24 Temmuz 2014 Perşembe

SOMA İzlenimlerim -2- " 301 Tane Zengin Dul'umuz Var! Bayanlar Giyinin, Süslenin Kocalarınızı Elinizde Tutun!"





Maden faciası yaşanan Soma'da, Turgutalp mahallesinin iki dönemdir muhtarlığını yapan ve 5 aday arasından "büyük bir farkla" kazanan Gülay ERDAL'ın yaşanılan facia karşısında, olağanüstü bir gayret sarf ettiği her halinden belliydi.  Felaketzedelerin sorunlarıyla ilgilenmek, dertlerine ortak olmaya çalışmak kendisine müthiş "huzur" verdiğini ifade ederken, bir diğer taraftan da faciayla birlikte kendisinin de psikolojisinin bozulduğunu anlatıyor.

G.E. : "Uzun cümleler kurduğumda cümlenin sonunu getirememeye başladığımı fark ettim. Zira  zor günler geçirdik.. Uykularım kaçtı... Her ailede farklı farklı hikayeler var... Gün içerisinde bir aileyi çeşitli defalar dinlediğim oldu. Hepsinin ayrı ayrı  acısı var. Tek tek dinlemeye çalıştım. Ki bana 'iyi ki muhtarımız bayan' dediler."
Dolayısıyla kadın muhtar olmak  bu anlamda daha da ayrıca bir önem kazanmış...

  G.E.: - İnsanlar acılarını yaşayamadılar bile..

Bizimle birlikte olan Nevin Hanım da ilave ediyor:

  - Kamyonla tabut geçti, o tabutlar gözümün önünden gitmiyor. Yollar ambulans kaynıyordu. Her sokakta bir cenaze vardı, insanlar ağlayamıyor, sadece bağırıyordu.

G.E : " İnsanlar şok yaşıyorlardı. Cadde üzerinde çift şerit ambulanslar vardı. Bu kadar olduğunu bilemedik.. Hastaneler mahşer gibiydi. Her yer.. artık tanıdık bir yüz arar olduk."

Facianın yaşandığı gün, siren seslerinin ortalığı çınlattığını anlatırken  çaresizliğin nasıl bir şey olduğunu mimikleriyle dahi hissettiriyordu Gülay Hanım. Zira yaşanılanlarla birlikte madenin bütün karası sanki, Soma'ya çökmüş, ailelere de kara tohum serpilmiş gibiydi.

Soma'da yaşanan acılar beraberinde pek çok olumsuzlukları da getireceğine işaret eden endişeli konuşmalarımıza devam ettik. Eh, ne de olsa Gülay Hanım da bir kadındı.. Zira geride yüzlerce genç "dul kadın" kalmıştı. Hepsinin yaş ortalaması 20-30 arası.  Madenci şehitlerimiz bir süre sonra unutulacak elbette.. İyi de ya geride kalan yetim çocuklar ne olacaktı?

Derin bir sızıyla...

G.E.: - İnanır mısınız, insanlar acılarını bile yaşayamadılar...

- Neden?

G.E: - O kadar çok yardım yağdı ki..

Evet... kime sorsam bu cümle aynen söyleniyor... Gerçekten de  o kadar çok yardım akmış ki..




İnsanlara akan bu yardımlar karşısında neredeyse işin şirazesi kaymış durumda.  Dolayısıyla anladığım, yapılan bu yardımlarla sanki acılı insanların  neredeyse acıları unutturulmaya çalışılmış gibi.  Zira Türkiye'nin dört bir yanından her şey, ama her şey kamyon kamyon, hatta tır dolusu  taşınmış... Öyle ki çocuklar artık doyumsuz olmaya başlamışlar.  Dahası çocuklar için bu armağanların neredeyse bir anlamı bile kalmadığından bahsediyor Gülay Hanım. Anneler için bir şey diyemiyor.

-İlk günler müthiş bir kaos yaşandı, organizasyon yoktu.

-Herkes konuşuyor...

-Türkiye  konuşuyor... ama yerel halk olarak hiçbir şey yapmadılar.

-O kadar çok yardım geldi ki, ben, diğerleri  kıskandılar diye düşündüm.

Anlaşılan, diğer madenci aileleri de bu yardımlara adeta "kıskanarak" bakmaya başlamışlar. Dolayısıyla "Biz de erzak isteriz" talepleri başlamış.

