17 Eylül 2014 Çarşamba

Vallahi Tek "Sorun"umuz, Etek




"İstanbul Yönetiminin pekçok sorunu vardı. Maliyesi iflas halinde, ekonomisi ölü, halkı hayat pahalılığı altında ezikti. Yoksulluk ahlakı ve sağlığı kemirip durmaktaydı. Göçmenler cami avlularında, yangın kalıntılarında, yarı aç yaşıyorlardı. Yoksulluk yüzünden bilinen Müslüman fahişe sayısı 774'e çıkmıştı. Hükümet işgalcilerin şamar oğlanı gibiydi. 

Saray, hükümet, memurlar, aydınlar, bilim adamları çalışsalar, tartışsalar, araştırsalar, belki bu sorunların bir bölümüne çare bulunabilirdi.

Ama anlaşılan şu idi ki Osmanlı erkekleri için Müslüman kadınların nasıl giyinmesi gerektiği konusu her konudan daha önemliydi. Sırf bu konuyla ilgilenmek üzere bir cemiyet kuruldu. Amacı Müslüman kadınlar için hem din kurallarına, hem de zamanın zevkine uygun bir giyim modeli belirlemekti.

Padişah emriyle Şerriye ve Maarif Nezaretleri de konuyla ilgilendirildi. Yetkililer, görevliler, ilgililer, uzmanlar, danışmanlar, devletin tarihten silineceği güne kadar sık sık toplanacak, bu konuyu tartışacak, görüşmeler gazetelere yansıyacaktı.

Y. Kadri, F. Rıfkı ve Yahya Kemal akşam yemeği için buluşmuşlardı. Sohbet ederlerken hükümetin kadın giyimi konusundaki bu rüküş girişiminden söz açıldı, İslâm gibi evrensel bir dini, giyim-kuşama indirgeyen bu çapsız yaklaşımı üçü de yadırgamıştı. Y. Kadri, "Bizanslılar da son günlerini buna benzer konuları tartışarak geçirmişlerdi" dedi. 

Yahya Kemal iç geçirdi:

"Bir imparatorluğun batması trajik bir olaydır. Ama bu tartışmalar, Osmanlının batışını Mınakyan Efendi'nin melodaramlarına çeviriyor." Turgut ÖZAKMAN, Şu Çılgın Türkler  sf: 565-566



"Lisede etek referandumu

Yaklaşık 16 milyon 400 bin öğrenci 15 Eylül’de dersbaşı yapmaya hazırlanırken, İTÜ Geliştirme Vakfı Özel Ekrem Elginkan Lisesi yönetimi, son yıllarda sıkça gündeme gelen kız öğrencilerin kıyafeti konusunda tartışmalı bir karara imza attı." Hürriyet

Bilimsel düşünme, insani değerlerin kazanılması , zihinsel  gelişim, üretken ve sorgulayan beyinler...

Bu önemli unsurları bıraktık,

Etek "giyilsin mi?", "giyilmesin mi?" peşine düştük...

Demek ki...  eğitimde matematik şampiyonu olan Finlandiya, teknolojide dünya rehberi sayılan Japonya, Amerika, Fransa, İsviçre.. ve  bilimsel eğitimin önderleri sayılan ülkelerin  öğrencileri, bu anlamda "olumsuz" etkileniyorlar'mış, öyle mi?

Onun için olsa gerek ki.. onlar düşünüyor, üretiyor.. Biz de  onların icat ettiklerini kullanıyor, onların buluşlarından yararlanıyor ve  istifade ediyoruz...


Hâl böyleyken..  Arap Yarımadasında ve İslam toplumlarında  ahlâk, bilim yerlerde sürünüyor, ölüm gözyaşı kol geziyor...

Dolayısıyla..

Etek giyen ülkeler uzaya...

Kadınları kapatan"Müslüman" ülkeler de,  bilim ve teknolojiden uzak,  IŞİD'e ve El Kaide'ye haşhaşi "cihad"çı  yetiştirmeye...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

13 Eylül 2014 Cumartesi

Sayın Büyüklerimiz'den Gereğinin Yapılmasını Talep Ediyoruz...



"ANKARA'da trafikte tartıştığı Kuveyt Büyükelçiliği diplomat ve elçilik görevlileri tarafından dövülen NATO'da görevli olan F-16 pilotu Kurmay Yarbay Hakan KARAKUŞ'un Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk'ün damadı olduğu ortaya çıktı."

