kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2018 Cumartesi

Avrupa Baharı





Medeni Avrupa'nın medeni Fransa'sında kıyamet kopuyor!

Dolayısıyla...

Şimdi birkaç soru soracağım:

- Coğrafyamızdaki ülkelerin topraklarını işgal etmiş emperyalistlerin saldırılarını nasıl adlandırırsınız?

- Hemen cevaplayalım:

- Alışılageldiği gibi adlandıralım,

- "Terörist saldırı"!

- Peki zengin ve vahşi güçlerin  uçaklarının,tanklarının ve tüm ağır silahlarının konuşlandığı coğrafyamızda kendilerini savunmaya çalışan insanlara roket,envai çeşit bomba ve mermi yağdırmalarını nasıl adlandırırsınız?

- Yine alışılageldiği gibi, hemen cevaplayalım:

- "Orantısız güç" kullanımı.

- Hımm!..

- Hani yine coğrafyamızda "Arap baharı" denilen bir ayaklanma fırtınası vardı, ona ne dersiniz?

- Hemen cevaplayalım:

- Vallahi bizde,"Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner" gibi bir atasözü var...

İşte şimdi Fransa'da da öyle bir şey oluyor galiba.

Ve..

Yakın Çağ: 1789'daki Fransız devrimiyle başlayan ve de günümüze kadar süren döneme dendiğini taa küçük yaşlardan beri hepimiz biliyoruz, öyle değil mi? İşte bu süreç içerisinde  vahşi kapitalizmi iliklerimize kadar  yaşadığımız bir dönem olarak da değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.

Fransız İhtilaliyle,   Fransız halkı bilinçlenerek Kral’ın emirlerine karşı çıkmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur. Dolayısıyla aynı Fransız halkı sanırım  şimdi de  Küresel kraliyete karşı çıkıyor. Zira kapitalizm çöküyor! Yani, küreselleşme yıkılıyor!!!


Öte yandan, "Indegnez-vous!/Öfkelenin!" ya da "İnsanlık Onuru İçin Manifesto",

"1944'te Ulusal Direniş Kurulu Programı, 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni kaleme alanlar arasında olan Stéphane HESSEL, özlediği küresel bir topluma yönelik çağrısını; sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük çığlığını,  "İnsanlık Onuru İçin Manifesto" diyebileceğimiz davetiyle...

"Para üzerine kurulu dünya düzenine karşı çıkın; sosyal haklarınızı elde etmek için savaşın ama bunu terörizm ile değil düşüncelerinizi kabul ettirerek yapın; kendinize dayatılan bu düzeni kabullenmeyin; öfkelenin."

"Direnmek, bir anlamda insan topluluklarının kendini sürekli yeniden yaratması demektir... İnsanoğlu tarihin akışını değiştirmeye kadirdir. Tarih yaratıcı yurttaşların eseridir." 2008 Stéphane Hessel, Öfkelenin! sf:19



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

8 Temmuz 2017 Cumartesi

"Eşitsizliğin Bedeli" G-20...



"G20 Zirvesi'ni protesto etmek için Hamburg sokaklarında toplanan yüzlerce eylemci, şehir merkezinde zombi mizanseni düzenleyerek G-20'yi ve kapitalizmi protesto"yla başlayan zirve, "kaos, yağma ve yıkım"la devam ediyor...

Hal böyle olunca... 
G-20 Zirvesi'ni protesto eden on binlerin öfkesinin ne olduğunu daha açık  anlayabilmemiz açısından,

IAN PINDAR, GUARDIAN "Siyaset ve ekonominin finansal elitler tarafından nasıl ele geçirildiğinin herkes tarafından anlaşılabilir bir açıklaması" olarak nitelendirdiği "EŞİTSİZLİĞİN BEDELİ" adlı kitaptan bir bölümü, aynen aktarmak istiyorum:


"Küreselleşme, eşitsizlik ve demokrasi

Küreselleşme yüzde 1'lik kesim tarafından yönetildiğinde, aynı anda hem vergi, yükümlülüğünden kaçma olanağı tanıyan hem de yüzde 1'e şirket içi pazarlıklarda ve siyasette avantaj sağlayan baskılar uygulanmasına izin veren bir mekanizma sunar. Bu nedenle, sadece iş pozisyonları değil siyaset de artarak yurt dışından tedarik edilmeye başlanmıştır. Bu eğilim ABD'ye özgü değildir; bu küresel bir olgudur ve diğer bazı ülkelerde durum ABD'dekinden çok daha vahimdir. 

