19 Ağustos 2017 Cumartesi

Bulantı Duyuyorum...



"Barcelona kent merkezinde patlama..."

Bulantı duyuyorum... 

Zira  yaşamı düzmece bir algıyla  topluma sunmak, dolayısıyla tarihsel olayları yanıltmak insanın midesini bulandırıyor.

Konu AVRUPA ve Batılı ülkeler olunca... tüm basın ve yayın kuruluşları aralıksız bu kanlı tedhiş olaylarını çarşaf çarşaf, "son dakika" haberi olarak dünya kamuoyuna sınırsız servis ededursun, diğer tarafta coğrafyamızda  her Allah'ın günü onlarca kişinin bombalar altında ölmesini küçücük bir satır halinde, adeta kamuoyundan kaçırırcasına  "basit" ve "önemsiz" bir olaymış gibi göstermek , insana ağır geliyor... 

Öte yandan...

Gelinen nokta itibariyle bugün  bu korkunç olayları tertipleyen eli kanlı emperyalistlerin alçakça planlarına kurban gitmek hiç kimse için   öyle uzak filan değil...

O sebeple elimiz yüreğimizde bu korkunç olayları endişe ile takip ederken insan ister istemez sorguluyor.

Bu patlamalarda ölmek doğal değil...  Ve yaşanan can pazarı bu kanlı eylemlerdeki cansız bedenleri gördükçe... Bu insanlar artık yoklar! Ama diğer yandan dünyanın ötekiler için sürüp gittiğini düşünmemek elde değil. Zaten insan bunları düşünmek için yaratılmadı mı!..


Jean-paul Sartre'ın, İspanya iç savaşı sırasında Frankocular tarafından idama mahkum edilen bir cumhuriyetçinin aynı hücrede kalan iki arkadaşı ile birlikte ölümü bekleyişini konu eden "DUVAR" adlı hikayesindeki, korkuyla karışık iç hesaplaşması aklıma geliyor:

"Nişan al!" diye bağıracaklar ve bana çevrilmiş sekiz tüfek göreceğim. Duvarı yarıp içine girmeyi isterim diye düşünüyorum; olanca gücümle duvara sırtımla yaslanacağım ve duvar karşı koyacak. Tıpkı kabus gibi." J.P. SARTRE, Duvar, Sf:23

"Biliyordum ki hiçbir ortak yanımız yoktu. Şimdiyse ikiz kardeşler kadar birbirimize benziyorduk, basit bir şey, çünkü birlikte geberip gidecektik" J.P. SARTRE,  Duvar, Sf:25

Coğrafyamızda  hemen her gün onlarca insanın patlamalar neticesinde öldüğü olayları küçümseyerek dünya kamuoyundan kaçıranlara diyeceğim o ki: 

Sorunlu ve yozlaşmış bir dünyanın girdabında toplumlara sunulan ahlâk  yasalarından  ruhumuzu huzura eriştirecek bir çıkış arıyoruz...


Sevgi ve saygılarımla!




"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

15 Ağustos 2017 Salı

Affet Bizi...


Henüz gözümüzdeki yaş kurumadan, yüreğimizdeki acı dinmeden,

Bir kara haber daha...

Eren için yazdığım yazının akabinde telefonuma yazılı gelen bir mesajla birlikte yüreğim paramparça oldu:


"Hocam aynı gün gördüğüm kardeşim dediğim insanı, aynı günün akşamı cennete uğurlamak zor oluyor."...

Bu haberle birlikte,

Öğrendik ki, Yiğit Sinan ACAR'ımızda hain bir saldırıyla ŞEHİT olmuş.

Öğrendik ki, Yiğidimiz Sinan'ımız, iki hafta önce nişanlanmış... ve birkaç gün sonra da ailesiyle birlikte doğum gününü kutlayacakmış...

Dolayısıyla...

Arkada kalan bir avuç anı ile bırakıp gitti tüm sevenlerini, Sinan ACAR. 

E haliyle insanın yüreği dağlanıyor... 

"Benden sana son kalan
Bir küçük resim şimdi
Cevap veremez ama
Ağlar yalnızlığına"

Genç Polis Sinan ACAR Yavrumuz...

