ramazan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ramazan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2017 Pazar

Babamm!..


Nevşehir'de yaşıyoruz. Bir ramazan akşamı işten gelen rahmetli babacığım, sevgili anneciğimle konuşuyor... Tabii kulak kesildim. Babacığım sahuru yaptıktan hemen sonra bir arkadaşıyla birlikte Konya'ya gidecekmiş. Allah'ım bu cümleyi duydum...  Ayyy... yüreğimin çırptığını dün gibi hatırlıyorum. Zira canım babacığımla ilişkilerim çok farklıydı. O nereye ben oraya...

Dolayısıyla bu konuşmayı duydum ya... erkenden yattım ve sahura da kendiliğimden uyandım. Hazırlandım,  kapının arkasında bekliyorum. Sevgili babacığım sabahın dördünde yola çıkmak üzere tam çıkarken ben de hazır vaziyette yanına iliştim. Neyse.. kıyamadı babacığım bana.. Birlikte sabahın kör karanlığında aşağıda bekleyen arabaya bindik. Canım babacığım beni kucağına oturttu ve yola koyulduk..

Biraz sonra mide bulantısıyla birlikte kusmaya başladım... Babacığım elimi yüzümü yıkadı. Haliyle babamın yola çıkarken bana olacakları aktarmasına rağmen onunla gitmekte ısrarcı olmamı düşünerek bana kızmasını beklerken o, şefkatli hitabını her zamanki gibi esirgemeden, 
"Babacığım şimdi ben ne yapayım sana?..  Biraz daha sabret az kaldı..." cümleleriyle sanki her tarafı berbat eden ben değilmişim, yolculuğu ise zahmetli bir hale getirmemişim gibi sımsıcak sevgisini cömertçe sundu...


Bugün "Babalar Günü"... 

Şüphesiz ki herkesin hikayesinde babası vardır. Benim de sevgili babacığımla  yüreğimde yer eden ve sımsıcak sevgisini hatırlatan, çocukluk yıllarımın en güzel yerini kaplayan bu anımı günün anlam ve önemine dair paylaşarak,

Başta şehit ve gazi yakınlarımızın  babalar gününü kutlar, tüm babalara bu vesileyle en derin saygılarımı iletirim.  



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

9 Haziran 2017 Cuma

Nerelerden Nerelere...



"Prof. Dr. Cevat Akşit,  TV8'de yayımlanan "Sahur Vakti" programında "O hayızlı kadınlar da biz tutmuyoruz diye sokakta bir şey yiyemezler. Dayak yerler ha bak" 9 Haziran 2017

Merhaba Dinci Sayın Hocam,

Biliyor musunuz bilmem, ama ben yine de o güzel günleri  yazayım: Hani ben  çocukken ramazan ayında kalbim sevinçle dolar, heyecan ve şevkle çarpardı... O günlerin güzelliklerini ne kadar anlatsam yetmez. Zira o inanılmaz  ve sımsıcak duygularımı ancak yaşayan hisseder. Neyse ben konuya döneyim:

Ramazan ayı yaklaşırken bizim evi tatlı ve bir o kadar da heyecanlı bir telaş sarardı. Rahmetli babacığım (nur içinde yatsın) sevgili anneciğime, "mübarek ay yaklaşıyor, bu ay masraf çok olacak" der, böylece bize de bir anlamda tasarrufu hatırlatan, küçük bir mesaj vermiş olurdu. Dolayısıyla bu tatlı heyecan tüm ailemizi kaplardı... Hele sahur vakti, bambaşka bir sevinçti benim için. Sevgili anneciğime yalvarır, beni de sahura kaldırmasını sıkı sıkı söyleyerek yatardım. Tabii hiçbir zaman anneciğim beni kaldırmadı... Ancak kendiliğimden uyandığımda sahura iştirak edebilmişimdir..

