Raskolnikov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Raskolnikov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Kim Masum? Kim Şeytan?


Okuduğum bütün kitaplar  üzerinde notlarım vardır. Lüzum hissettiğimde bu notları tekrar gözden geçiririm. Dolayısıyla bugün her şeyin birbiriyle karıştığı, neyin suç, neyin ceza olduğunu ayırt edemeyecek kadar değerlerin ayak altı edildiği bir ortamda  yaşıyoruz. Hal böyle olunca zihnimde yer eden, "Suç Ve Ceza" kitabını yeniden elime aldım...

"Asya nın derinliklerinden Avrupa'ya gelmekte olan, görülmemiş, işitilmemiş korkunç bir afet ile mahva mahkûm olduğunu gördü. Çok az seçkin kişi dışında kalan herkes ölecekti. İnsan vücuduna  yerleşen yeni birtakım trişinler, mikroskobik yaratıklar türemişti. Ama bu yaratıklar, akıl ve iradesi olan bir takım ruhlardı. Bu mikroplar kapanlar, hemen şeytanların pençesine düşüyor, zır deli bir hale geliyorlardı. Ama insanlar hiçbir zaman, kendilerini bu hastalığa tutulanların hissettikleri kadar, böylesine akıllı, doğrulukta bu derece sarsılmaz hissetmemişlerdi. Onlar kararlarını, bilimsel araştırmalarının sonuçlarını, ahlâki ve dini inançlarını hiçbir zaman böylesine sağlam ve sarsılmaz hissetmemişlerdi. Bütün köyler,bütün kentler, bütün uluslar  bu hastalığa tutuluyor ve çıldırıyorlardı. Herkes üzüntü ve telaş içinde idi. Kimse kimseyi anlamıyordu. Herkes gerçeğin yalnız kendisinde olduğunu sanıyor, başkalarına bakarak acı çekiyor, göğsünü yumrukluyor, ağlıyor ellerini ovuşturuyordu. Kimi nasıl yargılayacaklarını bilmiyorlardı. Neyin iyi,neyin kötü olduğunda anlaşamıyorlardı. Kimi mahkûm etmek, kimi beraat ettirmek gerektiğini bilmiyorlardı. Birbirlerine karşı büyük ordular halinde toplanıyor, ama bu ordular daha yolda iken, birden bire kendi kendilerini kırmaya başlıyor, saflar dağılıyor, savaşçılar birbiri üzerine saldırıyor, birbirini boğazlıyor, doğruyor, ısırıyor, birbirini yiyordu. Şehirlerde bütün gün felaket çanları çalıyordu. Herkes çağrılıyordu, ama kimin çağırdığını kimse bilmiyordu. Herkes telaş ve heyecan içinde idi. Bütün sıradan zenaatlar bırakılmıştı çünkü herkes, kendi düşüncesini, kendi düzelttiği şeyleri ileri sürüyor ve bir anlaşmaya varmak mümkün olamıyordu. Tarım işleri durmuştu. Şurada burada insanlar, kümeler halinde toplanıyor, herhangi bir şey üzerine birlikte karar veriyor, ayrılmayacaklarına and içiyorlardı. Ama, arkasından hemen, az önce önerdiklerinden bambaşka bir şey yapmaya başlıyorlardı. Birbirlerini suçlamaya koyuluyor, dövüşüyor ve vuruşuyorlardı. Derken yangınlar ve açlık başlıyordu. Her şey ve herkes mahvoluyor, afet genişliyor, durmadan ortalığa yayılıyordu. Bütün dünyada ancak bir kaç kişi kurtulabilmişti. Bunlar, yeni bir insan kuşağı meydana getirmek, yeni bir yaşayış kurmak, yeryüzünü yenileştirmek ve temizlemekle görevlendirilmiş, temiz, seçkin kişilerdi. Ama, hiç kimse hiçbir yerde bu adamları görmemiş, hiç kimse onların sözlerini ve seslerini duymamıştı." Dostoyevski, Suç ve Ceza 2. Cilt sf:360-361

Romanın kahramanı Raskolnikov'un ikilemleriyle birlikte duyduğu vicdan azabı ve iç çatışmalarını hatırladıkça  insanın, toplumsal, ahlâki ve dini değerleri üzerinden bugünü, dolayısıyla da sahip olduğumuz değerleri sorgulamayı kaçınılmaz bir durum olarak düşünüyorum. Zira Dostoyevski, insanın en saf ve masum halinden, çevresel koşulları, dayatmaları, istekleri, ve de en önemlisi zaafları ile  nasıl da değişebileceğini   inanılmaz  anlatımlarıyla ortaya koymuştur.

Demem o ki...

Hani coğrafyamız üzerinden başlatılan kanlı savaşlarla, "yeni bir dünya kuruluyor" deniliyor ya...

Hah işte, o sebeple aklıma Raskolnikov'un hasta yatarken ateşler içinde ve de sayıklamalar arasında gördüğü,  bugün  "karabasan" gibi üzerimize çullanan emperyalistleri anımsatan "düş"ünden bir alıntıyla, aslında coğrafyamızın tek sahibi olan müslümanların kendi aralarında bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarını kıyaslamak istedim. 

Dolayısıyla da  yine Raskolnikov'un etkileyici sözüyle yazımı tamamlamak istiyorum:

"Ve artık şunu biliyorum Sonya, 

Güçlü, sağlam bir kafa ve ruha sahip olan kişi insanların efendisidir. Kim daha cesaretli ve gözü pek ise, onların gözünde o haklı ve doğrudur. Kim daha çok şeyi ayakları altına alır, çiğner geçerse onların yasa koyucusu olur ve en arsız en cüretkar olan, muhakkak ki en haklı olandır. Bu hep böyle gelmiş ve böyle gidecektir."