Bu vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü korumak için yemin ettin, biliyorum. Zira ben de bir polis kızıyım... Ve polisin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum.

Onun için  de bu yüksek görevini her şeyden üstün tutarak henüz hayatının baharında ŞEHİT oldun yavrum.

O sebeple...

Biz hep birlikte kuramadık yavrum,  sizin için daha aydınlık ve onurlu yarınları.

Veremedik yavrum sizin için insan olmanın onurunu.

Bitmez tükenmez hırsımıza ne yazık ki, yenik düştük yavrum.

Ve daha da acısı,

Atalarımızdan ve aziz şehitlerimizden devraldığımız bu cennet vatanı koruyamadık yavrum.

Çok üzgünüm Sinan ACAR!

Affet bizi...


Ama biliyorum  ki  bu topraklarda Sinanlar bitmedi,  bitmeyecek! 

Dolayısıyla aydınlık yarınlar Yüce Türk milletiyle birlikte olacaktır!

Mekanın cennet, ruhun şad olsun yavrum.

Ne mutlu Türk'üm diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

14 Ağustos 2017 Pazartesi

...Aşk Olsun!



"Ne bir haram yedin ne cana kıydın
Ekmek kadar temiz su gibi aydın" 

Yiğidim aslanım MAÇKA'da yatıyor.

Oysa düşlerin vardı
Birden bire yarım kaldı
Yaşayacak çok şeyin vardı
Bu VATAN seni unutur mu?

Okuyacaktın daha...
Fizik,
Coğrafya,
Edebiyat,
Matematik.

Ama sen,

Tarihi seçtin, 

Ve...

Çanakkale'deki "onbeşliler" gibi...

TARİH YAZDIN!


Bir de dileğin varmış:

"Biri de çıkıp demiyor ki Eren iyi ki varsın"

Dolayısıyla Can YÜCEL'in dediği gibi,

"En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!"

İyi ki varsın EREN!




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

3 Ağustos 2017 Perşembe

El Alemde Var Ama, Biz de Yokmuş



* Hollywood yıldızı Kevin Costner, Türk Hava Yolları reklam filminde oynadı.

* Ve  bu reklam filminin çekimlerini de "Danimarka’dan,  görüntü yönetmeni Kasper Tuxen’in kameranın başında olduğu ve İsveç’ten,  yönetmen Fredik Callingaard" yönetti. 

* Kevin Costner'a Atatürk rolü teklif edildi.

* 48'inci Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkçe yerine İngilizce söylemeyi üstün gören,  "Every Way That I can" adlı şarkısıyla Sertab EREENER Türkiye'yi temsil etti.

Ve nihayet...

* Dün Milli takımımızın başına  yabancı bir kişinin getirildiğini öğrendik...

Demek ki...

Bizim dünya markası "THY" var ama, bunu reklam yapacak bir "YEŞİLÇAM" oyuncumuz yokmuş,

Bizim "Altın Portakal" gibi bir film festivalimiz var ama,  reklam filmini yönetecek kadar bir yönetmenimiz yokmuş,

Bizim köklü ve de zengin bir dilimiz var ama, kendi halkından kopuk, onun değerlerini küçümseyen olmuşuz.

Bizim koskocaman, milyon dolarlık  milli formaya sahip bir millî takımımız  var ama, bu takımı yönetecek kabiliyette bir teknik adamımız yokmuş.

Dolayısıyla...

Millî ne demekmiş!..

Vallahi bu onur kırıcı olayları göz önünde bulundurarak...

 Bizim -her alanda köklü geleneğe ve birikime sahip 80 milyon- için  milli demek ne yazık ki, "yabancı hayranlığı" demek oluyormuş...


Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış... Kurulanmış... Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya. Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çarpılan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış:

"Görenler Allah için söylesin, Ben buraya bu kılıkta gelebilir miydim?"

Atatürk'ün dil üzerine anlattığı bu  öyküsüne (tarafımca "kabiliyetsiz"i de ekleyerek)  ilave ettiği cümleyle sözümüzü bitirelim:

"Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama, Türk’ün yurdundan dilsiz, "kabiliyetsiz" çıkmadığına hâlâ akıl erdiremeyen gafiller vardır."