Görgü tanığı bir vatandaşımız olayı şöyle anlatıyor:

 "Arkadaş bir kişi. Eşi ve çocukları yanında. Kuveytli olanlar kasıtlı olarak bu kişiyi yere yatırıyor. Diğer 3 kişi suratını tekmeliyor. Direk olarak öldürmeye çalıştılar arkadaşı. Onların amacı dövmek değil, defalarca ayırdık. Kasıtlı olarak ayakta vurmuyorlar. Her tarafı açıkta olmasına rağmen, arkadaşın sadece yüzüne vurdular. İçeride de hakaret ediyorlar. ’Bizim dokunulmazlığımız var’ diyorlar. Sonra dedik ki ’Siz bizim ülkemizde şahitlik yapamazsınız, hepimiz şahitlik yapacağız. Ondan sonra bankadan polisi arıyorlar. ’Biz diplomatız, dokunulmazlığımız var saldırıya uğradık, bizi linç edecekler gelin kurtarın’ diyorlar. Burada hiç kimse saygısızlık yapmadı. Gördüğünüz gibi devletin memuruna da saygılıyız. Sadece yüzlerine tükürmek istiyoruz. Şahitlikte yapacağız." 11 Eylül 2014


Ülke topraklarımız üzerinde hatta başkentimizin göbeğinde bu küstahlığı gösterme fütursuzluğuna cüret eden Arap diplomatına halkımızın tepkisi anında karşılık bulmuştur... 

Dolayısıyla... bu milletin bağımsızlığını ve gözbebeği değerlerini sakın kaşımaya kimse kalkmasın... 

El cevap, Türk Milletinin 1919'daki  Milli Mücadelesini hiç kimse aklından  çıkarmasın... Dolayısıyla yeri gelmişken bu kepazelikle birlikte aklıma merhum Turgut ÖZAKMAN'ın kitabından okuduğum, işgal yıllarında yaşanılan  benzeri tarihi bir olayı izninizle  paylaşmak istiyorum:


"HORCH marka siyah, büyük bir otomobil, köprüyü geçerek Karaköy'e saptı. Ali Kemal'in güvendiği meşru devletin Sadrazamı Tevfik Paşa, Londra'dan dönmüş, konferans hakkında Padişah'a bilgi sunmak için saraya gidiyordu. Birdenbire bir İngiliz trafik askeri, düdük çalarak önlerine atıldı. Şoför arabayı durdurdu. Sarsılan Tevfik Paşa sızlandı:

"Ne oluyor?" 

Şoförün yanında oturan parlak kordonlu yaver, "Şimdi anlarım efendim" dedi, arabadan fırladı.

İngiliz askeri öfke içindeydi.

Yaver sert bir şekilde, hemen yolu açmasını istedi. İngiliz, bir Türk subayının kendisiyle böyle yukardan konuşmasına şaşmıştı, o yüzden duraksadı. Askerin kabalığından pişman olduğunu sanan yaver, arabada Sadrazam'ın bulunduğunu açıkladı, yolu açmasını istedi. İngiliz kendini toparlamıştı, bir şey söylemeden düdüğüne asıldı.

İhtiyar Tevfik Paşa "Ne istiyor bu adam..." diye yakındı arabada, "..geç kalıyoruz."

Düdük sesine koşan bir devriye kolu arabayı sarıyordu. Yaver altüst olmuş bir suratla arabaya döndü. "Çabuk gidelim" emrini veren Sadrazam'a, "İmkansız efendim.." dedi, "..bizi tutukladı."

Tevfik Paşa'nın yüzü soldu:

"Kim olduğumu söylemediniz mi?

"Söyledim efendim ama bir faydası olmadı. Karakola götürüyor."

"Neden?"

"Arabanın plakası olmadığı için." ...

Çevre meraklılarla dolmuştu. Gözleri hayretten büyümüş bir Türk yanındakilere, "Şu hale bakın yahu.." diye fısıldadı,  ..bir İngiliz askeri, koca Osmanlı Sadrazamını tutukladı, götürüyor...

Yere tükürdü.

(...)