Bunun en canlı örnekleri aşırı borçlanmış ülkelerde ortaya çıkmıştır. Borçlu ülkelerin kendi geleceklerinin "kontrolünü" kaybetmeleri -gücü kreditörlere vermeleri- küreselleşmenin erken dönemlerinde başlamıştır. 19. yüzyılda, zengin ülkelerin bankalarına borcu olan yoksul ülkeler, işgal edilme vaya bombalanma riskiyle karşı karşıya kalıyorlardı: Meksika, Mısır ve Venezüella böyle mağdur olmuştu. Bu, 20. yüzyıl boyunca devam etti: 1930'larda Newfoundland demokrasisi tasfiye edildi ve kreditörleri tarafından yönetilmeye başlandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa tercih edilen araç IMF'ydi: Ülkeler fiilen ekonomik egemenliklerini uluslararası kreditörleri temsil eden bu kuruma devretmeye başladılar. 

Bu olayların gelişmekte olan yoksul bir ülkede olması bir şey, gelişmiş endüstriyel bir ülkede olması başka bir şeydir. Ancak son zamanlarda Avrupa'da olan budur; önce Yunanistan ve sonra İtalya, yöneticileri seçimle gelmeyen Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu ile birlikte, IMF'nin politika parametrelerini emretmesine ve programın uygulanışının denetlenmesi için teknokrat bir hükümet atamasına izin verdi. Yunanistan hazırlanan sert kemer sıkma programını referanduma götürmeyi öenrdiğinde,Avrupalı bürokrat ve bankacılar korkuya kapıldı. Yunan vatandaşlar öneriyo reddedebilir ve bu da kreditörlerin paralarını geri almaması anlamına gelebilirdi.

Finans piyasalarının emirlerine teslim olunuş daha genel ve saklıdır. Sadece felaket aşamasındaki ülkeler için değil, sermaye piyasalarından para bulmak zorunda kalan tüm ülkeler için geçerlidir. Eğer ülke finans piyasalarının istediklerini yapmazsa, kredi derecelerinin düşürülmesi, paralarının geri çekilmesi ve faizlerin artırılması tehdidiyle karşılaşır; bu tehditler genelde etkili olur. Finans piyasaları genelde istediklerini elde eder. Seçimler özgür olabilir ancak en fazla önem verdikleri konularda -ekonomi konularında- seçmenlere gerçek seçenekler sunulmaz." Joseph E. STIGLITZ, Eşitsizliğin Bedeli Bugünün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor? Sf, 206-207



Dolayısıyla...

Egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda bir avuç teknokrat tarafından yönetilen bir dünyada DEMOKRASİ ve EŞİTLİKTEN söz etmek, herhalde  insanlarla alay etmekten başka bir şey değildir...

Ve de G-20 gibi oluşumlar kapitalizme hizmet etmekten öteye geçemeyecektir. O sebeple  G-20 karar mekanizmasından, halkın çıkarlarına uygun kararların alınması da asla mümkün değildir.



Sevgi ve saygılarımla!


NOT:
Bir sonraki yazımda da, STEPHANE  HESSEL'in "Öfkelenin!" adlı kitabından konuya ilişkin düşünceleri olacaktır.



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

6 Nisan 2016 Çarşamba

"Katır Gibi Sağlam Çalışkandır!"



"Kunta, 'acaba aklımı mı oynattım,' diye düşünüyordu. Kendisine geldiğinde karanlık, sıcak leş gibi kokan, ağlama, hıçkırık, çığlık ve kusma seslerinin doldurduğu bir yerde, iki kişinin arasında, çıplak ve zincirlenmiş olarak sırt üstü yattığını farketti(...) Dört gün önce yakalandığı zaman yediği dayaktan vücudunun her yanı ağrıyordu." sf:138

Yeniden karaya çıktılar(...) Kunta başka ağaçlara bağlanmış birtakım yüzler daha seçti. Kendisi gibi yakalanmış insanlar... Altı erkek, üç kız ve iki çocuk. Başlarında silahlı (işbirlikçi) karaderililer ve toubob'lar nöbet bekliyordu. (...) Yüzlerinde ölümcül bir nefretin belirtileri vardı... Yedikleri kamçıların açtığı yaralardan akan akan kanlar, üzerlerinde kurumuştu. Kızlarsa ağlıyordu. Bir tanesi yakılan köyünde ölmüş olan sevdiği insanlar için, bir başkası kolları arasında hayali bir çocuk tutmuş, sallana sallana inliyordu. sf:140