Diyeceğim, o zamanlar kimse kimsenin orucuna karışmaz, kimse kimseyi tehdit etmezdi. Dolayısıyla ramazan ayı, mahallece sevgi ve saygının yaşandığı, ahlâkın en üst seviyede seyrettiği güzellikler  olarak hafızama yerleşti. Ve bu ayda herkes -oruç tutan tutmayan- saygı ve sevgi çerçevesinde ne yapacağını çok iyi bilirdi. Zira edindiğimiz bir terbiye vardı..

Yani sizin anlayacağınız bir dille örnekleyeyim;

Sevgili anneciğim sadece ramazan ayına özel değil, her zaman için, dışarıda yemek yemenin ayıp olduğunu, "Olan var olmayan var. Alan var alamayan var." anlayışıyla hareket etmemizi söylerdi. O sebeple dışarıda asla yemek yemememiz gerektiğini bilen bir ahlaka sahibiz. Dahası, açıkta yiyecek taşımanın da çok ayıp olduğunu ifade ederdi. Hatta, apartmanda oturuyorduk, dolayısıyla pişirdiği yemek kokar diye, mutlaka komşulara da gönderirdi... İşte böyle bir terbiye ve adapla büyüdük...

Hal böyleyken, oruç tutmayanlara "kafir" gözüyle bakılmaz, dayak tehdidinde hiç bulunulmaz, öldürülme zaten olmazdı. Kısacası tam bir insanlık ahlâkıyla kuşandık!

Şimdi siz ne diyorsunuz? 

"Dayak"... 

Pekiii hani hoşgörü?

Hani iradeye hakim olmak?

Hani sevgi?

Hani saygı?

Ha.. bir de ne öğüt veriyorsunuz?

"Gizli yesinler"

Vayy!.. Nasıl yani?

Gizli iş yapmak, yalan söylemek...

Dolayısıyla insanlara ikiyüzlülüğü, riyayı öğütlüyorsunuz, öyle mi? 

Hani Kur'an'da sizin "incileriniz" tehditleriniz yok ama, gizli gizli "kin, nefret.." gibi hoşgörüye karşı tahammülsüzlüğü savunan ve  teşvik edenler için,

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur." -Bakara Suresi, 256- "Müslümanların sorumluluğu, Allah'ın Kur'an'da bildirdiği ahlâkı en güzel şekliyle insanlara anlatmak ve seçimi karşılarındaki insanın vicdanına bırakmaktır."

Hal böyle olunca da siz Kur'an'ı inkâr ediyor görünüyorsunuz...

"Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, Peygamberleri haksız yere öldürenler, insanlardan adaleti emredenleri öldürenler var ya, onları elem dolu bir azap ile müjdele.
Onlar, amelleri, dünyada da, ahirette de boşa gitmiş kimselerdir. Onların hiç yardımcıları da yoktur."
ÂLİ IMRÂN Sûresi 21-22. Ayet


Diyeceğim o ki,

Sayın Hocam şayet kendinizi kontrol edemiyorsanız, kendinizi evinize kapatın, bu bir! Böylelikle kimseyi de görmezsiniz, dolayısıyla da kimseyi dövmeye, taciz etmeye gerek kalmayacaktır, bu iki!

Orucumuzu kendimiz için tutarız, Allah için tutarız. Dolayısıyla sizin bu yaptığınız zoraki tuttuğunuzun göstergesidir, bu üç! Dolayısıyla yaptığınızın neresi ibadet oluyor?

Ve  de çok güzel (!) akıl veriyorsunuz, 

Sizi kutlar tebrik ederim...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

22 Haziran 2016 Çarşamba

İftar olsa da "Koka Kola"mızı Bi İçsek





Ülkemizin bir ucundan öteki ucuna kadar orucumuzu neyle açarız?

Hurma, zeytin, su...

Hayır hayır!

Bütün bir müslüman halk olarak,

Tabii ki de, koka kola ile...

Ohh!..

Bizim doğal içeceklerimiz (ayran, şıra, limonata, komposto vs.) arasında olmadığı halde sofranın başköşesine kurulan riyakar, ikiyüzlü olduğunu kanıtlayan  reklam furyasının  baş tacı koka kola...