YILDIZ SARAYI'nın Küçük Mabeyn  dairesindeki genişçe odada, Vahidettin gözlerini kapatmış, Tevfik Paşa'yı dinliyordu. Tevfik Paşa saraya ancak hava karardıktan sonra gelebilmişti. 

"..Karakoldaki İngiliz subayı, üstleriyle konuşmadan bizi serbest bırakmadı. Bu yüzden geciktim efendimiz, affınızı dilerim."

Vahidettin bir süre sessiz kaldı, neden sonra gözlerini araladı, durgun bir sesle, "Bu tatsız olayı, diplomatik bir kaza olarak değerlendirelim" dedi.. " Turgut ÖZAKMAN / Şu Çılgın Türkler, sf:59-62


Demek ki... dokunulmazlık zırhı altında bu küstahlar, eline bomba alıp orayı burayı da bombalayabilirler'miş.. hatta yetmedi taramalıyla vatandaşlarımızı da öldürsünler valla..  
Nasılsa dokunulmazlıkları var'mış ya...


Allah aşkına böylesi bir kepazeliği ,  hangi ülke, hangi devlet, hangi millet kabul eder veya kendilerine reva görür? 

Bileniniz varsa beri gele... 

Dolayısıyla...

Yetkili Sayın Büyüklerimizden, 

Millet olarak, onur kırıcı bu küstah davranışın gereğinin yapılmasını ivedilikle talep ediyor ve bekliyoruz... 

Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

11 Eylül 2014 Perşembe

Kabus Gibi...




Bursa Osmangazi ilçesinde, 3 kardeş vurularak öldürüldü. "iddiaya göre, Yunuseli Mahallesi'nde, evlerinin yakınında oturarak cips yiyen 27 yaşındaki Şefik, 25 yaşındaki Ferit ve Emrah Ece (26) kardeşler ile aynı sokakta market işleten Hurşit (59) ve oğlu Umut Ç. (30) arasında gürültü yapma meselesi yüzünden tartışma çıktı." 8 Eylül 2014


Bu olayı duyduğumda çaresizliğin ne demek olduğunu, dayanılmaz acı duygularla hissettim.. Bir toplumun "cinnet geçirmesi" böyle bir şey olsa gerek. Yaşları art arda (25-26-27) olan üç delikanlı evladın (ki ikisi bir fabrikada çalışıyor, ötekisi ise, askerden henüz gelmiş pırıl pırıl çocuklar) öldürülmesi... Allah'ım inanılır gibi değil... İnsanın kanı donuyor. Dahası iki silahtan "38" mermi kovanı bulunduğu iddia edilen bu katliam, nasıl anlatılır? Bu vahşeti kim nasıl izah edebilir? Bu nasıl bir öldürme isteği, bu neyin öfkesi..

Yok yok böyle bir şey olamaz!..

Bu insanlığın kabul edeceği bir şey değil... Olayı en yakınımın ağzından duydum. Anında haberi araştırarak inanmak istemediğim gerçeği, burnumun direği sızlayarak ne yazık ki okudum.. O kadar ki...  günü baş ağrısıyla geçirdim.  Ben bu haldeysem... Allah o ana babaya sabır, güç, kuvvet versin, demekten başka bir şey bulamıyorum..

Öte yandan toplum olarak, bir insanın bu kadar öfke-kin-nefret  kusmasının altındaki psikolojiyi iyi tahlil etmek gerekir diye düşünüyorum.

Allah aşkına!.. Bu çocuklar ölümü hak edecek kadar, ne yapmış olabilirler? "Gürültü yaptılar" diye, ya da ne bileyim hadi kaba kuvvet veya kaba söz "kullandılar" diye, çıldırmışcasına adam öldürmek de neyin nesi  oluyor? 

Dahası iddiaya göre;

"Başlarına kurşun isabet eden Emrah ve Ferit Ece, yere yığıldı. Şefik Ece ise yaklaşık 50 metre ileride bulunan evlerine doğru koşarak, "Baba yardım et" diye bağırdı. Bunu gören ve otomobille olay yerinden kaçarken geri dönen zanlılar, eve girmek üzere olan Şefik Ece'yi başından vurduktan sonra uzaklaştı." ntvmsnbc.com

Bu durumu nasıl izah etmeli?! Bu sıradan bir cinayet filan olamaz! Bu olay bir toplumun uçurumdan yuvarlanmaya çalıştığının göstergesidir... Dolayısıyla bu bir infialdir..


