10 Nisan 2018 Salı

Kemal Bey...



Kemal Bey için; Birinci Dünya Savaşı yıllarında kaymakamlık yaptığı Boğazlıyan kazasında, tehcire tabi tutulan Ermenilere eziyet ettiği iddia edilmiştir. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, 10 Nisan 1919 günü Beyazıt'ta idam edildiğinde henüz 35 yaşındaydı..

"İzmir'deki, bir Rum gösterisinde etrafa rasgele ateş eden Rumlar, polis Hamza Efendi'yi vurmuşlar, Türk makamları, gazetelere de yansıdığı halde, katili aramaya cesaret edememişti. İstanbul'da da, sarhoş iki Yunan askeri Türk kadınlarına tacizde bulunurken kendisine engel olmaya çalışan polis Hüsnü Efendiyi vurup öldürmüş, ama halk tarafından yakalanmasına rağmen, Yunan ordusu katil Yunan askerlerini karakoldan almışlardır.

İstanbul ufuklarını kara bulutlar küme küme sarmıştı. Tarih 10 Nisan'ı (1919) gösteriyordu. Vakit ikindiyi biraz geçmiş, onbinlerce insan Savunma Bakanlığı'nın önündeki Beyazıt Meydanı'nda toplanmıştı. Meydan ortasındaki çınar ağacının altında üç ayaklı idam sehpası kurbanını bekliyordu... Sehpanın çevresinde İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri, hâkim yerlerde makineli tüfekler vardı. Biraz sonra silahlı bir manganın arasında, elleri arkasından bağlı, üzerinde beyaz idam gömleği ile 35 yaşlarında Kemal Bey göründü. İdam sehpasına çıkarılıp, boynuna yağlı ilmek geçirildi. Dini töreni Kadıköy- Mecidiyeköy ve Üsküdar Dergâh Şeyhi Münip Efendi yönetiyordu. Meydandakiler arasında Tıbbiyeli öğrenciler de bulunuyordu. Kemal Bey'e son sözleri sorulunca, binlerce Türk'e bağırarak:

"Sevgili vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. (...) Beni ecnebilere yaranmak için asıyorlar. Eğer adalet buysa,


"kahrolsun böyle adalet!" dedi. Beyazıt Meydanı'nı dolduranlar da cevap verdiler:
"Kahrolsun böyle adalet!"
"Kahrolsun gâvurlar!"
"Kahrolsun hükümet!"

Mazgal deliklerinden (küçük pencerelerden) kendisini izleyen Bekir Ağa Hapishanesi'ndekiler ve halk gözyaşı dökerken Kemal Bey, devam etti:

"Vatan uğrunda cephede ölen bir Mehmetçik gibi şehit gidiyorum. Çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyorum. Allah vatanımıza ve milletimize zeval vermesin!"

"Amin!"

Halkın "âmin" sesleri arasında bir ihanet sesi duyuldu:

"Söyletmeyin bu alçak herifi!... Hemen asın bu köpeği. Ne duruyorsunuz it oğlu itler!"

İngiliz işbirlikçisi Sait Molla'nın sesiydi bu.
İdam sehpasındaki görevli çingeneler, Kemal Bey'in altındaki sandalyeye tekmeyi vurdular!..

Güneş utancından İstanbul'un semalarını terk etmek için acele ederken Kemal Bey darağacında kuru bir yaprak gibi sallanıyordu!.. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, vatanını savunduğu için işgalciler ve yerli, işbirlikçiler tarafından idam edilmişti...

Kemal Bey sallanırken, elinde sefer tası yaşlı bir adam kalabalığı yara yara öne geçmişti. Sehpada sallanan genç adamı görünce sesi meydanı çınlattı:
"Kemaaaaaal!.."

Yaşlı gözler, ihtiyar adamın üzerinde toplandı. Adamcağız, elindeki sefer tasını, ekmek bohçasını fırlatıp, önünü kesmek isteyen askerleri tepeleye tepeleye sehpaya ulaştı ve Kemal'in soğumamış ayaklarına sarıldı, hüngür hüngür ağlamaya başladı.İdam mangasının kumandanı çekinerek sordu:
"Kimsiniz efendi?"
Yaşlı adam hıçkırırken cevap verdi:
"Evladımdır!.."