Odada bulunan diğer bir vatandaş da bize kulak misafiri olduğunu ilave ederek, o da söze katıldı; ve bu vatandaş önce düşüncesini, ardından  daha önce de duyduğum o  inanılması güç  cümleyi sarf etti:

-O kadar çok yardım geldi ki ben bunu "kıskandılar" diye düşündüm.

 Ardından mahalle aralarında konuşulan o inanılmaz cümleyi  teyitledi:

"301 tane zengin dul'umuz var! Bayanlar giyinin süslenin kocalarınızı elinizde tutun!" Bu tarz sözlerin yaygın şekilde kulaktan kulağa dolaştığı "gerçeği"ni böylece bir kez daha duymuş oldum.

Zira benzer durum, 193 işçinin hayatını kaybettiği 1992 Zonguldak, Kozlu grizu patlaması sonrasında da yaşanmış. O günleri  Gazeteci Nazım ALPMAN National Geographic’e yazdığı bir yazısında şöyle ifade ediyor:

"Grizu kazaları sonrasında ölen madenci eşlerinin "kıymetleri" artıyor, en yakınları için bile "menkul değer" haline geliyorlar.  Madenci dulu, çok genç ve de çocuksuz ise ailesi, "kaza tazminatı" ile birlikte kızlarını geri almak istiyorlar. Diğer taraf ise ölen oğullarının "tazminatıyla" beraber gelinlerini bağırlarına basıyorlar. Küçük oğullarını, imam nikahıyla ağabeyinin dul eşine koca diye takdim ediyorlar. Bir de acıların "çoğalması" var. Gülsün, ölen bir madencinin eşiyle görüşmek için köydeki evine gidiyor. Kazanın üzerinden 11 ay geçmiş. Dul kadının kucağında yeni doğmuş bir bebek duruyor. Hışımla "bu ne?" diye sorduğunda kız başını öne eğiyor, sadece "kayınbiraderimden" diyebiliyor."

Yine aynı yazısında

"Kazanın üzerinden 6 ay geçmiş, ölen madenci eşleri ttk’da tazminat işlemleri için sıra bekliyorlar. 25 yaşına yeni girmiş acılı bir dul, bankların üzerinde ağlıyor. hiç kimseyle konuşmuyor. Ara sıra yanına 55-60 yaşlarında bir adam gelip, bir şeyler söyleyip gidiyor. adam kızdan uzaklaştığında diğer kadınlar kızı kuşatıyorlar. O zaman kızın, kayınbiraderiyle evlendirilen yaşıtından daha talihsiz olduğu ortaya çıkıyor: "Kayınpederim aldı beni!" adam oğlunun tazminatına talip, körpe beden de ek ikramiyesi oluyor." diye anlatıyor."




O hale şimdi aynı sorun Soma için de var diyebilir miyiz?

Hiç şüphe yok ki aynı sorunlar bugün SOMA için de geçerli. Zira dedikodulara bakılacak olursa sorun şimdiden kendisini göstermeye başlamış bile.. Ne diyor Somalı vatandaş?

"301 tane zengin dul'umuz var! Bayanlar giyinin süslenin kocalarınızı elinizde tutun!"...

Dahası gelinlerle kayınpederler arasında savaş çoktan başlamış.. Zira ortada yüklü tazminatlar var. Ve ondandır ki; "sana ne oluyor? O ölen benim oğlum! Para da benim!" diyen kayınpederlerle, çaresiz perişan gelinlerin mücadelesi, hem kendilerini, hem de Soma'nın sosyolojik kaderini ya da kadersizliğini belirleyecek..


Dolayısıyla o talihsiz  cümleyi  Muhtar Hanıma sordum:

Ne diyorsunuz bu cümleye? Hatta bu anlamda bir cümle daha duymuştum, "Keşke sen de ölseydin de, biz de yardım alsaydık" deniliyor, doğru mu?

İlk etapta bu cümlelere katılmak istemese de Gülay Hanım, daha sonra kendisinin de kulağına geldiğini acı bir şekilde itiraf etti.

