Milli mücadele etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milli mücadele etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2016 Pazartesi

Kim Bu Johnson?











İngiltere'de AB ile ilgili yapılan halk oylaması(referandum) kampanyasının merkezine Türkiye'yi oturtanlar -AB'de Türkiye'yi istemeyen ve Türkiye ile İngiliz halkını korkutanlar- arasında Alexander Boris de Pfeffel Johnson'ın adı geçmektedir.

Kim bu Johnson?

Osmanlı'nın son döneminde Dahiliye Nazırlığı (içişleri bakanlığı) yapmış olan Ali Kemal'in öz torunu Stanley Johnson'ın oğlu, Alexander Boris de Pfeffel Johnson




Pekii, Ali Kemal kim?

Ali Kemal, İkinci Meşrutiyet ve Mütareke döneminde İttihat ve Terakki karşıtı görüşleriyle tanınmış yazar, gazeteci ve siyaset adamı.

Damat Ferit Paşa hükümetinde kısa bir süre Maarif ve Dahiliye nazırlığı yaptı, bu esnada Millî Mücadele aleyhine yazılar yazan,

Ve...

Kendisinin Sivas Kongresi öncesi dahiliye nazırı sıfatıyla, kongrenin toplanmasını önlemek için yayınladığı bir genelge ile devletin önemli makamlarında görev yapan bir kimsenin, millet ve devletine ancak bu kadar düşmanlık yapabilir dedirten  can alıcı örneklerden bir tanesidir...




ALİ KEMAL BEY'İN GENELGESİ

25 Hazirana kadar Amasya'da kaldım. Hatırlardadır ki, o tarihlerde Dahiliye Nâzırlığı görevinde bulunan Ali Kemal Bey, benim görevden alındığımı ve artık benimle hiç bir resmî muameleye girişilmemesi gerektiği konusunda şifre ile bir genelge yayınlamıştı.

23 Haziran 1919 tarih ve 84 sayılı olan bu genelge metni, dikkate değer bir anlayışı gösterir belge olduğu için aynen bilginize sunacağım.

Dahiliye Nâzırı Ali Kemal Bey'in 23.6.1919 tarihli ve 84 sayılı şifresinin çözülmüş suretidir: 

Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte günün siyasetini pek bilmediği için, olağanüstü sayılacak vatanseverlik ve gayretine rağmen, yeni görevinde asla başarılı olamadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi'nin istek ve ısrarıyla görevden alındı; bundan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Redd-i İlhak Cemiyetleri gibi, Balıkesir ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı boş yere kırdırmaktan ve bu fırsattan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka iş görmeyen emirsiz, saygısız ve kanunsuz olarak kurulan bazı hey'etler için öteden beri çektiği telgraflarla siyasî hatâsını idarî yönden de artırdı. Kendisinin İstanbul'a getirilmesi Harbiye Nezareti ile ilgili bir iştir.

Ancak, Dahiliye Nezareti'nin size kesin emri, artık o zatın görevden alınmış olduğunu bilmek, kendisi ile hiçbir resmî işleme girişmemek, hükûmet işleri ile ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu genelgeye uygun hareket etmekle ne gibi sorumlulukların giderilmiş olacağını takdir buyuracağınızdan eminim. Ayrıca, bu önemli ve tehlikeli günlerde memur, halk, her Osmanlı'ya düşen en büyük görev, barış konferansınca geleceğimiz üzerinde karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken, artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek, akıllıca ve tedbirlice davranışları benimsemek, parti, mezhep, ırk ayrılıklarını gözetmeksizin her ferdin hayatını, malını, ırzını koruyarak, medenî dünyanın gözünde bu memleketi bir daha lekelememek değil midir?




ALİ KEMAL BEY VE PADİŞAH


Bu şifreli genelgeden, benim ancak Sivas'a vardığım 27 Haziran 1919 tarihinde haberim oldu. Ali Kemal Bey, 23 Haziran tarihinde bu genelgesi ile düşmanlara ve padişaha önemli bir görev yaptıktan sonra, 26 Haziran 1919 tarihinde hükûmetten çekilmiştir. Ali Kemal Bey ' in sadrazamlığa verdiği resmî istifa yazısından başka, saraya da gidip padişaha kendi eliyle verdiği istifa yazısı suretleri ile sözlü mârûzâtını ve padişahın ona verdiği cevabı, çok sonra öğrendim.