"Kunta ancak ambar kapağının açıldığını işitince gece mi, gündüz mü olduğunu anlayabiliyordu. Kapağın sesini duyunca, zincirlerin izin verdiği tek hareketi yapıp başını kaldırınca, dört toubob gördü. Bunlardan ikisi ellerinde kırbaç, ışık tutarak sıralar arasında ilerleyen öbür iki toubob'u izliyordu. Önceki adamlar ellerindeki kaplarda taşıdıkları yiyecekleri, birbirine zincirle bağlanmış her iki karaderilinin arasındaki pisliğin ortasına bırakıveriyorlardı. 


Yedinci sabah kahvaltıdan sonra iki toubob ellerinde bir sürü giysiyle geldi. Zincirleri çözüp teker teker herkese nasıl giyinileceğini gösteriyorlardı. 

Toubob'lar içeri girip, daha önce getirmiş oldukları beş adamı çözdüler. 

Zaman ilerledikçe dışarıdan gürültüler kesildi; birinin yüksek sesle bağırmaya başladığı duyuldu. İçeridekiler hiçbir şey anlamadan kulak kesilmiş dinliyorlardı. 

"Sağlam! Sağlıklı! Güler yüzlü! Hele şu gençliğe bir bakın!" Başka toubob sesleri girdi araya: "Üç yüz elli!.. Dört yüz!..."  Adam yine bağırıyordu: "Hadi, altı yüz diyen yok mu? Şuna bakın hele, katır gibi sağlam çalışkandır!" KÖKLER, sf:174-175



Alex Haley, "Kökler" bir ırkın ezilişinin, sömürülüşünün hikâyesini anlatan bir eserdir.

Yüzyıllar boyu dünya kapitalizminin gelişmesini ve ilerlemesini ve büyümesini sağlayan, sömürülen bu insanlardır. Dahası kâh aşağılanan, kâh aşağılayanlara boyun eğen insanlık ayıbı ve utancı oldular.

Dolayısıyla... Afrika'dan başlayan Avrupa ve Amerika'ya uzanan kıtalar arası zorunlu bir göçün ortak kaderini ve ortak çaresizliğini yaşayan ve  zalimliğin en alâsını görerek insanın insana reva gördüğü zulüm,  insanlığın zihinlerine kazınmıştır.




Hâl böyleyken...

Yıl 2016...

Avrupa Birliği, Türkiye'den alacağı göçmenlerin fiziksel ve zihinsel durumlarına bakarak, tıpkı elma ya da başka bir eşya alırmış gibi, seçerek alıyor.

Dün beyaz adam, balta girmemiş ormanlardan o toprakların  insanlarını işbirlikçi karaderililerin yardımıyla zorla kaçırarak gemilere istiflediler...

Bugün de...

Arap coğrafyası ve Asya toprakları tarumar edilerek, o toprakların insanlarını  yerinden yurdundan koparıp göçe zorlayan dünün "beyaz adam"ın ta kendisidir.  

Dolayısıyla AB'nin yapmış olduğu "göçmen takası" dünün Amerika'ya Afrika'dan getirdikleri ve köle olarak sattıkları 1767'li yıllardan  hiçbir farkı olmadığını ne yazık ki bir kez daha ortaya koyuyor.  Dün o zamanın teknolojisi ölçüsünde reva görülen zulüm, bugünün şartlarına uygun pozisyonla  yapılan  onursuzluk ve işkence,  bölge insanlarını  köleleştirmeye, toprak zenginliklerini ise sömürmeye aynen devam ediliyor.

Yok aslında zihinlerde bir değişiklik...

Dünün "beyaz adam"ı, 

Bugünün emperyalisti...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

31 Ağustos 2015 Pazartesi

"Gerçek Savaşımız Bundan Sonra Başlıyor"... Güle Güle Oktay AKBAL...













BİR "30 AĞUSTOS" DAHA

Yarın Otuz Ağustos.

Bir dönüm yeri... Türk ulusunun yazgısının değiştiği an...

(...)