G.E. "Bu cümle beni çok etkiledi. Daha sonra taşıyamadığım ve çok etkilendiğim duygularımı doktora aktardım.
Öte yandan buraya  bir sürü yardımlar geldi, koliler filan. Burası inanılmaz bir hareketlilik içerisinde  bir koşuşturma yaşarken,  yöre insanları gelişmeleri oturmuşlar seyrederek "hım, iyi.. kim ne getirmiş, kim ne götürüyor" bunun hesabıyla, uzaktan izlemekle yetindi.  İçlerinden bir tanesi de koşturup bir kenarından tutayım demediler..."  Onun için  hiçbir şey diyemiyorum, bilemiyorum.. Kim bilir, yaşadıklarım bir kızgınlığı da dönüşmüş olabilir. Çünkü o sıcak saatlerde insanlar,  bir duyarlılık göstermediler.. Sadece seyrettiler.. O sebeple sınıfta kaldığını düşünüyorum benim halkımın. Böyle olmamalıydı...

"Ciddi anlamda insanlara çok kırıldım" derken, sesi titremeye başladı..

- Bu sebeple ben de doktora içimi döktüm. Doktor: "insanlar böyle büyük travma yaşadığı zaman, savaş psikolojisine girer. Ben de alayım, bir kenara atayım... Bunlar çok normal şeyler." dedi. Bir süre beklemek zorundayız...

Ama inanın bu durum beni asla rahatlatmadı.. Bütün Türkiye her alanda -yiyecek, giyecek, oyuncak- yardım yağdırırken, Soma halkı kayıtsız kaldı... O kocaman kocaman adamlar ellerini bile kıpırdatmadan karşıya geçip bacak bacak üstüne atıp, gelip gideni saymaya başlamaları... Birisi dahi kalkıp da yardım etmedi. Buraya o kadar çok yardım geldi ki.. onları taşımaya dahi tenezzül etmediler.. Benim halkım bu olmamalıydı..." dedikten sonra soruma kaldığımız yerden devam ediyor Gülay Hanım:

-O cümleler benim de kulağıma geldi; ve inanılmaz rahatsızlık duydum. Öyle ki doktorla görüştüm...

Gülay Hanım, bunları konuşurken bölgeye psikolojik destek olarak gelen ekipten kendisinin de, yaşadıkları karşısında ruhsal etkileşime girmesi sebebiyle doktora içini döktüğünü anlatması, olayların ne denli endişe verici  ve   vahim  olduğunun bir kanıtı gibiydi.  Zira sadece kazazede ailelerinin değil, dışarıdan samimi olarak ilgilenenlerin de bu durum karşısında psikolojilerinin bozulması kaçınılmaz bir gerçek.



G.E. "Her şeye rağmen güzel düşünelim, her şey güzel olsun.  Onun için benim düşüncem hiçbir şey sebepsiz değildir... Bu acı haberle birlikte Soma'nın adı duyuldu. Soma halkı bu olayla birlikte daha aydınlığa ve güzel günlere kendini hazırlayacaktır. Konu ile ilgili pek çok çalışmalar konuşulmaya başlandı. AB projeleri ile ilgili bayanların bilinçlendirilmeleri, el becerilenin geliştirmesi gibi düşünceler var. Dediğim gibi  bu olayla birlikte bazı konularda Soma için dönüm noktası olduğunu düşünüyorum.. İstanbul'dan çeşitli dernekler geldi ve güzel şeylere dair plânlar konuşuldu..."



Gülay Hanım'ın samimi, duyarlı içten duygularıyla ve de esirgemediği güler yüzüyle tek isteğinin Soma'da yaşanan acıların sağlıklı bir şekilde sarılmasına yönelik çalışmaların hızla yürütülmesiydi. Ailesinin de bu acılara büyük duyarlılıkla destek olduğunu söylerken bu vesileyle Sevimli kızı İrem ERDAL'ın  bizimle birlikte acılı ailelere destek ziyaretinde bulunmasından dolayı ayrıca teşekkür ediyorum.

Bu anlamda değerli Turgutalp mahalle sakinlerini kutlarken,

Turgutalp Mahalle Muhtarı Sayın Gülay ERDAL'a da katkılarından dolayı teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim...

-Devamı var-

Sevgi ve saygılarımla!

"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

22 Temmuz 2014 Salı

SOMA'dan İzlenimlerim -1- "Keşke Sen de Ölseydin de..."


















13 Mayıs 2014... Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçen Soma maden ocağı faciası... Millet olarak hepimizi yasa boğan ve karalara bağlayan 301 madencimizin şehit olmasıyla  birlikte "Soma'da neler oldu"ğu bir tarafa, orada, yaşanan acıyı bizzat hissetmek istedim. Ki insan olduğumu hatırlamak ve anlamak için Soma'ya gitmeye karar verdim.