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

31 Temmuz 2017 Pazartesi

"İki Şey"


"Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." Giordano Bruno

Giordano Bruno 16 yaşındayken Dominiken tarikatına girdi. Daha sonraları tarikattan ayrılarak   Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları kopartan Bruno, kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı.


Düşünceleri ve eylemleri yüzünden Engizisyon tarafında yakılarak öldürüldü. Zira Bruno'ya, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkûm edildi. Ölüm kararını Bruno'ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır:

"Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz". Dolayısıyla kilisenin bu kararı ile 1600 yılının Şubat ayında, Roma'da Campo de' Fiori meydanında Bruno'nun önce dilini kestiler sonra,  o'nu diri diri yaktılar.


"Bir insanın sırf çoğunlukta olduğu için kitlelerle ya da çoğunlukla aynı şekilde düşünmek istemesi, onun aşağılık ve düşük bir kafası olduğunun kanıtıdır. halkın çoğunluğu ona inansın inanmasın, hakikat değişmez." diyen  Filozof Gökbilmici, Şair Giordano Bruno, hayata dair  "İki şey" diyor:

İki şey 'Kalitesiz İnsan'ın özelliğidir:
1- Şikâyetçilik
2- Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek...

İki şey yanlış yapmanı engeller:
1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür:
1- Demagoji (laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)

İki şey insanı 'Nitelikli İnsan' yapar:
1- İradeye hakim olmak
2- Uyumlu Olmak

İki şey 'Ekstra Değer' katar:
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek.

İki şey geri bırakır:
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik

İki şey başarının sırrıdır:
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek

İki şey gelişmeyi engeller:
1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat)
2- Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:
1- Tebessüm (gülümseme)
2-Sükut (susmak)

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:
1- Anne
2- Baba

İki şey geri alınmaz:
1- Geçen zaman
2- Söylenen söz

İki şey ulaşmaya değerdir:
1- Sevgi
2- Bilgi

İki şey "hayatta önemli olan her şey" içindir:
1- Nefes alabilmek
2- Nefes verebilmek.



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

29 Temmuz 2017 Cumartesi

İbretlik Tartışmaya, Kur'an Cevabı



"Gerçek şu: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbette ki, bir hatırlatıcı/ bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız." Zuhruf Sûresi, 44. Ayet

"Caner Taslaman ile Ebubekir Sifil arasında "deve sidiği içmek sünnet mi?" tartışması"

Birisi, "ilmi mesele" diyor,

Ötekisi, "seviyeyi düşürmeyelim..." diyor.

"Onlardan (Kitap ehlinden) bir grup var ki, Kitap'dan olmadığı halde Kitap'dan sanasınız diye (okudukları) Kitap'tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve, "Bu, Allah katındandır" derler. Halbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler." Al-i İmrân Sûresi 78. Ayet

Dolayısıyla...

Ülkedeki bilim seviyesi açısından ibret alınacak bir "tartışma"!

Birisi, felsefe prof.

Diğeri, ilahiyatçı

Velhasıl  ikisi de akademisyen...

Televizyondan topluma "bilimsel bir çalışma" ile ilgili "bilimsel" görüş sunuyorlar.


Bu ne!.. 

Deve idrarı içilir mi içilmez mi? 

Allah aşkına,   yokluk ve açlık insana her bir şey yaptırır, bu bir!

Zira bu memleketi biz nasıl kazandık? Nasıl vatan yaptık? sorularına karşılık gelebilecek cevaplardan bir tanesi, "Kurtuluş Savaşı esnasında yokluk ve açlıktan, insanlarımızın atın dışkısından arpaları ayıklayıp yediklerini, dolayısıyla  da bu olayın oluş nedenleri tartışılsa anlarım, ama kalkıp da deve idrarının içilip içilmeyeceğini dinle ilişkilendirip insanlara sunmak, tartışmak akıl alacak gibi değil!!!

Bunun neresi bilimsel bir çalışma oluyor?

İnsanlara ne kazandırıyor?