Bu sırada İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri meydandaki kalabalığı dipçiklerle dağıtmaya başlamıştı...

Daha sonra Tıbbiyeli öğrenciler Kaymakamı yalnız bırakmadı. Mezarı başına kadar gittiler. Elindeki çiçeği mezara bırakan gençlerden biri şu konuşmayı yaptı:

"Dinle ey Türk milleti!.. Müslümanlar dinleyin!..Kemal'i şehit ettiler. Bilmiyorlar ki, şehitlik mertebesine ulaşmak isteyen binlerce Kemal sırada bekliyor. Ne bekliyoruz? Felâketimizi hazırlayan İngilizler'i vatandan atmak borcumuzdur. Onları yok etmeden bize hürriyet yok. Odesalılar İngilizler'i Odesa'dan attılar. Biz Odesalılar kadar yok muyuz? Haydi biz de onları İstanbul'dan kovalım! Allah'ın yardımıyla, yakında İngilizler'in kafalarını ezeceğiz!.." Hulki CEVİZOĞLU / İşgal ve Direniş, sf: 95-96-97


Ermenilerin baskısı sonucu idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'i, Atatürk'ün talimatıyla TBMM tarafından "Milli Şehit" unvanına layık görüldü.

Dolayısıyla  Türk Milleti,  Boğazlıyan Kaymakamı Milli Şehidimiz Kemal Bey'i asla unutmadı, unutmayacak!

Ve kalbimizde  yaşayan şehidimizi sonsuz sevgiyle anmaktan gurur duyuyorum...

Ne mutlu Türk'üm diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

3 Nisan 2018 Salı

Yüce Türk Kadını




"Sakarya Meydan Muharebesi ve Kurtuluş Savaşına katılan, düşmanın İzmir’de denize dökülmesine şahit olan, Topal Osman’ın gönüllü 47. Alayının Sancak çavuşudur. Asker pantolonu ve ceketi giyer başını siyah bir çemberle örterdi. Bayrak elinde kılıcı belinde askerin önünde giderdi. Hareket borusu çalar çalmaz hemen askerin önüne geçerdi. Taarruzlarda askerle birlikte en önde koşardı. Sekiz yerinden yaralanmasına rağmen pes etmeyip savaşmaya devam eden bir kadındır İğneli Pembe Hatun veya diğer adıyla Gülpembe Hatun"

Örneğindeki gibi,

Nezahat Onbaşı, Kastamonulu Şerife Bacı, Erzurumlu Kara Fatma, Halime Çavuş, Gördesli Makbule, Çete Emir Ayşe, Tayyar Rahmiye, Hafız Selman İzbeli...

Hani bebesinden üstün tuttuğu toprağını,
Erkeğiyle birlikte omuz omuza düşmana karşı savunan Türk kadını.

Dolayısıyla...

Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı kazanılan zaferde üstün gayretler sarfetmiş yüce insan topluluğudur Türk kadını.


Ve

 Bu kahraman kadınlarımız tıpkı Meryem Ana "misali"  cinsellikten arınmış,

Şanlı Türk tarihinde iz bırakan ve de erkeğiyle yan yana devlet yöneten, Kahraman HATUN'larımızdır onlar.

Demem o ki...

Türk kadını sahne arkasına atılacak kadar değersiz olmadığı gibi,  aşağılanılarak utanılacak hiç değildir!
Dolayısıyla her yerde, her alanda kendini kanıtlamış varlığıyla gurur duyulacak sosyal bir varlıktır Yüce Türk Kadını!



"Ulusumuz, kuvvetli bir ulus olmaya karar vermiştir. bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini sağlamaktır. O halde kadınlarımız bilgin olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim kademelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar sosyal yaşantı içinde erkeklerle birlikte yürüyerek birbirlerinin yardımcısı ve desteği olacaktır." ATATÜRK


"anamız, avradımız, yarimiz 
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen 
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 
ve karasabana koşulan 
ve ağıllarda 
ışıltısında yere saplı bıçakların 
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 
kadınlar 
bizim kadınlarımız " Nazım Hikmet




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

1 Nisan 2018 Pazar

"Kandırıldık"





"İnsan için ancak çalıştığı vardır." Necm Suresi, 39. Ayet

"Çiftlikbank" dolandırıcılığında başsavcılığın raporunda para yatıran kişi sayısı, "132.222" olarak geçiyor.