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

29 Mart 2010 Pazartesi

Çocuklarıma Vasiyet; Satılmaz Haysiyet


















"Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir." Konfüçyüs



Rus matematikçi 100 yıllık problemi çözdü. Ödül olarak kazandığı 1 milyon doları ise geri çevirdi.

Yapılan titiz sağlamalarla çözümün doğru olduğu tespit edilen problemin, kainatın biçiminin saptanmasında yardımcı olabileceği belirtiliyor. Hürriyet, 23.03.2010


Günümüzde özellikle paranın her şeyin önüne geçtiği bir dönemde, normal insanın hayatını başlı başına değiştirecek boyuttaki bir paranın reddedilmesi, gerçekten olağanüstü bir davranış... Ayrıca ahlâkın ve insani değerlerin para uğruna yerle bir olduğu sürecin içerisinde olduğumuzu düşünürsek bu haber, insanlara tokat gibi bir cevap diyebiliriz...


Öte yandan dünya klasikleri arasında önemli yer tutan eserlerde, çoğu zaman insanın üstün vasıfları arasında yer alması gereken ahlâkı ve vicdanı konu yapan Rus yazarların güçlü karakterleriyle insanlara bıraktığı derin izleri, yüzyıllar sonrasında dahi okuyanlar tarafından tartışmaya götüren sorgulamalar devam etmektedir... İşte bu kişiliklerin üzerimde bıraktığı etkilerden olsa gerek ki bu haberle birlikte, Dr. Grigory Perelman'ın kendisine verilmek istenen yüklü miktardaki parayı, tıpkı vicdanıyla hesaplaşan ve ''Ben vicdanın ikinci bir kanun koyucu olduğuna inanıyorum, bizim yakalayamadıklarımızı o kaçırmaz!" (Dostoyevski, Suç ve Ceza) diyen, "Raskolnikov" gibi; "Para veya ün beni ilgilendirmiyor. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek istemiyorum. Matematik kahramanı değilim. O kadar da başarılı değilim, bu yüzden herkesin gözünü bana dikmesini istemiyorum" diyerek reddetmesi, aklıma insanın bu denli yüksek onurunu "halen" koruyor olmasını getirdi.


Yine aynı şekilde “Anna Karenina”, “Diriliş”, “Savaş ve Barış” gibi ölümsüz eserlerin sahibi edebiyatçı TOLSTOY, 1901 ve 1902'de Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmiş ve jüri tarafından reddedilmiştir. Tolstoy bunun üzerine şu açıklamayı yapar: “Umurumda değil. Üstelik genellikle son derece gerekli ve yararlı sayılan, ama benim her türlü kötülüğün kaynağı olarak gördüğüm parayla ne yazık ki ilgilenmek zorunda kalacağım bir durumdan kurtulduğum için çok memnunum.” sözleri...


"Ülkesindeki uygulamaları eleştirmekle, vatanını savunmak arasındaki ince çizgiyi olağanüstü bir şeklide gerçekleştirebilmiş bir yazar:
Boris Pasternak. Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri. En tanınmış romanı Doktor Jivago".


Batı dünyası çıkan her fırsatı kendi lehinde -her zaman olduğu gibi- kullanmaya çalışmaktadır. İşte fırsat ayaklarına gelmiştir. Zira Pasternak, bir rejim aleyhtarıdır. Kitaplarında da Sovyet Devrimini eleştirmektedir. Bu fırsatı değerlendirmeye çalışan Batılı güçler, Boris Pasternak'a 1958 yılında Nobel Edebiyat ödülü'nü verir.


"Pasternak yazarlığıyla bu ödülü çoktan haketmiştir; ama ödülün yazarlığı için değil ülkesini eleştirdiği için verildiğini anlayacak entellektüel birikime de sahiptir. Ödülü reddeder. Propaganda makinesi çalışmaya başlar. Reddetme gerekçesi hemen yaratılır. Sovyetler Birliği yönetimi yazarın ödülü almasına izin vermemiştir. İşte bu noktada Boris Pasternak, Nobel ödül komitesine bir mektup yazar:
'Romanımın çevresinde gelişen siyasi kampanyanın kazandığı boyutları görünce ve Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim' "


1964 senesinde Jean Paul Sartre'ın "Les Mots" (Sözcükler) adlı eseriyle kendisine lâyık görülen Nobel ödülünü “Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Nobel bana bir şey katmaz, tam aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü, tanınma peşinde olanlar içindir. Ben yaptığım her şeyi severek yaptım, en güzel ödül buydu.” sözleriyle reddetmiştir.

Demem o ki, paranın, şöhretin ve gösterişin hüküm sürdüğü bu dönemde onurlu ve dik duruşu her şeye rağmen gösterebilen ve özellikle de hak ettiklerine yürekten tartışmasız katılacağımız bilim adamlarının bu saygın davranışına dün olduğu gibi bugünde tanıklık etmemizdir... Bugün "Petersburg'da karafatmaların istila ettiği küçük bir dairede oturan 44 yaşındaki Dr. Grigory Perelman, kapı aralığından yaptığı açıklamada, parayı istemediğini belirterek, "Ben istediğimi aldım" diyebilen bu kişiye, saygılarımızı sunmak gerekir diye düşünüyorum!..


Bilmem; "sefil" bir yaşama rağmen bu sözleri söyleyebilecek onurlu davranıştan, kendilerine ders çıkaracak kimseler çıkar mı?!

Sevgi ve saygılarımla!