, aklını kullanamayan, düşünemeyen toplumlarda...

O halde eğitim neden önemli'ymiş?

Başkalarına köle olamamak için!

Başka?

Sürünmemek, onurlu yaşamak için!

Başka?

Birilerinin oyunlarına alet olmamak için!

Nasıl mı?

Vallahi  bismillah...  dün Mısır'da "DARBE" oldu bile...

Şimdi herkes harıl harıl konuşuyor...


Ne diyor?

Yok AB, ABD, buna "darbe" demekten kaçındı... yoksa bu "darbe"yi onlar mı tezgahladı?


Yok canım... daha neler...

Kardeşim, ne bekliyorsun ki?

Daha sen, neydi falan derken, elin adamı, 50-100 yıllık planlarını devreye çoktan soktu bile...

E biz daha "düşünelim"...

Ya bu neydi?

Neden?

Nasıl?

Niçin?..

Sen "düşün" daha...

Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)