Diyeceğim.. 

Yaşanılan bu vahşet bir kabus gibi... Hani kabus dedim de aklıma Dostoyevski'den okuduğum bir bölüm geldi. 

İşte o bölümden alıntı:


 -Binin hepiniz binin! diye bağırdı.  Hepinizi götüreceğim, binin!..
Bu sözleri, kahkahalar, bağrışmalar izledi:
    -Bu lâgar beygiri mi bizi çekecek?
    -Kuzum Mikolka, sen aklını mı kaçırdın? Hiç bu kısrak bozuntusu böyle bir arabaya koşulur mu?
    -Kardeşler, bu demirkırı hayvancağız  yirmi yaşında var.

Mikolka, birinci olarak arabaya atlarken yine bağırdı:
-Binin, hepinizi götüreceğim, dedi ve dizginleri eline alarak bütün heybetiyle öne geçti... Sonra arabadan bağırarak, şunu ekledi:

- Bizim doru at Matvey ile gitti. Ama bu kısrak yok mu, kardeşler, yüreğimi tüketmekten başka bir şeye yaramıyor. Onu gebertmekten başka çare yok... Boşuna arpa yiyor!..  Binin arabaya diyorum size!..  Dörtnala koşturacağım!... Dörtnala  koşacak...

Mikolka demirkırı kısrağı büyük bir hevesle dövmeye hazırlanarak eline kamçıyı aldı. Kalabalığın arasından  kahkahalar yükseldi.

   - Koşacak ya!.
   -Acımayın kardeşler!.. Herkes birer kırbaç alsın, hazırlansın vurmaya!..
   -Vay anasını!.. Vur gitsin!..

(...)

Derisi kemiğine geçmiş su acınası beygir, arabayı dolduran bunca insanı dörtnala götürecekti! iki delikanlı da mikolka'ya yardım etmek için ellerine birer kırbaç almışlardı. derken, "deh!" diye bir ses duyuldu. lâğarcık bütün gücüyle asıldı, ama dörtnal şurada dursun, adî yürüyüşe bile kalkamadı. ayak değiştirir gibi küçük, kısa adımlarla olduğu yerde sayıyor, sırtında ardı ardına şaklayan kırbaçlar altında inliyor, bacakları bükülüyordu. arabadakilerin de, dışarıdan durumu seyredenlerin de gülüşleri bir kat daha artmıştı. mikolka iyice kızmıştı, kısrağının dörtnala koşacağına gerçekten de inanıyormuş gibi büyük bir öfkeyle ard arda indiriyordu kamçısını.
kalabalık arasından bir delikanlı da arabadakilere imrenmişti:
"bırakın, ben de bineyim kardeşler!" diye bağırıyordu.
atını habire kamçılayan ve artık neyle döveceğini bilemeyecek hale gelen Mikolka da bağırıyordu:
"binin! herkes binsin! hepinizi çekecek! geberteceğim onu!"
"babacığım, babacığım, ne yapıyor bunlar!" diye bağırdı çocuk "nasıl da dövüyorlar zavallı atı!.."
Çocuk,

"babasının elinden kurtulduğu gibi, kendinden geçmişçesine ata doğru koşmaya başladı. zavallı beygircik perişan durumdaydı. soluğunu tutup bir an duraklıyor, sonra yine asılıyordu arabaya. Ama her seferinde yere kapaklanacak gibi oluyordu.
"gebertin!" diye bağırıyordu Mikolka. "artık yeter! geberteceğim!"

Kalabalık arasından yaşlı bir adam da Mikolka'ya bağırdı.
"Sen Hıristiyan değil misin, mendebur!"
"Böyle bir atcağızın, böyle bir yükü çektiği nerde görülmüş?" diye ekledi bir başkası.
bir üçüncüsü: "öldüreceksin ulan!" diye bağırdı.
"Sana ne! mal benim!.. ne istersem yaparım. Daha binin, herkes binsin! ne pahasına olursa olsun dörtnala kalkmasını istiyorum!.."

birden müthiş bir kahkaha tufanı koptu ve bütün gürültüleri bastırdı. üzerinde ardarda şaklayan kırbaçlara dayanamayan zavallı kısrak, o perişan haliyle çifte atmaya başlamıştı. Mikolka'ya bağıran yaşlı adam bile kendini tutamayıp güldü. nasıl gülmezsin: ayakta zor duran bir beygir sağa sola çifte atıyor!
Derken kalabalık arasından iki genç koptu ve ellerinde birer kırbaç her biri atın bir yanına geçip böğürlerine vurmaya başladılar.