Dolayısıyla...

Hani ramazan denilince akla bir pide, bir de eksik olmasın "koka kola" geliyor ya...

Hani uzunca bir masa etrafındaki sülalecek iftar vaktinin son dakikalarını bekleyen ailelerin, keyifle yudumlamasını beklediği koka kolanın gururla teşhiri...

Hani İslam'ı yozlaştıranların, ekonomisinin bel kemiği olan koka kola...

Hani bir tarafta ramazan topu niyetine bombalarıyla sofralarımızın başında, evimizi başımıza yıkan

Öte taraftan da dini değerlerimizle kendini "özdeşleştiren"...

Ve...

"Bey, oğlanı pide sırasına, kızı da kola kuyruğuna yolladım" cümleleriyle ramazan ayının müjdecisi koka kola...

Dolayısıyla...

Silahların gölgesinde...

Bir ramazan ayını daha yaşadığımız bu günlerde, "mutluluğu" sağda solda aramaya ne gerek var...

Mutluluk, koka kola'nın ramazan reklamlarında saklı...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

2 Temmuz 2015 Perşembe

Kediler İçin Sokağa bırakılan Ciğer, İftar Yemeği Oldu!











Güya "Ramazan"ı yaşıyoruz...

Sevgili ağabeyimle telefonda konuşuyoruz...

Bir ara sert bir uyarıyla sohbetimizin bölündüğünü fark ettim. Zira ağabeyim birisini uyarıyor:

"Elleme bırak! O kediler için..." Ciğeri almak isteyen yaşlı adamcağız, "Başka sokaklardaki kediler için alıyordum" diyor.

Ağabeyim,

"Kalsın! Bak, kediler yiyor..."

Daha sonra konuşmasını devam ettiren ağabeyim,

"Tülay,  bu ciğeri biraz önce bir vatandaş bıraktı. Buna ben tanığım...

"Abi sinirlenme! Belki kendisi yemek için almak istemiş olabilir!.."

Daha sözüm bitmeden sevgili ağabeyciğim sızlanarak,

"Vallahi aklıma gelmedi... tüh!" derken,



"Tülay, karşımda bir kadın çöp konteynerini karıştırıyor... İnan ki içinden yiyecek arıyor..."

Bu arada bir yandan da resimlerini çekerek bana göndermeye başladı...

Bu iç sızlatan olaya uzaktan tanıklık etmenin sızısıyla, yaşanılanları sessizce dinliyorum.

Ağabeyim bu teyzenin yanına giderek başlıyor konuşmaya.

Konuşmaları telefondan dinliyorum:

"Annem dur! N'apıyorsun?

Teyze  kendine yarayacağını umduğu çerçöple doldurduğu pazar sepetine, bulduğu bir patlıcanı koyarken,

"Açız! Bu, benim imtihanım..." diyordu. Ve yine sözlerini kesik kesik sürdürerek,

"Akşam iftarda yiyeceğiz!"

Ağabeyim ona, bu akşam için ne yapmak istediğini soruyor...

Gururlu kadın, "Allah razı olsun kesinlikle bir şey istemiyorum!" dediğini
kendi kulaklarımla işittim. Dolayısıyla gerçek ihtiyaç sahiplerinin sergilediği o asil ve gururlu duruşuyla ağabeyime "red" cevabı verdi.

Ağabeyim:

"Annem bak, Allah birisine bir şey verecekse, başka birisinin aracılığıyla verirmiş. Onun için sen burada bekle! Sana domates, patates alayım burada bekle, şimdi geleceğim..."

Bu defa o onurlu teyzem,

"3 patates, 3 domates olsa yeter, fazla alma bozulur. Dolabım yok" diyor, iyi mi!

Bu cümleler insanın içini öyle acıtıyor ki...

Allah'ım hem de ramazan ayı içerisinde...

Hem de zengin iftar sofralarının gırla gittiği, televizyon kanallarının göstere göstere yemek tariflerinin verildiği bir dönemde...