30 Ağustos 1922'ye dek Mustafa Kemal ve bir avuç inançlı devrimici arkadaşı, bir bayrak açtılar Ankara'da... Emperyalizm, kapitalizm, iç ve dış düşmanlar, bilgisizlikten, akılsızlıktan o düşmanlara araç olan gafiller ulusumuzu batırma çabasına girişen iç hainler, yurt içinde ilerleyen düşman orduları bir yandaydı; halkımıza, halkın gücüne inanan yurtseverler bir yanda... Ulusal bağımsızlığın tek dayanağı, Türk askerleri, Türk ordusuydu. Daha doğrusu Mustafa Kemal yeni bir ordu kurmuş, örgütlemişti, ulusal bağımsızlığımızın bekçisi, koruyucusu, dayanağı bir büyük güçtü bu... Önce düşmanları yurttan söküp atacak, sonra da Türkiye'yi yeni bir anlayışla kurup yüceltecek tek güçtü bu ordu...

Elli beş yıl geçti aradan... Bugün iç ve dış düşmanlar, emperyalist ve kapitalist güçlerle, onlarla işbirliği yapan hainlerle savaşıyoruz. Çoğu zaman gizli yapılıyor bu savaş, kimi zaman açık... Ulusal bağımsızlığımızın simgesi, dayanağı Türk ordusu elli beş yıldan beri karşılaştığı tüm güçlükleri yenmeyi bilmiştir. Atatürk'ün ordusudur bu. Atatürk devriminin, ilkelerinin sürdürücüsü, koruyucusu... Zaman zaman "milleti aldatmaya ve bozmaya çalışan" birtakım gafiller gözlerimiz boyuyorlar, yalan yanlış düşlerle hepimiz aldatmaya, yönümüzü, yolumuzu değiştirmeye kalkışıyorlar. Ama emperyalizme, kapitalizme bu güçlerin aracı dış ve iç düşmanlara karşı savaş veren, hep de verecek olan ordumuz, askerimiz 30 Ağustos ruhunu, Atatürk devriminin bayrağını dimdik tutuyor elinde...

Yarın 30 Ağustos... Bir Otuz Ağustos daha yaşıyoruz. Türlü umutsuzluklar, acılar, sıkıntılar içindeyiz yeniden... Emperyalizm, kapitalizm, milleti aldatmaya kalkışan iç ve dış hainler hortlamış, bir kez daha, karşımıza dikilmiştir. 30 Ağustos bayramını işte böyle bir ruh hali içinde kutluyor, elli beş yıl öncesinin gazilerini, şehitlerini anıyoruz. Atatürk'ün 1922'de, Yunan'ı denize döktükten, en büyük yengiyi kazandıktan sonra söylediği sözlerin anlamını daha derinden duyuyoruz:

"Gerçek savaşımız bundan sonra başlıyor." (1977)Oktay AKBAL, Atatürk Bir Gün Gelecek, sf: 26-28


Cumhuriyetimizin  "yazmayı hayata, hayatı yazmaya" dönüştürmüş aydınlarımızdan yazar-gazeteci Oktay AKBAL30 Ağustos'tan hemen önce kaybettik... "Atatürk Bir Gün Gelecek" adlı kitabında günün anlam ve önemine uygun geldiğini düşündüğüm bir yazısıyla Yazarımız Oktay AKBAL'a ve  Atatürk'ün "Gerçek savaşımız bundan sonra başlıyor." sözünün derinliğine vurgu yapan dolayısıyla bu anlamda her gün şehit verdiğimiz kınalı kuzularımıza  da Allah'tan rahmet diliyorum...




Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

8 Mart 2012 Perşembe

7/24 Hatırlamak...












"Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir! Allah'ın emrettiği şey erkek ve kadın müslümanların ilim ve irfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyet'indedir." Atatürk



"Çocuklar Duymasın"

"Aylin Youlin" adı ile diziye bir ilave karakter...

Söz konusu; "kadınlar" olunca, yazıma sanal alemden bu kişiliği ele alarak konu edinmek istedim. Zira dizideki karakteri izledikçe şaşkınlığımı gizleyemediğim gibi, hayret ve ibretle yapılmak istenileni eğitimci kimliğimle anlamaya çalışıyorum.


Ne sergiliyor bu karakter:


"Bir zamanlar... sevgilim vardı."


Aman efendim saymakla bitiremeyeceği kadar "sevgili" değiştirmiş ve elinde telefon... değiştirmeye de devam ediyor...


Peki daha başka?