Fiziksel ve düşünsel bir eylemde emek harcayarak ortaya çıkarılan işin ardından  fiziksel yorgunluğun, ruhsal huzura dönüşerek  damlacıklar halinde geri dönüşüdür alın teri. 

O sebeple, 

Alın teri emektir,

Alın teri iç huzurudur.

Alın teri namustur,

Alın teri gururdur,

Ve alın teri tartışmasız, helaldir.

Hal böyleyken...

Nasıl hırsızlık haram ise,

Yalan söylemek haram ise,

Nasıl ki mazlumun ahını almak, gıybette bulunmak,

Yetimin hakkını yemek, hakızlık karşısında susmak haram ise

Alın teri dökmeden, emek sarf etmeden, yorulmadan para elde etmek de haramdır! 

Demem o ki...

Önce Müslümanlıktan dem vur...

Ardından fırsatını yakalayınca da,

 Kolay para peşine düş,

Dolayısıyla da, "Kandırıldık" diye veryansın et, öyle mi!




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

28 Mart 2018 Çarşamba

ATATÜRK Tişörtü TBMM'ye Alınmıyor, Öyle Mi?



20.nci yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı unvanına lâyık görülen tek lider !.

"Türkiye’ye ayak basmamış ABD’li psikiyatr Prof. Dr. Arnold Ludwig, "In one of the most comprehensive and insightful studies of political leadership ever undertaken" King Of The Mountain adlı kitabında 20 yy’da dünyada ülke yönetmiş Kaddafi’den, Mao’ya Roosvelt’e, De Gaulle’den Nehru’ya, Churchill’den Hitler’e, Mussolini’den Mandela’ya, Stalin’den Nasır’a ve Arafat’a kadar tam 18 yıl boyunca 2 bin lideri incelemiş ve sonuç ne olmuş biliyor musunuz?

 377 adet belli başlı lider belirlemiş ve onlara 200 değişik kıstasa göre 1’den 31’e kadar puanlar vermiş.  PGS (political greatness scale) olarak tanımladığı bu sıralamada en çok Mao ve Roosvelt 30’ar puan almışken, Nehru 25, Churchill 22, Fidel Castro 23, Lenin 25, Kennedy 15 puan almışken, sadece bir lider 31 puan ve "visionary" sıfatıyla 20 yy’ın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı ünvanına layık görülmüş.

 377 belli başlı devlet adamı/lider tesbit etmiş ve onlara 200 kadar değişik değerlendirmeye göre, 1’den 31’e kadar puan vermiş.

 PGS (Political Greatness Scale) olarak tanımladığı bu sıralamada, örneğin; en çok Roosevelt ve Mao 30’ar puan almışken,

Nehru 25,

Churchill 22,


Golda Meir 12,


Fidel Castro 23,


Lenin 28,


Khomeini 23,


Ve Kennedy 15  puan almışlar.


Tek bir lider, 31 puanla ve "Visionary" sıfatıyla, 20.nci yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı/lideri unvanına hakkıyla lâyık görülmüş.



O lider de; 

Mustafa Kemal ATATÜRK!"


Ve...

Dün utançla ve derin bir acıyla okuduğum habere göre; bir vatandaşımız, Atatürk kalpaklı fotoğraflı tişörtüyle Türk Meclis'ine alınmamış, iyi mi!
Dolayısıyla...

TBMM'yi kuran, Cumhuriyeti ilan eden Büyük ATATÜRK

Tüm dünyanın hayranlığına mazhar olmuş ve de Türk ulusunun gönlünde taht kurmuş Ata'mız, Yüce milletimizden cebren ve hile ile kaçırılıp neredeyse, "düşman" ilan ediliyor, öyle mi?

"Devletimizin banisi ve milletimizin fedakar sadık hadimi, insanlık idealinin aşık ve mümtaz siması, eşsiz kahraman ATATÜRK; 

Vatan sana minnettardır!" 


Ne mutlu Türk'üm diyene!




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

27 Mart 2018 Salı

"Bu sahnede soruyorum sizlere:"



Muhsin Ertuğrul tarafından Türkiye'de yazılmış ilk uluslararası tiyatro bildirisi

Bugün 27 Mart 1978, Dünya Tiyatro Günü.