Soma'da yaşayan acılı ailelerin davranışlarını, iç dünyalarını, sevgilerini, öfkelerini, sevinçlerini ve üzüntülerinin her birini ayrı ayrı birebir  yaşamak; sanırım  insanlığımızı sorgulayarak yüzleşmek anlamına gelecektir... Dolayısıyla duyguyla, tutkuyla, iman gücüyle, yenilik, dürüstlük ve cesaretle yapacağım  eleştiri eşyanın özüne kadar girmek olacaktır. Bu sayede kendimde huzur bulacağımı biliyorum. O sebeple 9 Temmuz 2014 günü Soma'ya gittim. En yakın arkadaşımla birlikte Soma'da bir eve konuk edildim. Harika ve sıcak bir karşılamayla  henüz orada tanıştığım bu kişiler sayesinde, ilgili şahıslarla temasda bulanma imkanı yakaladım.  Bundan sonrası kendiliğinden geldi... Bu vesileyle konuyla yakından ilgilenen ve bana yardımcı olan  konuk edildiğim evin sahibesi Nevin YAĞCI Hanım'a ve yakınlarına sonsuz teşekkürlerimi bir kez daha sunarak yazıma başlamak istiyorum:



Soma, Kınık..

Bir zamanlar bereketli  topraklarıyla geçimlerini bolluk ve rahatlıkla sağlayan yöre halkı, gün geçtikçe topraktan geçimlerini sağlayamaz duruma gelmişler. Onun için halk, yavaş yavaş yoksulluğa alışmış, benimsemiş duruma gelmiş. Halkın yoksulluğunun en önemli nedenini, tek geçim kaynağı toprağının işlenemez hale geldiğini açıkça dillendiriyor şimdilerde. Zira elde ettikleri ürünler için,  "artık para etmiyor" diyorlar. Dolayısıyla halkın sürünmesi, onu -dolayısıyla da bizi-  besleyen toprağının, onun elinde değil de kah betonlaşmaya açılması, kah emeğinin karşılığını alamayışından dolayı işleyememesinden, kah satmak zorunda kalmasındandı.

Ona öylesine gerekli olan, çocuklarını ve ailesini geçindirecek kadar verimli olan bu topraklar şimdi artık yerini, kocaman kocaman binalara bırakır hale gelmiş durumda. Dolayısıyla burada yoksullaşan çiftçiler, ne yazık ki geçimlerini sağlayabilmek için madende kazma sallamaya başlamışlar. Zaten, başka da ne yapabilirler ki? Çalışmak gerekiyor... Herhangi bir uğraş gibi, bu işi babadan oğula sürdürüyorlar artık. Maden ocağında ömür tüketmek... "İnsan bir lokma ekmek bulduğu sürece yaşayabilir" denilir ya... Doğrusu bu işte.

Köylüler karınlarını doyurmak, perişan olmamak için büyük şehirlere  kaçıyorlar, topraklarını da kendi haline bırakıyorlar. Zira topraklarını işleyemeyen  köylüler "ucuz iş"e hazır oldukları için madende çalışmaya çoktan hazırlar.  Bu öldürücü karanlıkların içinde, böylesine amansız bir işte kendini tüketip de günlük ekmek parasını çıkarmak için.. üstelik de hiç yakınmadan hani. Zira biliyorlar ki işsizliğin açlığa mahkum ettiği bir durumda nereye gidebilir, ne yapabilirlerdi ki? Üstelik canlarına okuyan bu işi bile herkes bulamazken...

Soma halkı şaşkın, şehit aileleri endişeli ve umutsuz.  En önemlisi de kimsenin kimseye güveni kalmamış. Yani ağır bir güven bunalımı yaşanıyor. Bu güvensizliğin altındaki nedenler başlı başına bir sorun. Hani derler ya, "bir dokun bin âh işit" işte öyle.. Kime sorsan inanılmaz söylemleri aktarıyorlar..

Umutsuzluk mu? Aslına bakarsanız mahvolan toplumlara özgü bir kavramdır umutsuzluk.  Önlenmesi imkansız bir şekilde gelişip yayılan karamsarlık ve umutsuzluk, yıkımın nedenlerini kavrayamayan, çıkış yolu göremeyen, mücadele yeteneğini kaybetmiş olanlara ait bir sorundur. Ama gelin görün ki, Soma'da madenci şehit aileleri birbirlerine çoktan düşmüşler bile. Dahası çocuklar, eşler neredeyse, hayatta kalan madenci babalara, eşlere  sevinçle boynuna sarılacakları yerde, "keşke sen de ölseydin de benim de bilgisayarım, evim olsaydı" deme noktasına dahi gelmişler. Bu türden insanın kanını donduracak söylemler arasında ilk olarak Turgutalp mahalle muhtarının yanına ziyarete gidiyoruz.