Dur bakalım; bu kadarla yetinmeyen senaristler devam etmiş,


"Öpme rekoru" kırma...

N'olmuş ki?! diye devam eden dizideki "ahlak değer" anlayışımız yerlerde sürünüyor...


Hâl böyle olunca da, dizide temsil ettiği ve çizdiği karakter görüntü; kadının bir objeden farkı olmayan "aptal" ifadesi altında ahlaki yozlaşmayı özümsemiş örnek modeli toplumumuza dayatan sistem, kapitalizmin ta kendisi.


Buradan yola çıkarak, bu "türden" kadının "özgürlüğü" olsa ne olur, olmasa ne olur!!! Toplumu yozlaştıran ve cinsellik üzerinden kadının köle edilmesi onun insan olarak değerlendirilmesine değil, "obje" olarak görülmesine vesiledir...



Dünya Kadınlar Günü...

Şu an da sersefil hayat çeken, ezilen, şiddet gören, aşağılanan, sakatlanan, tecavüze uğrayan...

Çocuklarını, kocalarını, yakınlarını kayberedek acı çeken...
Ve de köle olarak kullanılan, baskıya maruz kalan, zapturapt altına alınan, gururları ezilen tüm kadınlarımız için;

Onların acılarını paylaşmanın mutluluğuyla,

Ve de tüm kadınların bir tek günle sınırlandırmaya mahkûm edilen çileli hayatlarını 7/24 hatırla(t)mak bilinciyle

Kadınlara bir ödülmüş gibi sunularak "Kadınlar Günü"nü yaratan zihniyetin elinde "köle" olan, kadınlarla birlikte,

"Dünya Kadınlar Günü" kutlu olsun!


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)

8 Mart 2010 Pazartesi

Kadınlar "Günü"nü Gördü!
















Bugün "Kadınlar Günü". Büyük Atatürk'ün, Türk kadının velâyetini kocasından alıp kadına vermesiyle başlayan bu onurlu mücadele, yasalar önünde kadına yurttaş olma hakkı tanımasıyla devam etmiştir. Zira Türk kadınının siyasi alanda bazı Avrupa devletlerinden önce kendilerine tanınan hakların, "bir mücadele vermeden kolayca elde ettikleri" yönünde düşünce belirtenlerin aksine Atatürk'ün cevabı bakınız nasıl olmuştur:


“Türk kadınına bu hakkın bir lütuf olarak verildiği kanaatinde değiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bir memlekette ki, yurdun her tarafı istilâya uğradığı zaman, kadınlar ateş altında erkeklerle beraber omuz omuza çalışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların yurdun her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakları vardır”.


Bu yoldan çıkarak gelinen noktada kadının, bırakınız hakkını aramaya devam etmesi, yaşaması bile bir lütûf haline dönüştü. Zira gün geçmiyor ki kadına yönelik şiddetin de ötesinde vahşice öldürülüp boğazlandığına tanıklık etmeyelim! Üstelik bu boğazlanmaların da nedeni "Sevmek"ten geçiyor... İşte en son öğrendiğimize göre sevdiği kadının, önce tabancayla, ardından yetmiyor kör bıçakla boğazını kesen öğretmen Ekrem ŞARVAN; bunu "sevgisini göstermek" için yaptığını dile getiriyor! Vallahi pes..!

Münevver Karabulut cinayeti ile aylarca vahşeti takip ettiğimizi düşündüğümde, o günden bu yana buna benzer şekilde, insanın "kanını donduracak" bir dizi olaylara seri şekilde tanık olduğumuzu görüyorum! Oysa bugün, 25 yaşındaki öğretmen Derya ÇAKIR gibi, diğerlerinin de kadın olmanın haklı gururunu yaşamaya en az bizler kadar hakkı vardı!

Yine diri diri gömülmeye mahkûm edilen Medinelerin yanında, töre cinayetlerine kurban giden kadınlarımızın içler acısı haberleriyle millet olarak sarsıla duralım; öte yandan aile içi ensest ilişkilerin inanılmaz boyutuna, yine inanılmaz haberlerle tanıklık ediyoruz... Hâl böyle olunca da; "ölümü gösterip sıtmaya razı olmak" babında, neredeyse hak aramayı bir kenara bırakarak "orta çağ" karanlığını aratmayacak vahşetlerin peşine düşer olduk! Sevmek, ne zamandan beri öldürmeye dönüştü? Olaylara, nereden bakarak değerlendirmek gerekir diye düşünmeden edemiyorum!!!