Ali Kemal Bey, istifa yazılarında, özellikle bunun padişaha ait olanında : Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde başgösteren ayaklanma ve karışıklık belirtileri üzerine, ihtilâl ateşinin hemen çıktığı yerde, yayılmadan bastırılıp söndürülmesi ve yok edilmesi için tedbir almak, yalnız kendi makamını ilgilendirirken, padişahın gösterdiği yakın ilgi ve güveni çekemeyen bazı arkadaşlarının birçok yersiz sebepler ileri sürerek ihtilâlin daha da genişlemesine yol açtıklarından söz ettikten sonra resmî görevinden çekilmekle birlikte, özel olarak hizmet ve sadakata devam edeceğini ekliyor ve sözlü olarak da resmî görevinden ayrılmasını fırsat bilen hasımlarının hücumundan ben kulunuzu koruyunuz istirhamında bulunuyor.

Padişah, karşılık olarak beni büsbütün yalnız bırakmayacağınıza güveniyorum. Bağlılığınız, bana büyük ümit ve teselliler vermiştir. Saray, her dakika size açıktır. Refik Bey'le işbirliğinden ayrılmayınız iltifatında bulunuyorlar.

Kendisine olan bağlılığından padişahın büyük ümit ve teselliye kapıldığı Ali Kemal'i nâzırlık makamında ve padişah huzurunda gördükten sonra, bir de asıl gerçek görevi başında görelim!

Canınız sıkılmazsa, Sait Molla'nın Rahip Frew'a yazdığı mektuplardan birini gözden geçirelim :

Ali Kemal Bey'e, son felâketi üzerine üzüntünüzü bildirdiğinizi söyledim. Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir hediye takdimi için en uygun zamandır.

Ali Kemal Bey dün o zatla görüşmüş. Basın işinde biraz ihtiyatlı olmak gerektiğini söylemiş. Daha önce herhangi bir gidişten yana yöneltilmiş olan düşünce ve kalem erbabını bu defa öncekine aykırı bir gayeye yöneltmek bizde kolaylıkla mümkün olmaz. Bütün devlet memurları, Millî Mücadele'yi şimdilik iyi görüyorlar demiş. Ali Kemal Bey, talimatınıza harfi harfine uyacak, Zeynelâbidin Partisi'ylede işbirliği yapmaya çalışıyor. Kısacası işler bulandırılacak.

Aynı mektubun altında bir de notu vardır. Şimdi onu da okuyalım : Birkaç defadır söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa'ya ve taraftarlarına biraz kendilerini destekliyormuş gibi görünmeli ki, hiç bir şüpheye düşmeden buraya gelebilsin. Bu işe fevkalâde önem veriniz. Kendi gazetelerimizle onu destekleyemeyiz.

Bu belgeler hakkında sırası gelince daha çok bilgi veririm. Şimdilik bu kadarı yeterlidir." NUTUK'tan



Dolayısıyla...

Dün İngilizlerin safhında bulunup Türk milletine ihanet eden Ali Kemal;  bugün aynı kararlılık ve aynı düşmanlıkla onun bıraktığı yerden devam eden Ali Kemal'in kendi öz torununun oğlu  İngiliz vatandaşı Alexander Boris de Pfeffel Johnson olmuştur.

Ve  Johnson da tıpkı büyük dedesi gibi  Türk milletine olan ihanetini ve düşmanlığını  bu şekilde açığa vurarak, büyük dedesi Ali KEMAL'in gerçek yüzünü bilmeyenlere, görmek istemeyenlere tokat gibi bir cevapla gün yüzüne çıkarmıştır.




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

10 Kasım 2012 Cumartesi

Atam Seni Unutmayacağız!
