Dolayısıyla ortaya attığınız iğrenç söylemlerle İslam'a ne kadar zarar verdiğinizin farkında mısınız? Ve bu sözlerinizi neye dayandırıyorsunuz?

O halde...

Siz, kimyager misiniz? 

Yoksa tıp insanı mısınız?

Yok konu hadis'se, günün  anlam ve önemine binaen,

 İSLAM'ı yücelten ve de insanları kendine getirecek Sevgili Peygamberimizin çok güzel sözleri var:

"Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyor İslam'ın özü. Dolayısıyla İslam bunu emrederken bizim insanlarımız neler yapıyor? diye sorgulayıp, sorgulatsanız mesela, bu iki!

Hal böyle oluca... İnsanlarımızı aşağılayıcı ruhunu kötüleştiren, kirleten şeyleri bir bırakın artık!!!

Diyeceğim...

Gereksiz yere zihinleri meşgul edip, İslam'ı asıl gayesinden uzaklaştıranlara  Kur'an cevabıyla ruhumu rahatlatmak istiyorum:

"(Ey Muhammed!) De ki: "Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile." Ey akıl sahipleri Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz." Maide Suresi 100. Ayet

Ve...

"Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın. Eğer Kur'an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Halbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah çok bağışlayandır, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)" Maide Suresi 101. Ayet


Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)


24 Temmuz 2017 Pazartesi

Bağımsızlığımızın Tescili...


Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin gururu, Lozan Antlaşması'nın 94. yılı Büyük Türk milletine kutlu olsun...


"Lozan'da onursuz bir barış imzaladık. Bu İngiltere'nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür." Sir Andrew Ryan.


"Lozan Antlaşması'ndaki hükümleri, öbür barış önerisiyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve sevr antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır." ATATÜRK


Lozan Antlaşması Maddeleri

24 Temmuz 1923'te İsviçre'de Lozan şehrinde Fransa, Japonya, Romanya, İtalya, Birleşik Krallık, Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan, Belçika, Portekiz temsilcileri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri arasında Leman gölündeki Beau-Rivage Palace'ta imzalanan barış antlaşması olan Lozan  Antlaşması, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu antlaşmayla sadece Musul sorunu çözülemediğinden Irak sınırı belirlenememiştir. Savaşın suçlusu olarak Yunanistan belirlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Boğazlar konusunda taviz vermemiştir.

Kapitülasyonların kaldırılmış olmasıyla, ekonomik bağımsızlığın önü açılmıştır.

Türk heyeti:

İsmet İnönü (o dönemin dışişleri bakanı - başdelege)
Doktor Rıza Nur (ikinci delege)
Hasan Saka (eski iktisat bakanı - delege)

Bu üç mühim ismin dışında, aralarında Celal Bayar, Zekai Apaydın, Hikmet Bayur, Kurmay Yarbay Tevfik Bıyıklıoğlu, Şükrü Kaya gibi isimlerin de yer aldığı danışmanlar kurulu da oluşturulmuştur.

Büyük Millet Meclisi, Lozan'a giden heyete bilhassa kapitülasyonlar ve Ermeni yurdu konusunda zinhar taviz verilmemesi hususunda kati görüş bildirmişti.

Konferansa katılan devletler:

Çağrı yapan devletler: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya.
Tüm görüşmelere çağrılan devletler: Türkiye, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya) devleti.

Boğazlar meselesi için çağrılan devletler: Sovyet Rusya, Bulgaristan.

Gözlemci olarak çağrılan devlet: Amerika Birleşik Devletleri.
Ticaret ve yerleşme sözleşmelerine çağrılan devletler: Belçika ve Portekiz.
konferansta üç ana komisyon bulunmaktadır:

1- Başkanı İngiliz olan; sınırlar, uyrukluk, azınlıklar ve boğazlar rejimi.
2- Başkanı İtalyan olan; yabancılara uygulanacak rejim, yargı yetkisi, kapitülasyonlar.
3- Başkanı Fransız olan; ekonomik ve mali işler ile Osmanlı borçları komisyonu yer almaktaydı.