Bu çöp konteynerlerinden  medet umarak oruç tutan insanların varlığını bilmek, gerçekten insanın yüreğini paramparça ediyor...

Allah bizden oruç tutmamızı isterken asıl amaç; aç insanların halini anlamamızı sağlamak değil midir?

Dolayısıyla, "Komşusu açken, tok yatan bizden değildir." felsefesi ne çabuk unutuldu?

Bu felsefeye bu manzara, öyle mi?

Çok yazık!


Ağabeyimin elini öpmeye kalkan bu onurlu ve gururlu teyzemin ağzından dökülen

"Benim adım Melek.. Sen Hızır mısın?" cümlesi gerçekten çok dokunaklıydı...



Ağabeyimin, marketetten çıkarken buranın önündeki toprakta yeşeren 5-6 ebegümeciyi de topladığını, ve bunun da "iftara yemek" olarak hazırlanacağı  sözünü aktarması, daha bir yaralayıcı...

Karınlarını doyurmaya çalışan bu  insanlardan sadece birine denk gelen teyzeyle yaşanılan bu  küçük ama, etkisi insan vicdanını derinden yaralayan, ve de tesadüfen telefonda tanık olduğum bu olayı sizlerle paylaşmakla yakın çevremizdeki "aç insan"ların varlığına dikkat çekmek istedim.

Dolayısıyla...

5 yıldızlı otellerde gösterişli iftar yemeğini zenginlere vermek yerine, bir yemek evinde hazırlatılan yemeklerin araçlarla ihtiyaç sahiplerine, yoksul semtlerin sokaklarına verilmesi çok daha iyi olacağı kanaatindeyim...

Ve ağabeyim,

 "Tülay o yaşlı adama bilmeden haksızlık yaptım! Allah bana bu yanlışlığı, çaresiz bir kadıncağızın kediler için konulan ciğer paketini, aynı yerden alırken hatırlattı.." diyerek telefonu kapadı..


Sevgi ve saygılarımla!


NOT: Bu olay İzmir/Karşıyaka'da  yaşanmıştır.



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Dikkat"im" Dağılıyor!!!

















Müslümanların kutsal ayı Ramazan'ın ilk gününü tamamladık..

Bir ay boyunca oruç tutacağız..

Böylelikle nefsimizi kontrol edebilme yeteneğimizi bir kez daha sınayacağız...

Oruç;

kısaca nefsin terbiye edilmesi...


Pekii nefsin terbiye edilmesi bir tek Ramazan ayı ile mi sınırlı?

Şüphesiz ki hayır!

Zira İslam dini her alanda insanın nefsini kontrol etmesini emreder....

Lokmamızı paylaşabilmek,

Elindekini ihtiyacı olana verebilmek,


Acılara ortak olabilmek,

...

Velhasıl,

İnsan vicdanını rahatsız eden tüm kötü şeylerden ve kötülülklerden uzak durabilmek,

İnsanın gerektiğinde nefsine hakim olabilmesiyle gerçekleşir...

Ve bunları başarabilen kimselere mü'min denir...

Hal böyleyken...

"Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali,


"Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nün yaz okulunda ders veren Prof. Dr. Suat Kıyak'ın öğrencileri kıyafetlerine dikkat etmezlerse ders ve sınavlara almayacağı yönünde tehdit ettiği iddia edildi. Prof. Kıyak ise kendini, "İnsanın dikkati dağılıyor " diye savundu.

Öğrenciler, hocanın derste askılı bluz giymiş bir kız arkadaşlarını işaret ederek, “Haftaya da şuradaki arkadaşınız gibi gelirseniz sınava almam" dediği ifade ediliyor.

Buradan hareket ederek sn. Hocamıza bir kaç soru yöneltmek isterim:

Bu durum "dikkat dağılma"sı Hocamızın nefsine hakim olamama endişesinden mi?

Yoksa, karşı tarafı "baskıcı" bir zihniyetle "hizaya getirme" "çaba"sından mı hasıl oluyor?