Mikolka bağırıyordu:
"Suratına vurun! gözlerine gözlerine şöyle!.."

(...)

Çocuk atın yanına koştu, öne geçti. Hayvanın gözüne nasıl vurduklarını gördü. ağlamaya başladı. yüreği kabarıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. bu arada kamçılardan biri yüzüne çarptı...

Öfkeden çılgına dönen Mikolka:
"Geberteceğim seni mendebur hayvan!" diye bağırdı. Kamçısını atıp eğildi ve arabanın dibine uzatılmış olan ağır, uzun yedek araba okuna sarıldı; iki eliyle tuttuğu oku güçlükle demirkırı kısrağın başı üzerinde kaldırdı.
Çevreden bağrışıyorlardı:
"Boynunu kıracak!"
"Öldürecek!"

Mikolka da bağırıyordu:
"Mal benim değil mi?
ve oku olanca gücüyle hayvanın üzerine indirdi. Boğuk bir ses duyuldu. Kalabalık arasından sesler yükseliyordu.
"Ne duruyorsunuz millet! Kamçılasanıza."

Mikolka ise koca araba okunu zavallı lagarın üzerinde yemden kaldırmış ve yeniden olanca gücüyle indirmişti. Bu vuruşla hayvan olduğu gibi arka ayakları üzerine çöküverdi. Ama birden doğruldu ve gösterebileceği son çabayla sağa sola saldırmaya başladı. Ama dört yanındaki tam altı kırbaç göz açtırmadı hayvana. öte yandan mikolka da araba okunu yeniden havaya kaldırmıştı, üçüncü, derken dördüncü kez olanca ağırlığıyla indi ok beygirin sırtına. Mikolka bu işi bir vuruşta bitiremediği için kudurmuş gibiydi.

"Amma çıkmaz canı varmış ha!.." diye bağırıyorlardı çevreden.
Meraklının biri de: .
"Öyle ama, bu kez yüzde yüz yıkılacak,” dedi." Sonu geldi artık, kardeşler!” Bir başka meraklı:
"baltayla bir vuruşta bitirilir bunun işi!" dedi.
Mikolka öfkeyle:

"Şimdi hapı yuttun işte! açılın hele!" diye bağırdı, sonra araba okunu elinden fırlatıp yeniden arabanın içine eğildi ve bu kez bir demir küskü çıkardı.
"Değmesin millet," diye bağırıp küsküyü var gücüyle hayvanın sırtına indirdi.
boğuk bir çatırtı çıktı. Zavallı lâgar şöyle bir sallandı, sonra arka ayakları üstüne yığıldı. arabayı çekmek için son bir çaba göstermek istediği sırada demir küskü yemden, olanca şiddetiyle sırtına indi. Zavallı beygir, dört ayağını birden kesmişler gibi olduğu yere yığılıverdi.
"İyice bitirelim şunun işini!" diye bağıran Mikolka kendinden geçmişçesine arabadan atladı.
İçkiden suratları kıpkırmızı birkaç sarhoş delikanlı daha ellerine geçen kamçı, sopa, araba oku gibi şeylerle can çekişmekte olan beygire vurmaya başladılar. mikolka yanda duruyor ve elindeki demir küsküyü boş yere hayvanın sırtına indiriyordu. Lâgar başını uzatmış, güçlükle soluyordu, az sonra da son nefesini verdi.
Kalabalık arasından sesler duyuluyordu:

"Öldürdü işte!"
"Hani dörtnala koşacaktı?"

Mikolka ise, elinde küskü, gözleri kan çanağına dönmüş, öylece duruyor ve:
"Mal benimdi!" diye söyleniyordu.
Çevresinde öldürebileceği başka bir şey kalmamış olmasına üzülüyor gibiydi.

