Ziya Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ziya Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2016 Cuma

Hangi Yüzle...






"Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık avlandığında, işte o zaman paranın yenmediğini anlayacaksınız" Kızılderili Atasözü

"Aydın'da dikilen incirler kesilerek jeotermal santral yapılıyor. Böyle giderse, 15 yıl sonra çölleşecek duruma gelir."

"Burdur-Yarışlı Gölü, flamingo ve başka birçok kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Ancak Burdur’daki bu gölün etrafındaki dağları mermer ocakları kuşatmış durumda. Etrafında 50’nin üzerinde mermer ocağı bulunan göl, tozlar nedeniyle kirlendi ve bu nedenle her sene bir aylığına misafirliğe gelen flamingolar bu sene göle uğramadı."

"Güney Amerika kıtasının üçte birini kaplayan Amazon Ormanları’ndaki talan giderek artıyor"


Dağlar taşlar dereler, ormanlar...

Birer birer talan ediliyor, kirletiliyor, yok ediliyor...

"Ziya paşa’nın Adana Valiliğini sürdürdüğü 1879 yılında Çukurova’da ortalığı kasıp kavuran bir kuraklık hüküm sürüyormuş. Ekinler kurumuş, sebze ve meyve bahçeleri kuraklıktan ürün vermez olmuş. Çiftçi, tüccar bir grup Adanalı perişan bir durumda müftüye giderek yağmur duasına çıkılmasını istemişler. Müftü, durumu arz etmek ve izin almak üzere Vali Ziya Paşaya sormuş.
"Paşa hazretleri nasip olursa yarın cuma namazını eda eyledikten sonra cemaatle birlikte topluca duaya gideceğiz. Zat-ı devletleri de buna iştirak etmeyi düşünürler mi?"

Ziya Paşa, müftünün bu teklifini alır almaz ayağa kalkmış ve konağın penceresinden aşağıda gürül gürül akan Seyhan Nehri’ni seyre dalmış. Sonra müftüye dönüp söylenmiş; "Bak müftü efendi, ben cenab-ı hakkın huzuruna yağmur istemek için çıkmaya hayâ ederim. Utanırım. Hemen yanı başımızda koca bir ırmak akıyorken, onun kenarında durup yağmur duası yapmak ne ola ki. Hak teâlâ benden bunun hesabını sormaz mı? Yarın ruz-i mahşerde bana ey Ziya, önündeki nimeti görmezden gelip sen ne yüzle karşıma çıkıp yağmur dilersin demez mi? Yok müftü efendi yok. Beni mazur gör. Rabb-ül aleminin huzurunda beni rüsva eyleme."

Dolayısıyla...

Duydunuz mu...

"NASA, Kepler Uzay Teleskobu ile 1284 yeni gezegen keşfedildiğini açıkladı. Gezegenlerin 9’unun ‘yaşanabilir bölge’ içerisinde olduğu" belirlenmiş...

"Yaşanabilir" yeni dünyalar öyle mi?! 

Hangi yüzle?!..

Elindekini görme...

Allah'ım lütfen...

Bu gözü dönmüş caniler ve aklını kullanmayanların  (Ey iman edenler, "Raina-Bizi güt, bize bak" demeyin, "Unzurna-Bizi gözet" deyin ve dinleyin.  Bakara Suresi , 104. Ayet) eliyle mavi dünyamız griye dönüştü. Dolayısıyla elimizdeki nimeti harap ettik... bir yenisini biz kullarına nasip eyleme Allah'ım,

Amin!


Sevgi ve saygılarımla!


NOT: Bugün Hakkari'de sekiz Kahraman Mehmetçiğimiz ŞEHİT oldu...

Türk ulusunun vatan savunmasındaki haklı kararlılığıyla bilikte, yüreğimiz yanıyor...



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

2 Nisan 2011 Cumartesi

Meydan Dayağı Atılıyor!


















"Yüksek Sadakat Grubu, Almanya’da yapılacak 56. Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi, "Live it up" (Hayatını Yaşa) adlı parçayla temsil edecek. Grup, Almanya’da yapılacak 56. Eurovision Şarkı Yarışması’na, “Live it up” (Hayatını Yaşa) adlı İngilizce parçayla katılacak."mış.


Düşünürken, konuşurken, yazarken, anlatırken anadilimizi kullanırız. Zira anadilimizi bildiğimiz kadar düşünürüz, konuşuruz, yazarız... Ne kadar kelime biliyorsak o kadardır düşüncelerimiz...


Vallahi ne diyelim, şimdilerde Türkçe'ye evire çevire meydan dayağı atılıyor...

Yani tarafımızdan Türkçe dayak yiyor!