"İkinci Hz. Ömer’e büyük haksızlık


KILIÇ Ali, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından biri ve korumasıydı. 1919 yılından vefat ettiği 1938’e kadar O’nu hiç yalnız bırakmadı. İş Bankası Yayınları arasında çıkan anılarında, Atatürk’ün gözlerini hayata yumduğu anı şöyle anlatıyor:
“Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı bile fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk hepimizin gözleri önünde, güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş bir acz içinde duruyor kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Aman Yarabbi, adeta dehşet içindeydik. Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir teessür içinde bana, ‘Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor ‘ dedi...


Saat tam dokuzu beş geçiyordu...”
Evet, gerçekten koca bir tarih göçmüştü, ama sonrası biraz karanlık... Karanlık olmasının nedeni de, o büyük faninin, hayata veda ettiği andan itibaren unutturulması ve gözden düşürülmesi için çalışmaların başlamış olmasıdır.


Mesela...
Milli Mücadele’nin başlangıcında Zağanos Paşa Camisi’nde hutbe veren, Trablus’ta kendisine hediye edilen küçük Mushafı ölene kadar üzerinde taşıyan, Mehmet Akif’ten Kur'an’ı Türkçeye çevirmesini ve dönemin büyük din âlimi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’dan Kur'an’ın meali ve tefsiri üzerinde çalışmasını isteyen,”Ben Luther olmayacağım” diyen, anlaşmazlığa düştüğü halde Said Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan gibi din önderleri hakkında dava açtırmayan, Kuran-ı Kerim’i kendi parasıyla bastırarak halka dağıtan, Hazreti Muhammed’in türbesini yıkmak isteyen Suudi Kralı’nı “Peygamberimiz Resulün türbesinin bir taşına dokunursanız kuvvetlerimiz güneye doğru inecektir, bu hareketiniz cezasız kalmayacaktır” diye tehdit eden Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?
Benim kardeşim kafir mi?



ATATÜRK’ün ölümünden sonra devlet yönetimini üstlenenlerin görevlerini tam olarak yaptıkları söylenemez. Pakistan’ın lideri ve büyük âlim Muhammed İkbal’in “İkinci bir Hz. Ömer” dediği Aziz Atatürk’ün naaşına karşı da görevlerini tam olarak yerine getirdiklerini söylemek mümkün değil. Atatürk vefat ettikten sonra İstanbul’daki tören için Milli Mücadele kahramanlarından Orgeneral Fahrettin Altay görevlendirilmişti. Altay’ın “Cenaze namazı İstanbul’da mı yoksa Ankara’da mı kılınacak?” sorusu, hükümetin, cenaze namazının dini gösterilere yol açabileceği endişesini ortaya çıkardı. Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan ise ateş püskürüyordu:


"Kardeşim kâfir mi, neden namazını kıldırmıyorsunuz?

Fahrettin Altay da cenaze namazının kılınmasında ısrarcıydı: "Namazın kılınması şart... Bu dini bir vecibedir. Şayet kılınmazsa millet 50-100 sene sonra onu mezardan çıkarır ve namazını kılar. Namaz kılınmayacaksa beni görevden affedin." Başbakan Celal Bayar da "Kim demiş cenaze namazı kılınmayacak diye" deyince, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, İlahiyat Fakültesi Kelam İlmi ve İslam Felsefesi Ordinaryüs Profesörü Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın görüşünü aldı. Yaltkaya’ya göre, cenaze namazlarının muhakkak camilerde kılınması yolunda kesin bir kayıt yoktu.
Neden kayıt dışı bırakıldı?



DİYANET İşleri Başkanı Mehmed Rıfat Börekçi’nin görüşü ise net ve açıktı: “O’nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebildiği her yerde kılınabilir.”
Dinen sakıncası olmadığı anlaşılınca, namazı Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde Prof. Yaltkaya kıldırdı. Ancaaak... Burası çok önemli: Her ayrıntısı kaydedilip yayımlanan resmi program metninde, Atatürk’ün ölümünden dokuz gün sonra kılınan cenaze namazı kayıt dışı bırakıldı. Neden? Böyle bir emri kim verdi, neden verdi?
Atatürk düşmanlarının eline bir koz vermek için mi?" 16 Kasım 2008, Sırrı Yüksel CEBECİ, TERCÜMAN Gazetesi




Emperyalizme boyun eğmeden,

Yedi düvele meydan okuyan,

Büyük ATATÜRK...