Turgutalp Mahalle Muhtarı güler yüzlü, tatlı mı tatlı oldukça duyarlı ve gayretli bir hanım. Muhtar Gülay ERDAL... Mahalle muhtarının  kadın olması ayrıca bir mutluluk oldu kendi adıma. Zira hanımların işbaşında olması insanı inanılmaz umutlandırıp, gururlandırıyor... Bir Cumhuriyet öğretmeni olarak karşımda seçilmiş bir Cumhuriyet muhtarını görünce ne hissederseniz, işte o duygular içerisinde sımsıcak bir karşılamayla "buyur" edildim.















Başladık konuşmaya...

-Devamı var-


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Diren FİLİSTİN Halkı! Diren Gazze!





Bölgemiz kan gölüne döndü. Irak, Libya, Suriye, Mısır, Tunus, Filistin... Emperyal güçlerin istediği gibi Arap Yarımadası  ve Müslüman Coğrafya küçük küçük parçalara ayrılmak koşuluyla, etnik ve mezhepsel ayrılıklara dayalı savaşların temeli atılan bölünmenin fitili ateşleniyor...

Çoluk çocuk, kadın, yaşlı genç demeden, Allah ne verdiyse.. Siyonistler bölgeyi ölüm çemberine aldı.

Her taraf kan revan...

Katliam katliam üzerine...

Hani insan hakları nerede? Hani nerede BM? Hani nerede uluslararası işbirlikçi güçler?

Neredesin "iyilik meleği" Angelina Jolie?

Hepiniz kalpsizsiniz, hepiniz vicdansızsınız...

BM=Emperyalist haçlı güçler



Dün Irak'ta olduğu gibi bugün de Gazze'de toplu katliam yapılıyor; insanlıktan nasibini almamış  Haçlı emperyalistler, çakma Müslüman Araplar ve  işbirlikçileri  de seyrediyor...


Arap kardeşleri Filistin halkı zulme, katliama uğrarken, kendilerini pek bir "Müslüman" gösteren Arap ülkeleri, Suudi Arabistan, Katar, Dubai'nin zengin emirleri  ve diğer Arap Emirlikleri siz nerelerdesiniz? Ne işlerle uğraşırsınz? Yoksa her zaman olduğu gibi tahtınızı ve çıkarınızı koruyabilmek üzere tek işiniz olan kadın üzerinden sapıkça "fetva" üretmekle mi meşgulsünüz?

Öte yandan, 

Sahi... duydunuz mu?

Ciğer söken, kalp yiyen, kafa koparan IŞİD tedhişçileri Filistin bayrağı yaktı, iyi mi...










Bu da, bir kez daha gösteriyor ki: IŞİD oradan buradan toplanan kopukların, sapıkların  oluşturduğu lejyonerlerin ta kendisi.

Dolayısıyla...




20 Temmuz 1974 sabahı Kahraman Türk Ordusu, Kıbrıs Türklerine karşı Rum çetelerinin yapmış olduğu katliamı durdurmaya  yönelik  Barış Harekatı düzenlemişti. O sebepledir ki  dün, hem Rumlara, hem de Türklere "BARIŞ" getiren bu mutlu günün 40. yıl dönümünü onurla ve gururla kutladık. Katliamları, dün olduğu gibi bugün de mazlum milletlere örnek ATATÜRK Cumhuriyeti  olarak, nefretle lanetliyor ve şiddetle kınıyoruz!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Tencere Dibin Kara...














"Fert başına gayrisafi milli hasıla 20 bin dolar olsaydı, Osmanlı çoğu kimsenin aklına bile gelmezdi. '700'üncü yıl' şenlikleri bu denli çığırından çıkmazdı. Yüzücülerimiz İstanpool'da rekor kırıp, altın madalya alsalardı, '700'üncü yıl' kutlanmazdı bile. Bizi dışarıda temsil eden en önemli şahsiyet 'pop yıldızı Tarkan' değil de, bazı bilim ve sanat adamları olsaydı 700'üncü yıl vesilesiyle Osmanlı'yı daha iyi tanıma konusunda ciddi çalışmalar yapılır, sempozyumlar düzenlenirdi. 