O vakit her iki durumda da kendilerine Yunus Suresi, 99. Ayet'i hatırlatmakta fayda görüyorum.

Zira ne diyor bu Ayet:

"Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?"

Demek ki neymiş?

Kimseye "din" adına bir zorlama, baskı yapılamazmış; bu bir!

Yine bu düşünce "Dikensiz gül bahçesi" yaratmanın bir göstergesidir...

Bu durumda da insanın nefsini terbiye etmekten, iradesini kontrol etmekten öte, nefsine hakim olamadığının açık göstergesidir,

Netice itibariyle insanın kendisini ve bilmeyenleri aldatmaktan öteye geçemez, bu da iki!

Diyelim ki herkesi, istenildiği gibi giydirip istenildiği ölçüde kapattınız…

Eee n'ooldu şimdi?

Cümleten mü'min mi olduk?!

Oysa İslam, insanın hür iradesiyle hareket etmesini ister!

Yüce Allah, Adem ile Havva'yı bile yeryüzüne göndererek kendi iradelerine teslim etmemiş midir?


Bu arada, sn. Hocamıza bir hatırlatma daha yapmak isterim:

Kendilerinin dikkatleri dağılmaması ve bu sayede nefislerini daha kolaylıkla terbiye etmesi adına Suudi Arabistan'da yaşamaları daha anlamlı olacaktır diye düşünüyorum...

Nasılsa orada bildiğiniz üzere herkes zorunlu baskıya dayanan bir kapalılıkla yaşıyorlar. Ki ondandır, geçenlerde Bodrum'a gelen Suudi Prens Tallal ailesi, Suudi Arabistan'da çarşafa bürünmüşken , ortam ve çevre değişince birden açılıp saçılarak ikiyüzlü davranışla dünyaya "rezilce" bir durum sergileyiverdiler...

Bu durumda onlar "gerçek" anlamda İslam'ı "yaşıyor" ve harbi müslüman oluyorlar (!) ya...

O bakımdan...

Ha... bir de sn. Hocamızın oruç tutarken zorlanacağını düşünüyorum...

Zira kendilerinin "dikkat dağılma" gibi zaafı "var".

Valla çevrede oldukça nefis kokular yayan yemekler ve insanın son derece iştahını kabartan envai çeşit yiyecek ve içecekleri teşhir eden vitrinlerin, reklamların... arasında yaşıyoruz...

Eee nefis bu...


Hocamız da malum dikkatini toplamakta zorlanıyorlar ya...

O vakit Ramazan boyunca dışarı çıkmamaları konusunda uyarmak boynumuzn borcu oldu gari...

:)

Bu vesileyle bütün mü'minlere hayırlı Ramazanlar....

Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)

8 Eylül 2010 Çarşamba

Hepimizin Bayramı...

















Bugün bayram erken kalkın çocuklar
Giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi

...

Yarın bayram...

Umut ediyorum ki, hepimizin yüzünde gülücükler hakim, gözlerimiz ise pırıl pırıl parlıyor olsun...

Şüphesiz ki bu harika duyguların oluşmasına vesile olan, bayram sevincimizin dışa yansımasıdır...


ULUS olarak ortak mutluluğumuz olan Mübarek Ramazan Bayramı; yüce milletimize ve İslam alemine kutlu ve mutlu olsun!


Ve yine bu bayramın bizlere, her zamankinden daha fazla birliktelik, sevgi, saygı, hoşgörü, kardeşlik, dostluk, sağlık, barış ve huzur getirmesini diliyoruz! Zira buna çok ihtiyacımız var...


Ramazan Bayramı'nı sevdiklerimizle birlikte, dolu dolu ve mutlulukla yaşamamız dileğiyle...


MUTLU BAYRAMLAR... :)


Sevgi ve saygılarımla!


27 Ağustos 2010 Cuma

"Günahlara İndirim" Kampanyası!