Konuyu bir de evrensel boyutta değerlendirelim:

Bölgemizde ve kıtamızda yaşanan acı savaşlar, ne yazık ki tüm hızıyla sürüyor... Yüz binlerce kadın, öldürülüyor; yüz binlercesi işkence, tecavüze uğruyor ve fuhuş bataklığına saplanıyor... Bunların hepsi de kadın! Ve hepsi de onurlu bir yaşam sürmek ister... Hani evrensel boyutta "Kadınlar Günü"nü allayıp pullayan Birleşmiş Milletler, nerede acaba?! Bu korumasız masum kadınların haklarını aramak bir yana; en doğal olması gereken yaşama hakkını gasp edenlere yönelik neler yapıyor?.. Duyan, bilen, gören var mı?!


Demek oluyor ki, bu türden sözde evrensellik boyutuyla anlam kazandırılmaya çalışılan özel günler, göstermelikten öteye geçmemektedir! Zira bir yazıma konu ettiğim üzere "ihtiyaçtan doğan" yaptırımlar olduğu gibi, yine ihtiyaçtan doğan özel günler de olabiliyormuş! Tıpkı "Kadınlar Günü" ile kadınları, taçlandırmaya yönelik ifadelerin arkasından aynı güçlerce, savaşların odağı haline gelen de yine kadınlar değil mi? Bir taraftan taçlandır, öte yandan öldür... İşte, emperyalizm ve kapitalizmin iş birliği, bu olsa gerek!


Sevgi ve saygılarımla!

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Kapitalizmin Oyuncağı Olan Çocuklarımız










Günlerce gazete manşetlerinden düşmeyen, hepimizin yüreğini dağlayan fakat bir o kadar da, toplum olarak düşünülmesi gereken sorularla dolu hazin bir ölüm olayını ülkemizde yaşadık. Bunun devamı olan ölümlerin arka arkaya denk gelmesi de, kafamızda ki soruları daha bir pekiştirdi. Olayın analizini yaparken, asıl ürkütücü olan üst düzey eğitimli bir ailenin çocuğunun, böyle bir vahşeti yapabilmesidir. Profesör Olcay TİRYAKİ'nin tüyler ürpertici inanılmaz ölümü bizlere kuşak olarak, kendimizi sorgulamanın gerçeğini ortaya çıkartmıştır. Evet, ben bir anneyim. Aynı zamanda, bir eğitimciyim. İşte bu kimliklerimle olayın, çok yönlü ele alınması gerekliliğini düşünüyorum. Asıl düşündürücü kısmı ise, kapitalzmin elinde oyuncak olan, yarınlarımızın teminatı çocuklarımızın, göz göre göre nasıl heba olduğudur.


Özellikle 1980 sonrası ülke halkımız, hızla siyasetten uzaklaştırılarak, kültürel değerlerimizin yozlaştırılmasını da beraberinde getiren, hedefleri olmayan, ülküsünü kaybeden adeta ruhsuz bir kuşağın yetiştirilmesini toplum olarak beraberce sağladık. Tabii, bu kuşağın önceside, yani bizim anne ve babalarımızın bizlere naklettiği sorunlarda bu problemin unsurlarından bir tanesidir. Yıllar önce ülkemizin masum, temiz yürekli insanlarının işsizliği karşısında, Anadolu'nun yiğit delikanlıları Avrupa kapılarında çalışmaya gönderildiler. Öyle ki, bu insanların büyük bir çoğunluğu kasaba dışını dahi görmeden Avrupa'nın en büyük kentlerinde yapayalnız çalışılmaya terk edildiler.