(...) Osmanlı 'sevgisi' ve 'hayranlığı' ne yazık ki bugün karşımızdaki derin bir korkunun ürünü. Bugünü üstlenmekte sıkıntıya düşenler, dünü istedikleri gibi inşa ederek onun koruyucu çatısının altında saklanıyorlar...

(M. Ali Kılıçbay, Düşünen Siyaset, Eylül 99, s. 11)Osmanlı Gerçeği / Erdoğan AYDIN


I. Elizabeth İngiltere'yi Katolik kilisesinin etkisinden çıkararak Anglikan yapan VIII. Henry'nin kızı olarak 7 Eylül 1533 tarihinde Londra'da doğdu. Teninin fazla beyaz olması nedeniyle doğduğunda hayalet olduğu söylenerek öldürülmek istendi ancak annesi buna engel oldu.Annesi VIII. Henry'nin 2. eşi olan Kraliçe Anne Boleyn idi. Kraliçe Anne erkek çocuk doğurmadı. Elizabeth henüz 3 yaşındayken annesi ensest gerekçesiyle kafası uçurularak idam edildi. Böylece Elizabeth de gayrimeşru evlat durumuna düşerek tahta çıkması imkânsız hale geldi. Babası, annesi Anne Boleyn'den sonra evlendiği Jane Seymour'dan Edward isimli bir erkek evlat sahibi oldu ve ölmeden önce Elizabeth'in prensesliğini tekrar meşru hale getirdi." Vikipedia


"O benim ağabeyim. Biz üç Boleyn'iz, üçümüzün de birbirine ihtiyacı var. Üçümüz de çok büyük sırlar biliyoruz...

"Ağabeyin bir sapkın!"...

"Ama yine de ağabeyim!"...

"Ağabeyim sapık, ablam bir fahişe, belki insanların yemeğine zehir kattırıyor ve ben de bir fahişeyim. Dayım dostların en sahtesi, babam günün koşullarında kime gerekiyorsa ona hizmet ediyor, annemse Tanrı bilir, bazıları ablam ve benden önce kralla onun yattığını söylüyor! 

(...) Bu sarayda bir yerlere gelmek istiyorsan eline ya kan, ya da bok bulaşır. Ben bunu zorlu bir çıraklık dönemi geçirerek öğrendim. Şimdi öğrenmek istiyorsan midenin sağlam olması gerekir."

(...) "Bu hayat bırak genç bir erkeği, bir azizi bile yoldan çıkarır" Boleyn Kızı, Philippa Gregory, sf:571



VIII. Henry'nin ilk eşi kraliçe tarafıdan ''Boleyn fahişeleri''dediği... "Boleyn Kızı"nı sanırım çoğunlukla okunmuş ya da filmi izlenmiştir. Bu kitabı okuduğumda gördüm ki..

Sarayda yaşayan insanlar, cinsiyet, yaş, ırk, mezhep, inanaç  ve de yer, zaman  gözetmeksizin amaçlarına ulaşmak için, her yolu mübah sayarak ahlâksızlığın dibine varıncaya kadar her şeyi yapabiliyorlar... 

O sebeple...  konuya önce bir tespitle başlamak istedim.

Zira söz konusu saray ve taht ise, bu anlamda tiranların, kralların, padişahların... yok aslında birbirlerinden farkları. Ha filanca ülkenin kralı, ha filanca kraliçe..  kendilerini dev aynasında gören ve insanlara yukarıdan bakmayı "asalet" sayan pek asil (!) İngiliz Kraliyet ailesi gibi.  Bütün saray âlemlerinin  köklerine inildiğinde görülecek olan o ki; entrikalar hep aynı... Zira sözde bu "seçkin" insanlar, amacı olmayan boş ve keyif peşinde bir hayatın içerisinde  devamlı kalabilmek ve yaşayabilmek için "her yol mübahtır" şiarıyla ahlâklarını, vicdanlarını, insanlıklarını kaybetmişlerdir!


"Türkiye'yi Böyle Tanıttılar
Fransa’da "Who’s Next" Paris moda fuarı kapılarını açtı. Türkiye’nin onur konuğu olduğu etkinlikte tanıtım için yapılan canlı performanslar dikkat çekti." 6 Temmuz 2014

Dolayısıyla  bu habere gelelim:

Haber ve  konu olan canlandırmanın çok bir önemi yok.. Dedim ya...  Söz konusu saltanat ise, hepsi aynı!