"Etiler’de bulunan Akmerkez’in yanından girilen Arnavutköy yolunda görenleri şaşkınlığa uğratan bir ilan asılı. Beşiktaş Müftülüğü’nün hazırladığı ilanda yer alan “Ramazan geldi. Değerlendirin. İyiliklerde kat kat sevaplar, günahlardan yüzde 100 arınma imkanı” yazısıyla bir banka reklamını anımsatıyor." 27.08.2010, Vatan



Lev Nikolayaviç Tolstoy’dan bir alıntı yaparak, yazarın Hıristiyanlık dininin nasıl bozulduğunu anlatan "Hikayeler" isimli kitabından bir bölümle konumuza giriş yapmak istiyorum:

Şeytanların lideri Velzevul, olanları diğer küçük şeytanlardan dinliyordu:

"-Ben bu dini yeni baştan işledim, dedi.
-Nasıl işledin?
-Öyle bir duruma getirdim ki, insanlar onun dinine değil benimkine inanıyor ama onun adıyla anıyorlar.
-Nasıl yaptın bunu?
-Aslında kendiliğinden böyle oldu. Ben sadece destekledim o kadar.

Velzevul,

-Kısaca anlat, dedi.

Küçük pelerinli şeytan anlatmaya başlar..."

İnsanların kafasını karıştırarak binbir şeytanlıkları ortaya attıktan sonra pelerinli şeytan anlatmaya devam eder;

"İşler yolundaydı. Fakat bu müthiş aldatmacanın farkına varırlar diye ödüm kopuyordu. O zaman "kilise" diye bir şey uydurmak aklıma geldi. Onlar ona inanınca rahatladım. Böylece cehennemin yeniden kurulduğunu ve bizlerin de kurtulduğunu anladım.

Velzevul sert sert,

-O "kilise" dediğinde ne biçim şey? diye sordu.

Kilise, yalanları Tanrı'ya doğrulatan kurumun adıdır. Bu işi Tanrı'ya dayanarak ve, "Tanrım bu şey doğrudur" diyerek yapar. Kilisenin en büyük özelliği yanılmaz olarak kabul edilmesidir. Kiliseye mensup insanlar da kendilerini yanılmaz gördüğü için ne kadar hata ederse etsin bunda diretirler. Kilise, Tanrı'nın kitabını doğru olarak anlamanın, Tanrı'nın seçtiği insanların söylediklerine uymakla mümkün olacağı düşüncesinden doğmuştur. Seçkin olduğunu iddia eden bu grup zamanla yetkilerini başka bir gruba devreder. Böylece bu grup da seçkin olmuş olur. Tanrı'nın kitabını sözde sadece bu insanlar anlar. Bunun böyle olduğuna hem kendileri, hem de başkaları inanır. Bu işi Tanrı'dan devraldıklarını söylerler. Böylece, kiliseye mensup olan kişiler Tanrı'nın öğrencileri sayılırlar. Bu mantığın bizim açımızdan yararı şudur: Kilise kendini bu şekilde tarif ettiği için söyledikleri şeyler ne kadar saçma olursa olsun, bunu savunmak zorunda kalıyorlar.

Velzevul bunun üzerine,

-Peki, kilise bu dini niçin bizim lehimize yorumluyor? dedi.

Çünkü onlar kendilerini Tanrı kitabının biricik yorumcuları görüyor, insanları da buna inandırıyor, böylece insanların kaderini belirleyen en yüce kurum oluyorlar. Bunun sonucunda havalara giriyor ve yoldan çıkıyorlar. Bunu gören insanlar onlara kızıp, düşman kesiliyorlar. Kilise de düşmanlarına karşı zor kullanıyor, onları aforoz ediyor, ölüm cezasına çarptırıyor, diri diri yakıyor, işte bu duruma düştükleri için dini, kendilerini haklı gösterecek şekilde yorumlamak zorunda kalıyorlar. Böylece de bizim çıkarlarımız doğrultusunda çalışmış oluyorlar."