Sana selam olsun!

Bugünlerimizi bize sağlayan Ulu Önder Büyük Atatürk'ün ölümünün 74. yılında ona olan bağlılığımız ve sevgimizle birlikte saygıyla anıyor, sonsuz minnet ve şükran duygularımızı sunmanın haklı gururunu ve heyecanını bir kez daha yüreğimizde taşıyoruz...

Seni dün olduğu gibi bugün de derinden özlüyoruz...

Ruhun şad olsun!


Sevgi ve saygılarımla!



Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)


25 Temmuz 2012 Çarşamba

The Elif Şafak















"Toprağın üstünde şerefsizce yaşamaktansa, toprağın altında yatmayı ŞEREF sayarız!" Halide Edip, Sultanahmet Meydanı




"Beyoğlu'ndaki Fransız Saray˝ında düzenlenen törene, Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili",
...

Romanda, Ermeni Soykırımı'nın unutulması konusunu büyük bir incelikle ele aldığınız bölümlerden dolayı Türklüğe hakaret ettiğiniz gerekçesiyle hakkınızda soruşturma açıldı. Ne mutludur ki, bu karanlıkçı davadan vazgeçildi. Ama yine de bu tecrübenin sizi derinden etkilediğini biliyorum. Ne mutlu bizlere ki, geçirdiğiniz bu zor zamanlar, Türk toplumunun bilinçaltı üzerine çalışmanıza devam etmek konusunda cesaretinizi kırmadı." dedi.

Bili konuşmasının sonunda Elif Şafak'a fikir özgürlüğü hizmetindeki entelektüel çalışmaları, kültürler arası diyaloğa ve insan haklarına yaptığı katkılardan ötürü, Fransa Cumhuriyeti Kültür Bakanı adına Sanat ve Edebiyat Şövalyesi(Chevalier dans l'Ordre National des Arts et des Lettres) nişanını takdim etti." 10 Temmuz 2012, Hürriyet


Halide Edip Adıvar..

Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri bizzat gözlemlerine dayandırarak gerçekçi konularla Milli Mücadele'de bizzat rol alan, dönemin dünyaca tanınmış kadın Türk yazarıdır.


"Yazar" Elif Şafak'ın yaptı(rıl)ğı gibi, "Türk toplumunun bilinçaltı üzerine çalışma yapma" ile ünlü olmasının aksine, bilakis, Türk toplumunu "1919'da Sultanahmet Meydanı'ında, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşması" ile ünlüdür, Halide Edip...


Bugün, Halide Edipler bir kenara....

Batılı güçlerce belirlenerek ele alınan konular üzerinden "Türk toplumunun bilinçaltı üzerine çalışma yapan" Nobel ödüllü Orhan Pamuk ve "Edebiyat Şövalye"li Elif Şafak türü "yazar"lar, inanılmaz pohpohlanarak baş tacı yapılıyor..


Öte yandan,

Fransız Büyükelçisi, Türklüğe hakaret ettiği için dava açılan sözde "yazar"ların geçirdiği süreci "zor günler" olarak nitelendiriyor...


O vakit sormak gerekiyor, "zor günler" kime göre acaba?

Eğer Türk milleti içinse, söyleyeceğim şudur:

Asıl "zor günler", Türk milletinin hakarete uğrayıp, iftiralara maruz bırakılmaya başlayan sürecin tetikçiliğini yapan sözde "yazar"ları"mız"ın bizi arkadan hançerlemesiyle başlamıştır... Ki zaten Fransız Büyükelçisi de bu süreci çok açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur:

Ne diyor bu "ifade"de:

"Türk toplumunun bilinçaltı üzerine çalışma yapma"...

Yok bu "zor günler" eğer, Batılı emperyalist güçler adına ise,

Haklıdır Büyükelçi; zira o vakit , bu süreç, onlar adına gerçekten zor günlerdi...