Fransa mı? Geç kardeşim bu işleri.. Bir karıştırsan Fransa kraliyet tarihini, neler bulursun neler!  Hani onların da "Boleyn fahişeleri"ni aratmayacak çook  tarihi roman tadında hikayeler yazılacak konuları vardır..

Diyeceğim o ki... 

Şu anda bize giydirilmek istenilen ve de tıpkı bir saray entrikası gibi, koskoca bir entrikayla pırıl pırıl Atatürk Cumhuriyetini, "Yeni Osmanlı" süslemesiyle,   Yüce Türk halkına giydirmektir asıl amaç! Zira bu oyun, Cumhuriyet kurulalı beri  hep var.. Bu anlamda yabancıların ülkemizde geçen film  arşivlerine bakın bakalım; sözde bu pek ahlaklı (!) gavurların ve  filmlerinin Türkiye'de çekilen her karesinde, belegesellerinde hep aynı terane.. Türk halkını hep Arap ahalisi gibi göstermişlerdir... Dolayısıyla bu türden görüntülere biz yabancı değiliz...

Sahi.. 

Hadi o görüntü ya da canlandırmadakilerin hepsini anladık diyelim...  O yarı çıplak yatan adam neyin nesi? 



Yani  Osmanlı üzerinden Tük halkıyla  alay edilip, aşağılancak, buna da "onur konuğu" denilecek  öyle mi? 



Hadi oradan!


Sevgi ve saygılarımla!

"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

6 Temmuz 2014 Pazar

Utanın Be..!





Ramazan ayını yaşadığımız bugünlerde malûmunuz olduğu üzere beş yıldızlı otellerde kameralar eşliğinde açılan iftarlar... Cümle âleme neler neler yenildiğini, neler neler içildiğini, hatta  kuş sütünün bile eksik olmadığı sofralar  âleni deşifre ediliyor ya...

Hani bu sayede, İslâm felsefesini ayaklar altına alarak şatafatlı mekanların şatafatlı yiyecekleri arasında; "Allah rızası için" tutulduğu zannedilen, ama asıl "gaye" cümle âlem görsün duygusuyla..  Bak ama  sakın hasetlenme, "çalış" senin de olsun... dileğiyle açılan "oruç"lar..


Eh, ne diyelim...  Allah nazardan korusun! 

Öte yandan... Youtube ve diğer video kanallarında yayımlanan  pek bir "müslüman" Arap şeyhlerinin görüntülerini sayfama taşıyarak paylaşmak istedim. Belki pek çoğunuz bu görüntüleri izlemiş olabilirsiniz... Yine de bir kez daha izlediğinizde...

"Komşusu açken tok yatan bizden değildir"

"Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" felsefesine katılır ya da katılmazsınız...

 Her şartta insanlığa ve "müslüman"lara ithaf olunur!

http://www.dailymotion.com/video/x1s4afy_please-share-after-watch-renuka-narayan-artist-spreading-islam-academy_tech

http://www.youtube.com/watch?v=58o7sZK6eWc

İnsanlığımdan utandığım bu görüntüleri, aslında bugün hem coğrafyamızın, hem de dünya gerçeğinin önemli bir sorunu olarak, ibretle izledim!

Bu görüntüler
karşısında utancımı, vicdanımın derinliğinden yükselen duygularımla kabaran öfkemi; ve dünyada yaşanan bu adaletsizliklere isyan eden ruhumu, derinden bir iç çekerek tek kelimeyle ifade edebildim:

Yazıklar Olsun...


Sevgi ve saygılarımla!

"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

3 Temmuz 2014 Perşembe

Kuduran Kim?


















"Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir." Hucurat Sûresi, 11. Ayet

Bırakın RAMAZAN ayını, normal zamanda bile ağza alınmayacak sözler vardır ya, hani  insana hakaret, küfür gibi... Bu kelimeler insanın dolayısıyla da bağlı olduğu  o toplumun medeniyet, ahlak, vicdan ölçüsüdür...