Bu kez önünüzde konuşmak görevi ve onuru bana verildi. Tiyatroya hizmet yolunda çok yaşamış bir emekçi olarak izninizle söz alıyorum.
Derler ki, tiyatro üçüz doğmuş bir sanat koludur: Yazar, oyuncu ve seyirci. Bunlar birbirinden ayrılırsa ortada tiyatro kalmaz. Oysa ben diyorum ki, günün en önemli sorunlarını kağıda aktaran yazar da, onları sahnede dile getiren sanatçı da sizin aranızdan çıkmıştır. Onun için biz bir bütünüz. Teker teker düşüncelerimiz ayrı olabilir, ama dertlerimiz birdir.

Bugün Dünya Tiyatro Günü’dür, şu dakikada yüzlerce sahnede her ulusun kendi dramı oynanıyor. İzninizle biz de yurdumuzda oynanan oyuna bir göz atalım. Ben perdeyi açıyorum. Sahne, Türkiye haritası yüzeyine yayılmış yaslı ana babalar, bir ağızdan, yitirdikleri gencecik yavrularının tabut kervanına ağıt yakmaktadır. Perdeyi hemen bu acıklı görünüme kapatıyor ve sizlere soruyorum:

Gençler gençleri neden öldürüyor? 

Kardeş kardeşi neden öldürüyor? 

Gençler kendilerini neden öldürtüyorlar? 

İşte size şimdiye dek sahneye getirilmiş en acı konu. Ulus olarak bugün bizim en önemli sorunumuz bu. Bunun çözümünü düşünmek siz sayın seyircilerimize düşüyor. Siz ve bizler ki öldürenle kurbanını aramızda yetiştirdik, vuranla vurulanı bağrımızda besledik, ikisinden biri ya kardeşimiz, ya akrabamız, ya komşumuz, ya tanışımızın arkadaşı.

Şimdi bu sahnede soruyorum sizlere:

Kardeşi kardeşe kim kırdırıyor?

Hangi katı yürekli, hangi cana kıyıcı, hangi bencil çıkarıyor perde arkasından bu suçsuz yavruları, sinsi sinsi, kukla gibi kullanıyor?

Neden?

Bunun yanıtını vermek için derin derin düşünmenizi bekliyorum.

Büyük kurtarıcı Atatürk, yurtta, dünyada barış, diye temel bir ilke atmıştır. Nerde yurttaki barış? Bu temeli yıkanların art niyetlerini düşünüp bulmak siz sayın seyircilere düşüyor. Çünkü Tiyatro, sahnede sorunları yalnız sergilemekle yetiniyor. Bu sorunları düşünerek çözmek seyircinin sağduyusuna bırakılmıştır.

Sahnenin başlıca çabası seyircileri sağlam düşünmeye zorlamaktır. Sorun bu: Neden öldürülüyorlar? Niçin ölüyorlar?

Tatlı saatler geçirmeye geldiğiniz tiyatroda acı gerçeklerle sizleri tedirgin ettik, bağışlanmak diler, saygılar sunarım.

Muhsin Ertuğrul 


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

23 Mart 2018 Cuma

"Hatay Bizim Canımız, Feda Olsun Kanımız!"



Atatürk'ün manevi kızı olan ve dünyanın ilk kadın savaş uçağı pilotu Sabiha GÖKÇEN'in 22 Mart doğum ve ölüm yıl dönümü.

Hatay davasının görüşülmekte olduğu yıllarda, bir aksam o zamanki Ankara'nın meşhur lokantalarindan Karpic'te Fransız elçisinin de katılacağı bir aksam yemeği verilir.Yemeğe ATATÜRK, Sabiha GÖKÇEN... katılmıştır.

Hatay için gözdağı vermek isteyen Atatürk'ten ilginç taktik. Fransız Elçi'yle buluşmasında kadın pilot Sabiha Gökçen'e havaya üç el ateş ettirdi.