İçinde doğduğumuz kültürümüzü inkar ediyoruz. Bilinçsizce ve umarsızca kendi elimizle işlediğimiz suçluluğumuzun günahını örtecek ne çok bahaneler üretiyoruz... Ürettikçe avunuyor, avundukça teselli buluyoruz. Bu sayede Türkçe'yi kâh utandığımızı gizleyerek aşağılık duyguları altında dövüyoruz, kâh kendimizi daha bir "aydın" havasında bularak, kâh birileri gibi olmaya çalışırken dövüyoruz!


Adı Eurovision Şarkı Yarışması; amacı Avrupa Kıtası üzerinde yer almış ülkelerin kendilerini kültürel anlamda tanıtması ve ülkelerinin, milletlerinin adını duyurmasıdır. Hâl böyle olunca da ülkeler, müzik alanında kendilerini bu sayede tanıtma olanağı buluyorlar.

Peki bu iş böyleyken olay birden nasıl oluyor da ana dilimizi bir kenara itip, ingilizce ile şarkı söylemeye dönüyor?

Bu ne anlama geliyor?..

O vakit biz Türkçe'yi inkar mı ediyoruz?

Ya da ne bileyim, kendi dilimizden mi utanıyoruz?

Üstelik şarkıyı söyleyecek ve sözde bizi temsil edecek Grubun adına da bir bakar mısınız? "Yüksek Sadakat Grubu"!

Aman ne "sadakat" ne "sadakat"... İnsanın zihniyle alay etmekten başka bir şey değil! Evet ortada bir "sadakat" var; ama o "sadakat"ın bize olmadığı kesin...


Öte yandan böylelikle kendimizi Batı'ya daha mı "şirin" göstermiş oluyoruz acaba? Ne bileyim, "bak biz de sizin gibiyiz, hatta sizinle aynı dili konuşuyor, aynı kültürü paylaşmaya çalışıyoruz!" demeye mi getiriyoruz?


Biz bağımsız bir millet değil miyiz? Ne zamandan beri İngilizce konuşup, İngilizce ile hissetmeye başladık? Mesela İngilizce olarak söylenecek bu şarkıyı bizler dinlerken, hiçbir şey anlamayacağız!.. Ama olsun İngilizler anlayacak nasılsa diyerek, kendimizi mi avutacağız? Bu nasıl bir aşağılanma farkında mıyız?

Olsun; "efendi"ler anlıyor nasılsa biz anlamasakta olur mu diyeceğiz?

İnanılır gibi değil!


Çocuklarımıza karşı büyük bir günah işliyoruz! Ama ne yazık ki birileri bu affedilmez günahın üzerini örtecek bahaneleri anında hazırlıyorlar; ve bilinçsizce halkımıza sunuyorlar! Dahası... O körpecik beyinler de ne olduğunu anlayamadan kendi öz kimlik ve kültüründen uzak bir şekilde "Batı hayranlığı" ile yetiştiriliyorlar.

Bu aymazlığı bir şekilde beynimizde aklamaya kalkanlar unutmasınlar ki büyük bir vebali omuzlarında taşıyorlar... Bu anlamsız katılımı ve siyasi bir kimliğe bürünmüş olan bu sözde "yarışma", özü itibariyle Aziz Türk Milletini aşağılamaktan başka bir şey değildir!


Bu anlamda yaşanılanları şiddetle reddederken yazımı izninizle Ziya Paşa'nın, "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" şeklindeki deyimleşen beyitiyle tamamlamak isterim.

Yazıklar olsun!

Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)


7 Ocak 2011 Cuma

"İdare-i Maslahat"














Osmanlıcadan gelen idare-i maslahat... Daha açıkcası Osmanlı'nın zaafiyete uğramasını bu cümleyle özetleyebiliriz. Zira bu ifade Osmanlı'nın yönetim biçimi olarak da algılanabilir... Yani, işleri şöyle böyle yönetmek gibi. Ortalığı telaşeye vermeden, derinlemesine tedbirden uzak, durumu idare etmektir idare-i maslahat.


Tempo Dergisi'nin haber ettiği ve ardından gazetelerde yer alan olay inanılır gibi değil denilecek cinsten... Gerçi artık yaşadığımız her bir olaya bakışımız, "inanılır gibi değil"lerle başlıyor ama...


Alın size bir inanılmaz haber daha...

Bilgi Üniversitesi'nde bir öğrencinin, bitirme tezi olarak okulda porno bir film çekimi ile günyüzüne çıkan olay; ve akbinde iki öğretim üyesi ve bir öğretim görevlisinin işine son verilmesiyle yaşanan gelişmeler... Buna ilave olarak, Matematik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Nesin'in (ki kendileri Aziz NESİN'in oğlu oluyor), Bilgi Üniversitesi Yönetimi'ni istifaya çağırmasıyla devam eden gelişmeleri değerlendirmek isteriz.