Her yönüyle ele alınması gereken bu büyük olay belkide, Büyük Türk Milleti'ne ve Atatürk Cumhuriyetine yakışmayacak kadar ağır işlerde çalıştırılmasına izin verilmesidir. Bu sayede ezilmişliği, boyun eymeyi, yaban ellerde maraba muamelesi görmeyi, 2. sınıf vatandaşlık statüsünü, ruhlarına sindiremeyecek kadar ağırlıktaki sorunlarıyla yapayalnız kalarak, kimlik bunalımına adım atıldığının tarihidir. Sonrası ise bugünlerimizin yani, kültürümüzün, kimliğimizin, aile mefhumunun kutsallığının, saygı ve sevgnin, hoşgörünün, geleneklerimizin, müziğimizin, dilimizin, dinimizin birer birer yok oluşunun habercisiydi. Evet, bizler, çocuklarımıza, her dediğini yapmayı bırakın, kendi egomuzu tatmin adına inanılmaz bir tavizle, ihtimamla, kollayıcılkla şımartılmasına müsaade ettik. Bütün yaptığı hareketlerini, eleştirmeksizin görmezden geldik! İstedikleri her birşeyi bize uyar mı uymaz mı? Sorgulamasını yapmadan bulup buluşturup anında fazlasıyla yerine getirdik! Reklamların, markaların, yabancıların esiri ettik! Gözümüz hep daha daha yüksekleri aradı! Geleceğini şekillendirmede sadece yüksek okullarda, mümkünse yurt dışında eğitim almalarını sağlamak adına yine nedenlerini hiç düşünmeden bir yarış atı gibi hizaya sokarak, okuldan dersaneye, dersaneden, sınava, oradan bizim kültürümüze uysun uymasın bir gösteriş merakıyla sosyal faaliyetler adına kurslara o da yetmedi, küçük yaşta dil öğrenme sevdalarına derken çocuğumuz kaybettiğimizi göremedik bile. Bu olanakları olmayanlara da, futbol ve mankenlik adreslerini gösterdik.


Televizyonlar, kitlesel halde halkımızı uyuşturup, reklamlar, uçuk dizler ve yaşamları, lüks hayatlar, magazin dünyası adı altında kalitesizliği, basitliği kısacası aşağılık duygusuyla beraber verilen eğitimin kurbanları, gözbebeğimiz olan çocuklarımız! İşte kapitalizmin çılgın tüketiminin esiri edilen çocuklarımız! Ruhları alınan, bencilliği ilke edinen, doyumsuz çocuklarımız! Zamanından önce her bir şeyi yaşamayı öğrettiğimiz, paylaşmayı bilmeyen çocuklarımız! Kendi ayakları üzerinde durmasına izin vermediğimiz, neredeyse lokmalarını dahi çiğneyerek ağızlarına verdiğimiz çocuklarımız! onlara yaşamın hep güzel yanını verdiğimiz çocuklarımız! Yokluğu mümkün olduğunca göstermediğimiz, çocuklarımız! Tarihimizi, geçmişimizi, değerlerimizi, inancımızı kültürümüzü, öğretemediğimiz çocuklarımız! Kısacası kendisiyle birlikte herşeyiyle gurur duyan öz güveni tam, kişilikli, hedefi olan, hayatı sorgulayarak büyütmeyi, toplum olarak galiba yapamadık.


Tüm bu eksiklerimiz, izlenen siyasetin belirleyicisi yine kapitalizm vesilesiyle oldu. Vahşete gelince her anlamda doygunluğu yaşayan, gelecekten bir beklentisi olmayan, sadece tüketimi gözeten lüksü özleyen, hatta Medeniyetin adresi olarak gösterilen Batı'nın müzik adı altında, civcivleri sahneye salarak, çivili ayakkabılarıyla onların ölümünü zevkle dansederek klipler hazılayan sanatçı(!) kılklı şahsiyet Ozzy OFBOURNE gibileriyle eğlenmeyi, affedersiniz edepsizliğin her boyutunu duygusallık gibi gösterip, inanılmaz kliplerin etkisiyle sapıklıkları cinsellikmiş gibi işlenen ve beyinleri doldurulan çocuklarımızın sonunun nasıl olmasını bekliyoruz? Sakın! Anne baba ayrılığı, maneviyat eksikliği gibi gerekçelerin bahane gösterilerek işin içinden çıkma ya da durumdan vazife çıkarma yolunu ve kolaylığını seçmeyelim. Bu faktörler insanlığın var olduğundan bu yana vardır. Ve yine bu elim olayın, münferit gibi algılanılmasını da izin vermeyelim.


Bence sorgulanması gereken çok şeyler var. Toplum ve ülke olarak neler yaptık? Ne bekliyoruz? Derhal düşünüp, nedenleri üzerinde önce kendimizi sonra diğer halkaları sorgulayarak durum değerlendirilmesi yapılmasını, bir bakış açısı olarak sizlere sunmak isterim. Artık gerçek dünyaya dönmenin bence zamanı geldi. Sevgi ve saygılarımla!