Valla ne diyeliim... Elif Şafak,


Aldığın Fransa Cumhuriyeti Kültür Bakanı adına Sanat ve Edebiyat Şövalyesi (Chevalier dans l'Ordre National des Arts et des Lettres) nişanıyla gurur duyarsın gari...

Ha sakın ola,

Bizim adımıza gurur duyma, olur mu?

Çünkü bu "ödül"ü kendin ve emperyalistler için aldın!!!

O zaman,

Tebrikler The Elif Şafak...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

31 Temmuz 2011 Pazar

Demek ki Neymiş?!















"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk milleti denir." Mustafa Kemal ATATÜRK



1919'un İşgal günlerindeki yaşanılan ızdırap dolu kahırlı günlerini çok şükür geride bıraktık. Yani en azından görüntü itibariyle durum böyle gibi... Oysa durum hiç de öyle değil işte... Zira bilinen asıl gerçek; Batılı güçler niyetlerini saklamadan ülkemiz ve milletimiz üzerindeki fütursuzca emellerini ısrarla gerçekleştirmenin yollarını, o gün bugündür sürdürmekte; ve önlerine çıkabilecek hiçbir engeli tanımamakta kararlı duruyorlar...


Bize gelince düşüncemi bir atasözümüzle özetlemek isterim:

"Arı kahrını çekmeyen balın kadrini ne bilir"

Evet; şimdilerde dışarıdan destekli ve güdümlü bölücü güçlerin dayatma ve zorlamaları ile vatanın bölünmez bütünlüğüne ve birliğine kastedenler, sanıyorlar ki "gelecekte mutlu günler" onları bekliyor... Gülerim gaflet içindeki bu aymazlara... Ve galiba bu aymazlar, sahip oldukları özgürlüğün kıymetini anlamaları için atalarının çektikleri acıları ya bilmiyorlar, ya da bilmezden geliyorlar...


Pekii;


Lozan görüşmeleri yapılırken Batılı devletlerin Kürtleri "azınlık" olarak görmekte ısrar etmeleri üzerine, Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey Meclis kürsüsünden şöyle sesleniyor:

"Avrupalılar diyorlar ki, 'Türkiye'de yaşayan akalliyetlerin (azınlıkların) en büyüğü, en kesretlisi (kalabalığı) Kürtlerdir.' Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa'nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyla bize hak vermek isteyenlere iade ettik... Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz." 3 Kasım 1922, TBMM

Demek ki neymiş?!

"Ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz." denilmiş!!!

Devam edelim,

Tunceli Milletvekili Diyap Ağa'nın konuşması:


"Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allahımız da birdir. Başka ne diyeyim. Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Bendeniz ihtiyarım, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya gidiyorlar. Allah yardımcıları olsun. Hamdolsun gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır. Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen şöyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah'tır. Fakat hepsi insandırlar. La İlahe illallah, Muhammedün Resulullah... İşte bu... hepsi bu..." 3 Kasım 1922, TBMM

Demek ki neymiş?!

"Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz... La İlahe illallah, Muhammedün Resulullah..."

Öte yandan...


Tıpkı Milli Mücadele Kahramanımız Sütçü İmam'ın Maraş'ta gavur kahrına karşılık başlattığı özgürlük mücadelesini unutan aymazların dün Kahramanmaraş'ta bir askerimizi şehit ettiği gibi...

"Arı kahrını çekmeyen balın kadrini ne bilir"

Diyeceğim;

Çekilen kahırlar unutulmuşsa... Ya da ne bileyim hatırlanmak istenmiyorsa...


İşgal yılları ve Milli Mücadele azmimiz küçümseniyor ve Mondoros ve Sevr paçavraları yok sayılıyorsa...

E o zaman...

Bugün "özgürlük" diye kıyamet koparanlar!

Sahi; siz, gerçek anlamda özgürlük nedir, bilir misiniz?!


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

2 Mart 2011 Çarşamba

Gözümüz Türk Bayrağını Aradı...
















Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne bir dönem başbakanlık ve bakanlık yaptı. Ve en önemlisi de 20 Temmuz 1974'de Kıbrıs Barış Harekatı'nın yapılmasında etkin rol oynayarak karar almasıyla tarih sayfalarında kahramanca yerini aldı.