"... Gerçek akademisyenlerin "veliler ne der" ya da "ekmek paramızdan olacağız" gibi kaygıları olamaz. Özümüze ihanet edeceğimize aç kalırız daha iyi!'' Ali NESİN 6 ocak 2011, Hürriyet


Şüphesiz ki üniversiteler, bilimsel anlamda aldığı kararları herhangi bir çıkara dayanarak geri çekmemeli ve şu ya da bu şekilde üzeri örtülmemelidir!!! Ama bir o kadar da saygınlığın, ahlakın düşürülmemesi gereken noktalar vardır. İşte bu durumda sormak isteriz:

Yaşanılan kepazeliğin neresi bilimsel?

Neresi insanlığa hizmet?

Neresi ÖZGÜRLÜK oluyor?

Ve Nesin'in fadelerinde "kendi özümüze ihanet etmektense..." diyor. Ama asıl bu kepazelik milletin özüne ihanet değil de nedir, diye sormazlar mı adama?

Ayrıca dünyanın hemen hiç bir üniversitesinde böyle bir teze yer verilebileceğini hiç zannetmiyorum!!! Bu rezaleti "bilimsel özgürlük" gibi kavramların içerisine yerleştirmek herhalde olsa olsa ahlak düşmanı "sapık" bir toplum yetiştirmeye niyetli, ruh hastalarına mahsus olsa gerek!!!

İnanılır gibi değil...

Rezalet hat safhada...

Neymiş efendim "bilimsel özgürlük"müş... Öyle mi?!.. Hadi oradan...

Ne diyor Ziya Paşa: "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz"

E o zaman bizde bu sözden yola çıkarak Bilgi Üniversitesi'nin gelmiş olduğu noktayı bu ifadeyle anlatmak isteriz... Bilgi Üniversitesi, her şeyi bıraktı da "porno"nun bilimselliğine mi soyundu?!.. İnsanlığın temel ahlakını altüst etmekten öteye geçemeyen bu rezaletin açıklaması hiçbir şekilde kabul edilemez!!!

Öte yandan "Veliler ne der?" açıklamasına verilecek bir cevabımız var! Bırakınız velileri, toplum ve kamuoyu bu olaya ne der acaba? Zira toplumu ve toplum ahlakını yakından ilgilendiren her şeye bu kaygı ile bakılmalıdır!

Bu arada bu rezaleti sanat eseri gibi algılayanlar da varmış!

Pes valla!.. Sanatı, o ince ruhu bu rezalete bulaştırmak "sapla samanı birbirine karıştırmak"tan öteye geçemez. Kuzum bunun neresi sanat?!.. Kimi kandırıyorsunuz?!.. Bu rezaleti sanat kılıfına sokmak isteyenlere tam da bu noktada en güzel yanıtı Filozof Jean Jacques ROUSSEAU'nun konuya ilişkin düşüncesiyle vermek isterim:

"... sanatçı dediğimiz kişi; bilgelerin itibar gördüğü, eğlence meraklısı bir gençliğin zevkler içinde yaşadığı, insanların zevklerini kendilerini özgür kılan tiranlara feda ettikleri, erkek ve kadınların sırf birbirlerinin zevk duygularını karşılamak uğruna gösterdikleri cesaret için drama başyapıtlarını ve mucizevi müzik eserlerini sahipsiz bıraktıkları bir çağda ve ülkede dünyaya gelmek gibi bir talihsizlik yaşasa kendini kabul ettirmek için hangi yolu denerdi nazik beyler? Elbette o akıl almaz yeteneğini dönemin seviyesizliğine uydurmak amacıyla, hayranlık veren ölümsüz başyapıtlar ortaya koymak yerine dönemindeki insanların beğenisini toplayabilmek için son derece sıradan eserler üretirdi." Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev J. J. Rousseau


Demem o ki.. Sözde kendilerini "aydın", "sanatçı" kabul edenler, önce ortaya konulan yapıtlara şöyle bir baksınlar... Ve şimdi porno tezini bu sanatın neresinde görmemizi istiyorlar? Akabinde kendileri bunun neresinde yer alıyor?!

Öte yandan yoksa Rousseau'nun ileri sürdüğü gibi, "bilim ve sanatlardaki ilerlemeler ahlâkın ilerlemesine hiçbir şekilde katkı sunmaz" sonucunu Bilgi Üniversitesi'nin bu rezaletine mi bağlayalım?!

Sevgi ve saygılarımla!