Restaurantın silahlı basılması planını Atatürk ve ilk kadın pilot Gökçen'den başkası bilmiyordu.


https://www.youtube.com/watch?v=GLLEY3S9IiE

TABANCANI BELİNE TAK VE BURAYA GEL

1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk, hemen Gökçen'i de bir parçası yapacağı gözdağı planını uygulamaya koydu. Atatürk, bir akşam Gökçen'e, 'Üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim. Tarihi ilginç bir görev' dedi. Ata, bunu söylerken, Gökçen'e, 'Hatay konusundaki fikrin nedir?' diye de sordu. Gökçen de, 'Eskiden Girit için söylenirdi. Annemden dinlemiştim. 'Girit bizim canımız, feda olsun kanımız!' Aynı şeyi Hatay için düşünüyorum' dedi.

GÖKÇEN SALONU SİLAHLA BASTI

Atatürk ve beraberindekiler, akşam Ankara'nın ünlü restoranı Karpiç'e gitti. Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı da oradaydı. Fransızlar'a hitaben bir konuşma yapan General Kasım Sevüktekin, sonunda Fransızlar'ın Hatay'ın Türkiye'nin olduğuna karar vereceklerine inandığını ifade etti. Fransa Büyükelçisi, Sevüktekin'i ayakta alkışladı. Generalden sonra ortaya fırlayan Gökçen, şunları söyledi:

GEREKİRSE CANIMIZI VERİRİZ

"Generalim, Fransız dostlarımızın bu konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Fransa bir oyun içine girmiştir. Oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye'ye vermeyi planlamıştır. Fransa'nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz. Hatay bizim canımız feda olsun kanımız."

1 GÜN HAPİS YATTI

Gökçen, sözlerini tamamlar tamamlamaz, silahını çekip, üç el ateş etti. Bu olayın ardından Atatürk'ün emriyle Gökçen tutuklandı. Hakim karşısına çıkan Gökçen, milli hislerinin galeyana geldiğini ve bunun için kimseden emir almadığını söyledi.

Sorgu sırasında, Atatürk'ün kız kardeşleri Makbule Hanım ile Semiha İnanç da silahlarını havaya boşalttıkları için adliyeye gelmişlerdi. Yasa gereğince, üç kadın 24 saat hapis cezasına çarptırıldı. Mesaj yerine ulaşmış ve Fransa, Türkiye'nin kararlılığını görmüştü.


OLAY SONRASI BÜYÜKELÇİYE SÖYLEDİĞİ O CÜMLE

"Sabiha Gökçen'den böyle bir şey beklemiyorlar. Korumalar atlıyor polisler tutuklayıp karakola götürüyor. Atatürk yanındaki Fransız büyükelçisine dönüp "görüyorsunuz bu millet beni affetmez" diyor. Müthiş bir sahne bu. Dramatize etmeye müsait sahne değil. Silah çekeçeksiniz. Ankara Palas vesaire. Yapamadık, anlatamadık. Ama sahne olarak benim içimde çok yer etti. Çünkü Atatürk'ün iletişim dehası aslında. Hem onun yarattığı etkiyi büyükelçi üzerinde tahmin edersiniz."


Varlığıyla gurur duyduğumuz dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha GÖKÇEN'i saygıyla anıyorum...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

18 Mart 2018 Pazar

Hurafelerle Değil, Atatürk ile Kazandık!




18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı önlerinde deniz harekâtıyla başlayan savaş, İngiliz ve müttefiki Fransız donanmasının yenilmesiyle 25 Nisan günü ikinci aşamaya geçti. Kara harekâtında da umduğunu bulamayan İtilaf Kuvvetleri, 10 Ocak 1916 günü bölgeden Atatürk’ün deyimiyle “Tam manasıyla kaçtılar!” İşte bu dönemde Yarbay Mustafa Kemal Bey, Sofya’da Askeri Ateşe iken görev ister ve 19. Tümen Komutanı olarak bölgeye atanır. 10 Aralık 1915 gününe kadar gerek bu tümene gerekse Anafartalar Grup Komutanlığı’na Albay rütbesiyle komutanlık yapar. Bu büyük savaşta gösterdiği başarılarla “Anafartalar Kahramanı” olur. Çok sayıda madalyayla onurlandırılır. Tarihin akışını değiştiren savaşta Mustafa Kemal de komutanlık becerisiyle savaşın gidişine yön verir. Bu savaşta onunla birlikte görev yapan subaylar da edindikleri tecrübeyle Kurtuluş Savaşı’na önderlik ederler.

İşte Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki rolü:

KOMUTANLIK DEHASI

* Savaşa olabildiğince geç girilmesinden yanaydı. Almanya’nın durumunu öğrenmek istiyordu.