İsmet Paşa, konferansta "Efendiler! Çok ızdırap çektik, çok kan akıttık... bütün uygar uluslar gibi biz de özgürlük ve bağımsızlık istiyoruz" diyerek temel sorunu doğrudan ortaya atmıştır. 

Konferansın çekişmesini belirleyecek temel çelişki şu idi:

İtilaf devletleri, "1. Cihan Harbi'ni kazanan biz olduk, dolayısıyla bizim isteklerimiz esastır." derken; Türk heyeti "milli mücadele de bizimdir, gerekirse bir milli mücadele daha gerçekleştiririz" diyordu. Yani bir bakıma ortada eşitlik söz konusu vardı diyebiliriz. ilk maçta onlar galip gelmişti; fakat rövanşı da biz almıştık. Final maçını Lozan'daki diplomasi belirleyecekti. Hakemler, taraftar ve bütün baskılar bizim aleyhimize idi. Final maçını deplasmanda oynuyorduk ve tek desteğimiz yoktu.

Lozan konferansı devam ederken İstanbul ve Çanakkale boğazları itilaf kuvvetlerinin donanmaları ile işgal altında idi. Barış antlaşması imzalanana dek savaş gemileri bizim sınırlarımızda kalmaya devam edecekler.

Lozan'da hararetli münakaşaların yaşandığı her an Lord Curzon, İsmet Paşa'ya "siz bizi değil; sadece Yunanları yenebildiniz!" diyerek karşı hücumda bulunuyordu. Ancak İsmet Paşa kadar kendisi de Yunan Ordularını İngiltere'nin ve Fransa'nın desteklediğini çok iyi biliyor, sadece kelime oyunları yapıyordu.


Mustafa Kemal Atatürk, Lozan konferansıyla ilgili 19 ocak 1923'te İzmit'te halka şöyle seslenmiştir:

"Efendiler! Lozan Konferansı; düne ve bugüne ait, üç sene yahut dört seneye ait hesapların halli ve neticeye bağlanmasıyla meşgul olmakta değildir. Belki 300, 400 senelik birçok birikmiş ve yoğunlaşmış hesapların görülmesiyle meşguldür. Dolayısıyla bu kadar derin ve bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların az zamanda içinden çıkmak, o kadar kolay değildir." 

Tarihin cilvesi mi, tesadüfü mü dersiniz artık bilemiyorum fakat, İsmet Paşa'nın 20 kasım 1922 pazartesi günü itilaf devletlerinin karşısına çıktığı gün, aynı zamanda vatan haini Vahdettin de İngilizlere sığınmak suretiyle Malta'ya firar etmiştir.

Bir Amerikan delegesi, İsmet paşa'nın katı dirayetini ve inadını şu sözlerle günlüğüne geçirmiştir:

"Bugünkü toplantı esnasında İsmet Paşa, tahmin edildiği şekilde kapitülasyonlar üzerinde tümüyle uzlaşmaz bir tavır takındı. (...) Curzon, egemenlik konusunun Türkler arasında bir takıntı halini almış olduğunu söylüyor. (...) Alice (günlüğü kaleme alan delegenin eşi) ve ben, Curzon ile odasında beraber bir akşam yemeği yedik. (...) İsmet Paşa ile arasında geçen bazı konuşmalardan birini anlatırken 'ismet' diyordu, 'bana en çok bir müzik kutusunu hatırlatıyor. her Allah'ın günü hep aynı melodiyi çalıyor. Ta ki hepimizi hasta edene dek: egemenlik, egemenlik, egemenlik...''

İsmet Paşa, Lozan'daki bu uykusuz ve çekişmeli günlerini Atatürk'e satır satır telgraf çekip anlatırken şunu demiştir:

"... görüştüğümüz zaman saçımı bembeyaz, yaşımı on yaş daha ileri bulacaksın."


Karara bağlanan maddeler:

Sınırlar

Suriye sınırı: 20 ekim 1921 Türk-Fransız antlaşmasının saptadığı sınır kabul edildi. Hatay Misak-ı Milli dışında bırakılmış, 1939 yılında Gazi Paşa Hazretlerinin vefatından sonra tekrar alınmıştır.