Evet, konuya Tolstoy'un Hıristiyanlık üzerindeki müthiş saptamasıyla giriş yapmayı düşündüm. Zira haberi okurken aklıma ilk gelen Tolstoy'un "İçimizdeki Şeytan" adlı kitabı oldu. Ve de Tolstoy'un tespitlerini bana çağrıştıran "Sevap Kampanyası" manşetiyle öne çıkan, Vatan'ın bu haberi oldu işte...


İnanılır gibi değil! Bilemiyorum; bana göre bu ilan, gerçekten ciddi anlamda kaygı verici bir durum. Çünkü, bizim dinimiz gerçekten aracıya ihtiyaç duyulmaksızın manevi anlamda insanın huzur bulduğu tek, hak dindir! O halde bu ilanın amacı ne olursa olsun, kalplere bıraktığı ilk intiba ile İslamiyet'e zarar vermekte olduğunu düşünüyorum ve hissediyorum!


Haberin kaynağına göre devamı daha da ilginç;


"Gerçekten de bilindiği üzere Ramazan ayındaki her sevap kat kat artarken günahlarda azalır. Vatandaş eski kelimelerle değil böyle daha rahat anlar diyerek Ramazan vurgularımızı daha güncel dile yakın hale getirdik. İlanı ilk kez hazırlattığımızda üzerinde ‘Ramazan geldi. İyiliklerde kat kat sevaplar, günahlarda yüzde 100’e varan indirimler. Bu fırsatı kaçırmayın” şeklinde hazırlatmıştık. İlçe Müftümüz bu ilanı aleni banka reklamı gibi olduğunu söyleyerek yumuşatılmasını istedi ve ortaya şu anki ilan çıktı."


Pes doğrusu! "Vatandaş böyle daha iyi anlar" düşüncesine dayanarak, kutsal Ramazan'ın cehalete teslim edilişine bir bakar mısınız?!


"Ticari zihniyet"ten esinlenerek yüce dinimizin hırpalanmasına yol açmak da neyin nesi oluyor?..

Yoksa, yıllarca Hıristiyanlık, "kilise" ve "rahip" zihniyetini beynimize toplu halde kazıyan film ve dizilerden yola çıkılarak, yeni bir anlayışa mı adım atılıyor?!..

Oysa insanlarımıza bu mübarek ayda verilecek o kadar çok şey var ki!!! İlla da insana bencil düşünceyi aşılayacak bireysel amaçlı mesajlar mı ön plana çıkartılmalı?


Mesela, bunun yerine kitlelerin beynine sosyal yardımlaşma ve toplumsal vicdanı harekete geçirecek ve hedef kılacak ince mesajlar niye verilmez acaba?!

Zira Ramazan'ı anlamlı kılan bir önemli nokta da, sevgi ve dayanışma üzerine değil midir?

Sevgi ve saygılarımla!

13 Ağustos 2010 Cuma

"İnsan Ne İle Yaşar?"












"Kur'an'ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir." Mevlânâ



İnsanın yüreğine sevginin egemen olduğunu öğrendim...

"İnsanların tümü kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek değil, insanlara verdikleri sevgiyle var kalırlar.

Tanrı kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor; bundandır ki, her birine kendi gereksinimlerini değil; her birine, hepsi için gerekenleri esinliyor.

İnsanlar sedece kendilerini düşünerek var kalıyor gibi görünseler de; aslında onlara hayat veren tek şey sevgidir. Seven Tanrı'ya, Tanrı sevene yaklaşır. Sevgiyi var eden sadece O'dur çünkü."

Evet, bu yazdıklarım Tolstoy'un "İnsan ne ile yaşar?" eserinden alıntılardı...



İnsanlığın var olduğu günden bu yana hiç eksilmeyen ve mutlaka varlığının sürmesi gereken unsurların başında ne vardır?

SEVGİ...

Bununla birlikte olmazsa olmazların başında ne geliyor?

VİCDAN...