* Savaş başladığında Bulgaristan’ın başkenti Soyfaya’da Askeri Ateşe iken, İstanbul’a başvurarak cephede aktif görev verilmesini istedi. Emir gelince de hemen yola koyuldu.

* Bölgeyi ve arazi durumunu Balkan Harbi yıllarından biliyordu. Bolayır’da 8 Şubat 1913-10 Ağustos 1913 tarihleri arasında görev yapmıştı.

* Düşmanın ilk çıktığı yere zamanında müdahale etmesi ve onları durdurması tarihi niteliktedir. İlk müdahale, Mustafa Kemal Bey’in stratejik bakışındaki doğru ve isabetli tutumdan kaynaklanmıştır. Bu yerinde müdahale olmasaydı, savaşı daha başında kaybedebilirdik.

*Beşinci Ordu Komutanı Liman von Sanders’in, bölgede birlikleri dağıtma ve düşmanı karşılama kararını hatalı bulmuş ve bunu Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya bildirmiştir. 3 Mayıs 1915 tarihli mektubunda Enver Paşa’yı şu ifadelerle uyarır: “Maydos Bölgesi Kuvvetlerini komuta ettiğim zaman, aldığım tertibat ile düşmanın karaya çıkmasına imkân verilmeyebilirdi. (...) Düşmanın karaya çıkması kolaylaştırılmıştır” der.

* Düşmanı karaya çıkıp tutunmadan kıyıda karşılamadan yanadır. Çünkü ona göre düşmanın karaya çıkmaya çalıştığı an, onun en zayıf olduğu andır. Düşmanı sahile çıkarmama taktiğini görev yaptığı Trablusgarp’ta öğrenmişti. 1911-12 yılları arasında süren savaşta görev yapmış ve İtalyanları günlerce sahile çıkamaz/sahilden ilerleyemez hale getirmişti.

* Verdiği yerinde kararlar ve hamlelerle, bölgedeki ordunun komutanı Sanders’in stratejik hatalarını taktik başarılarla dengelemiş ve bu hataları olağanüstü hamle ve başarılarıyla zafere dönüştürmüştür.

* 10 Ağustos 1915 günü Anafartalar Zaferi’ni kazandıran büyük hücumda, önce kendisi siperden çıkarak kişisel cesaret göstermiştir.

Yedek birlik olmasına rağmen, 25 Nisan 1915 günü gerçekleşen çıkarmayı duyduğu an, emir almadığı halde hemen harekete geçti ve Kocaçimen Tepe üzerinden Conkbayırı’na geldi.

* İlk anda bazı birlikler geri çekilmeye başladı. Hatta yer yer panik havası da vardı. İşte bu kritik anda Mustafa Kemal Bey, müdahale ederek kaçan askerleri durdurdu. İkinci bir Balkan Harbi utancını önledi. Geri çekilmeyi önlemek için sert emirler verdi. Geri çekilecekleri ‘vurun’ dedi. Bu hareket için “İşte kazandığımız an buydu” der.

* Gece gündüz demeden akınlarla düşmanın manevi kuvvetini çökertti. Düşman bırakın ilerlemeyi, kendisine sığınacak yer aramakla uğraştı. Siper kazmaya fırsat bulamadı.

* İnsan takati ve gayreti zorlanarak taaruzlara gece gündüz devam edildi. 3 Mayıs 1915 tarihli şu değerlendirmesi çok anlamlıdır: “İstirahat uykusu aramanın bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini hepinize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamendökmedikçe yorgunluk belirtileri göstermeyeceklerine şüphe yoktur.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri (ATABE), C.2, 5. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, s.152.)

* Siperlere çekilen düşmana sürekli hücumlarla rahat yüzü gösterilmedi. Tutunmaları önlendi.

* Düşmanın büyük kuvvetle Anafartalar bölgesine bir çıkarma yapacağını gelişmelerden anladı. Bunun gösteri harekâtı olmadığını, aksine bu bölgeye (Arıburnu-Kocaçimen) yerleşme amaçlı olduğunu tespit ederek, kuvvet kaydırdı ve üst komutanlığa bu konuda görüş bildirerek, bölgeye yeni birlikler gönderilerek takviye edilmesini sağladı.