"Türkiye Cumhuriyeti tarafından Başbakan Bülent Ecevit Kıbrıs konusunu görüşmek ve gerekirse ortak müdahele yapılabilmesi için İngiltere'ye uçtu. Bu sırada koalisyondaki MSP lideri ve Başbakan vekili Necmettin Erbakan Milli Güvenlik Kurulu'nu toplayarak Başbakan Ecevit'in talimatı ile taarruz kararını iletti."

Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN, 27 Şubat 2011 tarihinde aramızdan ayrıldı...

Ona Allah'tan rahmet diliyoruz! Ruhu şad olsun...

Merhum Erbakan'ın cenaze törenine yüzbinler katıldı..

Ne kadar anlamlı...

Ama bu müthiş tablo karşısında bir eksiklik hissettim işte.

İzninizle bu duygumu Aziz Türk Milleti ile de paylaşmak istiyorum:

Gün birlik günü....

Evet; Necmettin Erbakan, Türk Milletinin yetiştirdiği önde gelen isimlerden birisidir.

O, bu topraklarda yetişti...

Bu devletin sağlamış olduğu olanaklarla yer edindi...

İçinden geçtiğimiz fırtınalı süreçte dünya, bir şekillenme arayışı yaşıyor.

Hiç şüphe duyulmasın ki İnönü'nün söylediği üzere "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye'de orada yerini bulur." kararlılığıyla izninizle sormak istiyorum;

Cenaze töreninde biraraya gelen insanlarımızın ellerinde neden bayrağımız yoktu acaba?

Hem de milli birlik ve bütünlüğümüzün cümle aleme gösterilmesi gereken bu çok hassas süre içerisinde!

Şayet bugün bu bütünlüğü göstermezsek, daha ne zaman göstereceğiz acaba? Yoksa yarın bizi paramparça ettikleri zaman mı?..

Eğer böyle düşünülüyorsa hepimize geçmiş olsun!

Oysa o bayrak sayesinde değil midir ki ezanlarımız gümbür gümbür okunuyor?

Ve özgürce camiilere gidiliyor?

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un Milli Mücadele yıllarında yaşadıklarıyla esinlenip yazdığı neydi?

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!


Unutulmasın ki, o bayrak inerse ne özgürlüğümüz kalır, ne de ezanımız!

Bizi birarada tutan en önemli milli değerlerimiz arasında hiç şüphesiz al bayrağımız geliyor!

Rengini nereden alıyor?

Şehitlerimizin kanından!!!

E o zaman..?!


Sevgi ve saygılarımla!



11 Mart 2009 Çarşamba

"Allah Bir Daha Bu Millete İstiklâl Marşı Yazdırmasın!"


