Peki bu iki unsur birleşince ne oluyor? Tabii ki de insan; ve insanı insan kılan diğer yüce erdemler... Bunların yokluğu neleri getiriyor? İşte içinde bulunduğumuz bunalımlı dönemde olduğu gibi insanı insanlıktan uzaklaştıran zalimlikler ve zulümler meydana geliyor!!!


Peki bu durumu aşmak için ne yapılmalı? Mesela şu anda yaşamaya çalıştığımız Ramazan ayının verdiği manevi huzurun hayata geçirilmesi gibi, insanların halini anlayabilecek ve bunun için de bizzat kendimiz yaşayarak "Tok açın halinden ne anlar?" sorusuna cevap bulacağımız bir sürecin, tam manasıyla yaşanması gibi...

Ramazan Ayı münasebetiyle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU'nun yayınlanan yazılı açıklamalarının bir kısmını buraya taşımak istiyorum:


"Bugün, fert ve toplum olarak birbirimizi anlamaya, birbirimize karşı dürüst olmaya, sevgi ve saygı göstermeye; elimizdeki malı, gönlümüzdeki sevgiyi, zihnimizdeki bilgiyi ve duamızı paylaşmaya; kişisel zaaflarımızdan kaynaklanan eksikleri ve hatalarımızı gidermeye, kaynaşmaya, karşılıklı saygı ve sevgi içinde kardeşlik bağlarını güçlendirmeye ekmek su kadar ihtiyacımız vardır.

Bu sebeple; din ile olan sarsılmaz bağını asırlardır sürdüren bir milletin fertleri olarak onun kuşatıcı mesajları ile manevi dünyamızı inşa edelim, dayanışma, paylaşma ve kaynaşma ile pekişen kardeşliğimizi derinlemesine yaşayalım ve yaşatalım, sosyal ve kültürel hayatımız bakımından da canlı bir dönem haline getirelim." 09.08.2010



Şüphesiz ki, Ramazan ayı üzerinde konuşulacak çok şey vardır. Bizim ise konu üzerinde söyleyebilecek küçük ama ince bir notumuz olacak;
Her şeyin başı kalp temiziğinden geçmektedir! Yani düşüncelerimizle birlikte ruhumuzun temiz olması da diyebiliriz. Unutulmamalıdır ki, "kalp temizliğinin kendin için çalışmaktan vazgeçince gerçekleştiğini, ondan sonra başkalarının kalplerini temizlemenin mümkün" olabileceğine inanmaktır. Bununla ilgili küçük bir hikayeciğe hemen izninizle yer vermek isterim:


"Bir gün kenar evlerden birinde temizlik yapan bir kadın odayı siliyor, masayı temizliyormuş. Kadın masayı yıkayıp kirli bir bezle silmiş. Masayı sürekli siliyor, ama masa bir türlü temizlenmiyormuş. Sonra masanın diğere tarafını silmeye başlamış. Peşkir eski lekeleri yok ederken yeni lekeler bırakıyormuş. Daha sonra bir uçtan diğer uca silmeyi denemiş, fakat kirli bez her yeri batırıyor, hep aynı şey oluyormuş. Olayı bir süre izleyen yabancı,

- Ne yapıyorsun bayan? demiş.

- Canım görmüyor musun, bayram temizliği yapıyorum. Fakat bir türlü şu masayı temizleyemedim. Bu iş beni çok yordu.

- Şu bezi bir yıkayıp, öyle silmeyi denesen.

Kadın kendisine denileni yapmış. Masayı bir çırpıda temizlemiş. Sonra,

- Bana bunu öğrettiğin için teşekkür ederim, demiş." TOLSTOY


Mevlânâ'nın bir sözünden yola çıkarak; "Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?"...

Diyeceğim, bu Mübarek Ramazan Ayı içerisinde ve sonrasında yapacağımız her şey içten ve temiz bir ruhla olmalı... Zira buna toplum olarak çok ihtiyacımız var...


Bu vesileyle tüm ulusumuzun Ramazan Ayı kutlu ve mutlu olsun!


Sevgi ve saygılarımla!