* 8 Ağustos 1915 günü Ağıldere bölgesinden Şahinsırt ile Conkbayırı’na ilerlemekte olan düşman kuvvetlerinin yapmak istediği harekâtı erkenden saptayarak buna göre tedbir aldı. Bununla Arıburnu cephesinin düşmesini önledi.


ANAFARTALAR KAHRAMANI

* Ağustos ayındaki Anafartalar Savaşı olarak tarihe geçen bu büyük düşman taarruzuna, küçük kuvvetlerin bir araya getirilerek karşı konulmasını ve bunun komutanlığının da kendisine verilmesini istedi. Bu konuda ısrarlı oldu. Komutanlığı aldı da... Bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu anlamak için, düşman orduları Başkomutanı İngiliz General Ian Hamilton’un 10 Ağustos 1915 günü günlüğüne düştüğü not çok şey anlatır: “Conk Bayırı tepelerine yaklaşmış ve tutunmuştuk. Türkler bu ana kadar işgal ettiğimiz mevzileri geri alamamışlardı. Conk Bayırı’nda Türkler çok iyi bir kumandaya sahipler, bunu ilave etmeliyim. Başlarındaki Generaller bizi baskınla bastırmadıkça yenemeyeceklerini biliyorlar. Haliyle durmadan baskın tarruzu deniyorlar. Zararı yok, ölmeyeceğiz ve asla teslim olmayacağız.” (Ian Hamilton, Gelibolu Günlüğü, Çeviri: Osman Öndeş, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1972, s.237.)

*Çanakkale Cephesi’ne Yarbay rütbesiyle gelen Mustafa Kemal Bey, 19. Tümen Komutanı olarak bir tümeni yönetiyordu. Savaşın en kritik anında yaklaşık 130 bin kişilik bir kolorduya Albay rütbesiyle komutanlık yaptı. Bu kritik anı şöyle anlatır: “Nezaketini söyledim, dedim ki: ‘Daha bir an vardır. Bu anı da kaybedecek olursak bir genel felaket karşısında kalmamız pek muhtemeldir.’ Anafartalar’da çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini göz önüne almak, ona göre genel tedbirler almak gerektiğini, sevk ve idareyi birleştirmek ve sağlamak için bütün kuvvetlerin bir kumanda altında, vasıtasız bir kumanda altında bulunmasından başka çare kalmadığını söyledim.” (ATABE, c.2, s.157.)

* Grup komutanlığını emrine alması sırasında, 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders’le aralarında “Daha fazla gelmez mi?” diye geçen konuşmada meşhur “Az bile gelir’ sözlerini söylemiştir. Durumun önemini anlayan komutanlık, 8/9 Ağustos 1915 gecesi 21:30 sıralarında Mustafa Kemal Bey’i Anafartalar Grup Kumandanı olarak atadı. Hasta olduğu halde birliklerle 10 Ağustos günü büyük zaferi kazandı. “Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu sorumluluğu iftiharla üstlendim” der. (ATABE, c.2, s.157-158.)

* Anafartalar Muharebeleri sırasında bir şarapnel parçasıyla göğsünden yaralandı. Şarapnel kalbinin üzerinde duran cep saatini parçaladı. Göğsünde hafif yara açtı. Ancak bunun bile duyulmasını istemedi ve yanında bulunan subayı uyararak “Sus!” dedi. Bununla askerin moralinin bozulmasını önledi ve savaşma azmini devam ettirdi.

* En zor anlarda öne atılarak örnek oldu. Yanındaki subay ve erlerin de arkasından gelerek yapmak istediği harekâtı gerçekleştirdi. Sadece karargâhtan savaşı yönetmedi. Sürekli gelişmeleri olay yerinden izliyerek anında yeni duruma göre pozisyon aldı/aldırdı. Öyle ki 4 ay siperden çıkmadığı oldu.

* Düşmanın bölgeyi tahliye edeceğini tahmin etti. Buna fırsat vermeden hücumla denize dökülmesinden yanaydı. (Ercan Dolapçı, Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki Rolü, Kategori Yayıncılık, İstanbul, 2018, s.187-200.)

Ercan DOLAPÇI
Aydınlık, 18 Mart 2018



18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi'nin 103. yıldönümümüz, hepimize kutlu ve mutlu olsun…


Ne mutlu Türk'üm diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)