Kalabalıktan sesler:
"Sen gerçekten de Hıristiyan değilmişsin!" diye bağırdılar Mikolka'ya. bu kez bağıranlar daha çoktu.
Bu arada zavallı çocuk kendini yitirmiş gibiydi. Bir çığlık atıp, kalabalığı yararak beygire doğru koştu, onun kan içindeki başına sarılıp, gözlerinden, dudaklarından öpmeye başladı. Sonra birden öfkeyle yerinden fırladı, küçücük yumrukları sıkılı, Mikolka'nın üzerine atıldı. Epeydir oğlunun ardından koşup duran babası onu tam bu sırada yakaladı ve çekip kalabalıktan çıkardı.
"Gidelim artık oğlum, evimize gidelim!"

Çocuk:

Babacığım, bunlar... niçin... bu zavallı... hayvancağızı öldürdüler? diye hıçkırır. Ama soluğu tıkanır, sözcükler daralmış göğsünden bir çığlık halinde çıkar."  F. M.  DOSTOYEVSKİ / Suç ve Ceza 1. Cilt, sf:98/103


Sevgi ve saygılarımla!

"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

9 Eylül 2014 Salı

Çatışma...










Zavallı ve talihli iç içe, yan yana, kucak kucağa... Dolayısıyla yaşam böyle bir şey... Burada toplumun çukurunu dolduran yoksullar ve zayıflar  çatışmanın bir yanı, diğer bir tarafı ise, gözü aç doymazlar, vurguncular ve fırsatçılar...  Doğal olarak toplum vicdanı dediğimiz olgu da tam bu noktada kendini hissettirir.

Pekii..

İçimiz yandı.. 

İstanbul Mecidiyeköy’de çok katlı inşaat yapımında meydana gelen asansör faciasında, 10 işçimiz can verdi.. Bu işçilerin hepsi bir lokma ekmek için, ağır koşullarda canları pahasına  çalışmayı göze alan yoksul  vatandaşlarımız..

Öte yandan.. 

"Düğünde Misafirlere Pasta Üzerinde Altın İkramı" 8 Eylül 2014

Artık adını siz koyun, ayıptır söylemesi düğününde misafirlerine "pasta üzerinde altın ikramı"nda bulunan Ankara’nın tanınmış işadamlarından... oğlunun düğünü için Suudi Arap şeyhinden  "Türkiye fiyatlarıyla yaklaşık 20 bin lira değerinde olan yenilebilen altın gönderdikleri"ni ve davetlilerce de, "altınlı pastanın tadının çok güzel olduğunun"nun altı çiziliyor...


Vay be... demek  altınlı pastanın tadı "çok güzel"miş.. 

Ne diyelim.. bir lokma ekmeğin tadını alamadan canlarından olanlar, sefaletten ezilenler... 

Sahi.. 

Duydunuz mu?

"Arabistan’da önemli etkinliklerde konukların yiyeceklerine altın karıştırmak onlara verilen önemin göstergesi olarak görülüyor."muş..

Vallahi ne diyelim,.. 

Böylesi bir görgüsüzlüğe... "komşuda pişer, bize de düşer"

Arap, "Müslüman" din "kardeş"lerimizle belli ki oldukça dayanışmaya girmişiz herhalde..

Diyeceğim... 

Yoksunluktan kazanmanın, yoksulluğu kendi zenginliğine  dönüştürmenin açgözlü girişimcileri... Dolayısıyla zavallılar ile başlarına talih kuşu konmuş  talihlileri bir toplum işte böyle  buluşturuyor. Bir toplumda bir intizam hüküm sürmesi mühim bir meseledir. Toplumda.. olmayınca intizam olmaz!.. Dolayısıyla bu çatışmadan sonuçta çıkacak olan:

Hiç şüphesiz ki, insanlığın kaybetmesi olacaktır.















9 Eylül Zaferi'miz Kutlu ve Mutlu Olsun... 

Ne Mutlu Türk'üm Diyene!


Sevgi ve saygılarımla!

"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

6 Eylül 2014 Cumartesi

Şeyh Uçmaz Mürid Uçurur







"Sosyolojinin manifestosu" makalesini yazan   tanınmış Sosyolog Marcel MAUSS, antropolojik (Antropoloji; kültür bilimidir.) çalışması neticesinde o ünlü sözünü söylemiştir:

"Büyücüyü yaratan cemaatin kanaatleridir." 