"Bir seyyar satıcıyla girdiği tartışmada "şerefsiz" diyerek küfür eden Bağcılar Belediye Başkanı... Bağcılar İlçe Müftüsü... destek geldi. Sula Tivvit'ten "kudursun itler" dedi." 02 Temmuz 2014



Kötülükleri affetmeyi ve insanı sevmeyi emreden İslâm'ın temel yasasına iman ettiğimizi söyleriz hepimiz.  Dahası, İslâm'ın onuruna ülkemizin sayısız yerinde sayısız minareler dikmişizdir. Ama daha dün ağız dolusu hakaretler yağdıran kişiyi, bağışlamayı ve sevmeyi emreden bir dine hizmet etmesi gereken hoca, yani imam efendi tutar, önce onu (küfür edeni) kollayıp, cesaretlendirmekte bulunduktan sonra, üstüne üstelik  imam efendi de aynı şekilde küfür ve hakaretlerini pervasızca aleni yağdırarak bulunduğu konumu ayaklara altına  alırsa...  İkiyüzlülüğün böylesine yaygın oluşu, herkes tarafından böylesine olağan kabul edilişi karşısında sanki bu yeni bir şeymiş gibi, her seferinde şaşıp kalıyoruz vallahi...

Dolayısıyla sorum açık olarak Muhterem Müftü Efendiye:

Sayın Hocam.. Siz, topluma, özellikle de Sevgili Peygamberimizin güzel ahlakını temsil etmekle dolayısıyla da  insanlara örnek şahsiyet olmakla mükellef değil misiniz? Bu bir.

Yoksa bunun yerine topluma  ikiyüzlülüğü, yaşamı arapsaçına çeviren bir karmaşayı mü'minlere yerleştirmek için mi varsınız?! Bu iki.

Hucurat Sûresi, 11. Ayet size neyi hatırlatıyor? Bu da üç!

"Boşa koyuyorsun dolmuyor, doluya koyuyorsun almıyor"...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

1 Temmuz 2014 Salı

Arapsaçına Çevrilen...














"O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü'min iseniz, benden korkun." Âli İmran 175. Ayet


"İmam Hüseyin, Emevi iktidarının halkı baskı ve zulüm altında inlettiği bu dönemde Küfe kentindeki halktan bir davet aldı. Bu davette Küfeliler artık Yezid’in zulmünden bıktıklarını ve kendisini önder (Halife) olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardı. İmam Hüseyin insanları dolayısıyla Küfelileri iyi tanıyordu. Ve giderse başına neler geleceğini biliyordu. Bütün bunlara rağmen İmam Hüseyin kendisine bağlı ailesi ve bir grupla Küfe şehrine doğru yola çıktı. İmam Hüseyin`in yola çıktığını haber alır almaz hemen planlara başlayan Yezid, onu durdurmanın ve kendisine biat ettirmenin yollarını aradı. Yezid binlerce kişilik bir orduyla Kerbelâ çölünde İmam Hüseyin’e pusu kurdu. Ordunun komutanları, İmam Hüseyin’e Yezid’e biat ettiğini beyan etmesini istediler. İmam Hüseyin Yezid’e boyun eğmekten ve onun kanlı zulüm iktidarını tanımaktansa şehit olmayı yeğlediğini kararlılıkla Yezid’in gözlerini para hırsı bürümüş askerlerine ve korkup sözlerinin arkasında durmayan Küfelilere haykırdı.  Bir tarafta İslâm'ın Peygamberinin torunu, diğer tarafta kanlı iktidarın temsilcileri. İmam Hüseyin’in gücü 72 kişiydi. Yezid’in askerleri ise binlerce. İmam Hüseyin ve arkadaşları şerefli bir şekilde Yezid’in askerlerine karşı direndiler.

İmam Hüseyin aldığı onlarca kılıç ve ok darbesi sonucu yaralı düştü. Yezid’in askerleri vahşete doymuyordu. Ve Yezid’in komutanlarından Şimr İmam Hüseyin`in başını keserek bir tepsi içinde Şam’daki sarayında Yezid’e sundu. Daha sonra Hüseyin imamın başı Şam sokaklarında gezdirildi.." İnternetten alıntıdır.




Dolayısıyla...

Hazır... IŞİD tarafından hilafet "ilan" edildi ya... o bakımdan kelle kafa kopartarak, koparılan o kafa ile de top oynamaya kadar varan vahşetin ve zulmün Müslüman coğrafyada yeniden hortladığının göstergesi olduğuna kanaat getirdiğim manzarayı, şöyle bir hatırlatmak istedim... Zira üç kıtaya yayılmış Müslümanlğın bütün köşebaşlarını kötülük ve yalan tutması için son sürat çalışmalar devam ediyor..

Kısaca hangi Müslüman ülkeye el atacak olsan, bunlarla karşılaşmaya mahkum edilecek taşlar; 
"Halife" eliyle dizilmesi kaçınılmaz...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)