Batı sınırı: Meriç nehri sınır olarak kabul edildi, ayrıca askerden arındırılmış bir bölge oluşturulmasına karar verildi. Ek olarak Yunanistan Karaağaç bölgesini Türkiye'ye bıraktı.

Adalar: Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adalarıTürkiye'ye; bunun dışındaki tüm Ege adaları -silahsızlandırmak şartıyla- Yunanistan'a bırakıldı. (istibdatçı Sultan 2. Abdülhamit'in kıt zekasının eseri.)

Rodos, Meis, on iki ada italya'ya bırakıldı. (yunanistan'ın kendisine bırakılan midilli, sakız, sisam ve nikarya adalarında deniz üssü kuramayacağı ve istihkam yapamayacağı da kabul edilmiştir.)

Kapitülasyonlar: Tamamen kaldırılmıştır.


Azınlıklar: Azınlık olarak müslüman olmayanlar tanımlandı ve tüm azınlıklar Türk vatandaşı kabul edildi (Rumlar, Ermeniler ve Museviler). Bu azınlıkların, giderlerini kendileri karşılamak şartıyla her türlü dinsel ve sosyal faaliyetlerde bulunmaları serbest bırakılmış ve kendilerine eşit haklar tanınmıştır.

Osmanlı borçları: Duyun-u Umumiye kaldırılmış, Osmanlı'dan kalan borçlar dörde bölünmek suretiyle Türkiye kendi payına düşen ödemeyi kabul etmiştir ve bu borcu 1954 Demokrat Parti iktidarına kadar taksit taksit ödemiştir.

Boğazlar meselesi: Başkanı Türk olan beynelmilel bir komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Barış zamanlarında geçişlerin serbest; savaş zamanlarında bazı özel şartların alınması konusunda anlaşılmıştır. Bu durum geçici olup, 1936 yılındaki boğazlar sözleşmesi ile esas mesele çözülmüştür.

Yabancı okullar: Türkiye'nin belirleyeceği kural ve esaslara bağlı kalmaları şartıyla faaliyet göstermelerine izin verileceği konusunda anlaşılmıştır.

Musul sorunu: Türkiye, Musul'un kime bırakılıp bırakılmayacağı konusunda halk oylaması yapılsın istemiş; ancak halk oylamasından aleyhine bir sonuç çıkacağını öngören İngiltere buna şiddetle karşı çıkmıştır. Uzun süren münakaşalar neticesinde bu bölge üzerinde bir karar alınamayınca, 9 aylık bir süre ile konunun askıya alınması ve İngiltere ile Türkiye'nin bu konuyu özel görüşmesi gerektiği, şayet yine nihai bir karar çıkamazsa meselenin milletler cemiyeti'ne intikal edeceği yönünde karar kılınmıştır. Neticede herkesin malum olduğu üzere ilerleyen zamanlarda İngilizlerin kışkırtmasıyla doğuda büyük bir Şeyh Sait isyanı çıkmış, isyanı bastıramayan Fethi Okyar hükümeti istifa etmiş, yerine geçen İsmet Paşa isyanı güçlükle bastırabilmiş ve Musul bu süreçte elden çıkmıştır. Sadece buradan çıkacak olan petrolün 25 yıllık süreyle %10'unun Türkiye'ye verileceği garanti edilmiştir.

Ermeni yurdu: İtilaf devletleri, bu fuzuli isteklerinden tamamen vazgeçmişlerdir.

1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi:

Antlaşma hükmüne göre boğazların askeri savunması ve idaresi tamamen Türkiye'ye bırakıldı. Boğazlar komisyonu kaldırılıp görevleri tamamıyla Türk devleti'ne bırakıldı. Boğazlarda askersiz bölüm kaldırılarak, Türklerin buralarda diledikleri kadar asker bulundurmaları ve tahkimat yapmaları kabul edildi. Türkiye savaşa girer veya bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalırsa boğazları istediği gibi açıp kapayabilme hakkına sahip oldu."



NOT: İnternet üzerinden, SİNAN MEYDAN'dan faydalanarak yazıldığı belirtilen bir yazıdan alıntıdır. T.G.


Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)