"Müridi tarafından dolduruşa getirilen bir şeyhten ziyade, kişinin kendisinin var olduğunu iddia etmediği özellikleri, yetenekleri, erdemleri taraftarlarınca kişiye  atfetmesini ifade eder." Dolayısıyla kişiye atfen uydurulmuş, bu uydurma nitelikler toplum tarafından öyle bir  ortak gerçeklik kazanır ki.. artık hiç kimse  bunun dışına çıkamaz... Ve şeyhe, popüler sanatçıya, siyasetçiye.. toplumların inanılırlığı olmazsa, ne okuyup-üfleme, ne de karizma kalır.

Karizma; kişinin içsel özelliklerinden doğan nitelik  değildir. Bilakis kişisel niteliklerin dışında toplumun serhoşluk derecesinde yarattığı bir etkidir. Onun içindir ki, "karizma" sahibi olan serhoşluktan ayrılamaz.

Bu türden kişiler sayesinde toplumların analiz etmelerini, düşünmelerini otokontrolle engellemek için yalan-dolan üzerine kurulu "kutsal"laştırılma yoluna gidilir.  Dolayısıyla sorgulamadan uzak insanlar bunları göremez.. 

Sonuç olarak, toplumlar bu sayede ahlâk çöküntüsüyle birlikte yok olmaya mahkum olurlar!

Programında canlı yayına çıkardığı,  beş kez evlenen ve iki karısını öldüren  katil...

Kandan, cinayetlerden, göz yaşından, fakirlikten, sefaletten, duygu sömürüsünden ve de cehaletten beslenen...

Seda SAYAN...

"Sabah programında canlı bağlantı yapıyor...

"- Alooo...

-Alo iyi yayınlar.

-Sağ ol kimsin?

- Ben Mustafa. (Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül)

- N'aber lan Mustafa? 

- İyiyim.

- Nerden arıyorsun beni Mustafa?

- Şişli'den arıyorum.

- Ne iş yapıyorsun lan Şişli'de Mustafa? 

- Belediye başkanıyım!"

Allah aşkına.. bu konuşmaları hatırlamayanınız var mı?

Şimdi hangi aklı başında bir toplum, bu konuşmayı yapan kişinin, bırakın "ünlü" yapmayı, bir daha adını ağzına alır?

Dolayısıyla...

Bu cümleleri gülerek, eğlenerek, arsızca alkışlayan kim?

Pekii...

Aynı "Bacım" Seda'nın "konuğu" azılı katili keyifle alkışlayan kim?

Bir toplumda,

Erdemli olmak kabahat, 

Dürüst olmanın aptallık sayıldığı..

Kim, ne kadar rezillik yaparsa , bir o kadar da sevilen, sayılan oluyorsa.. 



Rezaletin seviyesi arttıkça... 

Ekranlar rezalete doymuyorsa.. 

Seviyesizlik, bayağılık prim yaptıkça, bunları yapanlar baştacı ediliyorsa...

Seda'da "halkının ablası" olmaktan duyduğu gururla ve arkasına aldığı destekle çıldırdıkça çıldırıyorsa...

Ve  bir türlü anlayamadığım ve göremediğim, ama buna mukabil o görünmez yeteneğinden gelen "şöhret"le zirve yapan "Bacım" Seda programına çıkardığı katile, öldürdüğü karısının oğlu için, "niye senin çıkmandan rahatsız oluyor?" diye sorması

Neyin göstergesidir diye sormaya gerek var mı?

Katil çocukları yetiştiren...

Dedikodu yapan...

Hayatımızı zindana çeviren...

Kendi bencil dünyalarından  gördükleri cehaleti hayat tarzları olarak görüp, çocuklarına kabul ettiren...

Kimler?!

Diyeceğim odur ki..

Bütün seviyesizliklerini  tumturaklı sözleriyle birleştirip sevgi maskesi altında bir sonraki nesillerine aktarmayı iyi bir şeymiş gibi sananların desteğinden "güç" alarak uçan ve bu "güzide" söylemlerin sahibi,  "BACIM"...  bu anlamda bir semboldür...



Şeyh gerçekten  uçmaz, mürid uçurur.. Böyleleri her toplumda, her daim  olmuştur, olacaktır da.. Ancak eğitimli ve  aklı selim olanlar, körü körüne inanmaya ve  fanatik bir ruha asla sahip olmazlar. Zira eğitimli insanlar düşünen ve sorgulayan bir akla sahiptir. Yani güdülmeye müsait değillerdir.