Millet olarak kutlanacak özel günlerimiz, belki de diğer ulusları kıskandıracak boyutta çok olması münasebetiyle, haklı gururu yaşamanın keyfiyle düşüncelerimi yazmaya koyuldum. Zira bu güzel ve özel günlerimizden İstiklâl Marşı'nın kabûlünün, yıldönümünü büyük onur ve gururla kutlayacağımıza değinmeden önce, söylemek istediğim bir kaç cümlem daha olacak.
*
*****
*
Her geçen gün, kendi değerlerimizden kaybettiğimiz bir dönemi iyi anlayıp görmek gerekliliğinin yılmaz savunucusu olarak, gördüğüm çok önemli olaylardan birisi de, millî ve manevî bayramlarımız yanında bizlerin geçmişini, tarihini ve kültürel birliğimizi temsil eden özel günlerimizi ne yazık ki, unutturulmaya çalışılırken ve dolaysıyla da kuşaktan kuşağa aktarmada zayıf kalmamıza ramak kalan tehditler karşısında, yerini sözde "evrensellik" adıyla ortaya atılan ve menşeî Batı kaynaklı günlerin aldığını, üzüntüyle ifade etmek isterim.
*
*****
*
İyi bilinmelidir ki, kendi bağrımızdan ve özümüzden çıkan bu anlamlı her bir günün, tek tek bir hikâyesi ve tarihi değeri olduğu kesindir. İşte millet olarak; tasada, kıvançta, mutlulukta, hüzünde ve kederde birleştiğimiz bu günlerin temsiliyeti diye tanımladığımız özel ve anlamlı günlerimizi saymakla bitiremeyiz. Tarihimizde yer alan Türk büyüklerinin kişiliklerini hayatlarını, hatıralarını,eserlerini ve barışlarını öğrencilerimizin zihinlerinde ve gönüllerinde canlı olarak yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla ,okullarımızda TÜRK Büyüklerini Anma günleri düzenlenir. Böylelikle çocuklarımızın; fikir,ahlâk, millî duygu bakımından gelişmelerine katkıda bulunulmuş olunur.
*
*****
*
İstiklâl Marşımız; 12 Mart 1921 yılında TBMM tarafından alkışlarla kabûl edildi. Osmanlı'nın son dönemlerindeki yazılan marşlar, ihtiyaç duyulan millî süreci karşılayamıyordu. Türk milleti. bu ruhu hep birlikte hissedecek, yaşayacak ve hatta yaşatacak millî birlikteliği ayakta tutacak o dizeleri en güzel şekilde anlatacak birisini aramaktaydı. Nitekim Millî şairimiz Mehmet Âkif ERSOY'un, bu isteğe en güzel şekilde cevap verecek on kıtalık şiiri TBMM tarafından seçilerek kabul edilmiştir.
*
*****
*
12 Mart 1921'de kabul edilen İstiklâl Marşı Hamdullah Suphi tarafından okunmuş ve marş ayakta dinlenmiştir.
"Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakkın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."
İşte bu ruh ve îmân ile Türk Ordusu Sakarya boylarında, İzmir yollarında büyük iman ve kahramanlıklarını göstermiştir. 9 Eylül 1922 tarihinde Hakk'ın vaat ettiği o parlak güneş, İzmir ufuklarında doğmuş, Müslüman Türk'ün saffet ve kudreti karşısında düşman büyük bir hezimete uğramış ve denize dökülmüştür."
Aziz ve mübarek vatanımızın her karış toprağı şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış, zaferin doruğuna ulaşmıştır. Nitekim İstiklâl Marşında:
"Korkma ! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!" mısraları ne derin bir mânâ taşımaktadır."
*
*****
*
Yakın arkadaşlarından; "Mehmed Âkif'in giyecek bir paltosu yoktu. Tâceddin Dergâhi'ndan Büyük Millet Meclisi'ne kadar paltosuz olarak yaya giderdi. O zamanlar Ankara'nın soğuğu çok şiddetli idi. Ben daireme gelir, paltomu Mehmed Âkif'e gönderirdim. O da giyer Meclise giderdi, İstiklâl Marşı için verilen parayı geri vermesinden dolayı kendisine, Mehmed Âkif üzerinde bir palton yok, verilen parayı da almazsın, dedim. Bunun üzerine, bana darıldı, paltomu da kabul etmedi. O soğuklarda paltosuz olarak Büyük Millet Meclisine gitti, geldi.
Mehmed Akif'in buna benzer şahsına has daha birçok meziyetleri vardır. Dürüsttür, hattâ Harb-i Umûmî içinde kardeşinin evinde çayı şekerle içtiklerini görünce, milletin yemediğini siz nasıl yiyorsunuz, demiş ve bir müddet kardeşinin evine bile gitmemiştir." İnternetten alıntıdır.
*
*****
*
Mehmed Âkif ERSOY, hasta yatağında yatarken kendisine sorulan bir soruya; "Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!" cevabıyla karşılık vermiştir. Evet, Allah bir daha bu millete, bir istiklâl mücadelesi yaşatmasın! Ulusal birlikteliğimizi, topyekün tüm dünyaya göstermiş ve yedi düvele meydan okumuş millet olarak, bu destanımızı anlatan, bizlerin okurken göğsünü kabartıp, tüylerimizi diken diken eden ulusal marşımızın varlığıyla ne kadar GURUR duysak azdır! Sevgi ve saygılarımla!