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 


2 Eylül 2014 Salı

Denize Düşen Yılana Sarılır





Yaşadığımız coğrafyanın şu anda içinde bulunduğu ve de emperyal güçlerce tezgahlanmış dalaverelere dümenlere,  halkımızca bilinen "Bizans oyunu" tanımlamasıyla  yazıma başlamak istiyorum. Zira Bizanslıların türlü entrikalarla çevirdikleri dolaplar, tarihten bu yana milletimizin hafızasında... Onun için, "çok zekice" tezgahlanmış her türlü "ayak oyunu"nu, biz millet olarak böyle ifade ederiz.

"Irak'ın kuzeyinde terör örgütü IŞİD'le çatışan Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi'ne yardım listesi kabardı. ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel 6 Batılı ülkenin daha Barzani'ye silah göndereceğini duyurdu.
Silah yollayacak ülkeler listesine İngiltere, Kanada, İtalya, Danimarka, Hırvatistan ve Arnavutluk da katıldı."



Bugün de..

 "Alman hükümeti Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) silah yardımında bulunma kararı aldı." haberini duyduk, okuduk.


Nasıl yani...

Batı'nın şu rezilliğine bakar mısınız?

Heyhat...

Şu anda Türk milleti olarak her zamankinden daha uyanık olmamız gerekiyor... Aklımız bölgemizdeki yaşanan olaylarda,  gözümüz Batı'nın oyuncularında olmalı..

Zira aynı güçler değil miydi, PKK denen canavarı yaratanlar? Ve onlara her türlü lojistik desteği sağlayanlar?

N'oldu şimdi..

Olan şu:

Önce "PKK" tedhiş örgütü..

Ardından tıpkı "PKK" gibi, aynı şekilde yaratılmış başka bir canavarla -IŞİD'le- bölgeyi vahşice kan gölüne çevirtmek. Sonra da  bu  vahşetin  önüne geçecek başka bir  tedhiş örgütünü -PKK'yı-   bir "kurtarıcı" gibi göstermek...

Yani "denize düşen yılana sarılır" misali..


Söylenilen odur ki; bu söz,  ilk defa Sultan 2. Mahmut zamanında söylenilmiş. "Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa, Osmanlı'nın başına dert olmuş; birlikleriyle beraber Suriye'ye kadar gelmişler. Bu kuvvetlere ordusunun karşı koyamayacağını anlayan Sultan 2. Mahmut da, Rus Çarı'ndan yardım ister. Ruslardan yardım istemek alışılmış bir durum değil. Dolayısıyla  vezirlerden bir kısmı,  "bu nasıl iştir?" diye sorunca,  2. Mahmut: "Ne yapalım" der, "denize düşen yılana sarılır".


Dolayısıyla bu haberler, bölgemizde bugün kurgulanan entrikaları  oldukça derinlemesine anlatan bu atasözünü, aklıma getirdi. Hani yarattıkları canavarı bir başka canavara kırdırmak asıl nihai hedef.. 

Böylelikle "PKK" bölgenin "kahramanı" gösterilerek yine bölge halkına PKK "şirin" gösterilmiş  olacak. Ayrıca böylelikle de illegallikten çıkartılarak, "legal" bir oluşumun alt yapısı da hazırlanmış oluyor PKK için.

Eh ne diyelim...  hele de denize düşenler yüzme bilmiyorsa, vay geldi başlarına... Can havliyle çırpınanlar, ellerine ne gelirse tutunmaya çalışırlar böyle durumlarda. Hani bu, kimi zaman "yılan" olur, kim zaman da işte böyle eli kanlı bebek katili PKK gibi illegal çeteler olur...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Yine Yazarız...
































Tarihin her devresinde, her şartta ve her koşulda, başını eğmeden özgürlüğünü karakter edinen Büyük Türk Milleti...


92 yıl önce bugün;

Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün liderliğinde  dünyaya meydan okuduk, destan yazdık -hiç şüphe duyulmasın- yine yazarız!





Yüce Türk Ulusunun Zafer Bayramı kutlu ve mutlu olsun...

Ne Mutlu Türk'üm Diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)