30 Ekim 2014 Perşembe

... Alkış Tutanlar, Tarihi İyi Okuyun!













HAÇLI emperyalistlerce  Anadolu'yu işgal plânının başlangıç noktası olan İzmir'in işgali  Mustafa kemal Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde sona erdirildi. "Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır" nidasıyla bu işgale destek veren hainleri açığa çıkaran 15 Mayıs 1919 tarihli İzmir işgali..

Bugün Kurtuluş Savaşı "yapılmadı" diyen bazı kendini bilmez aklıevvellerin  unutturmak istediği bu işgali  unutmayan Yunanlılar ise, bu durumu "Küçük Asya felaketi" olarak adlandırmaktadır.



"15 Mayıs 1919 sabahı güne Yunan işgaliyle başladı... Yunanlıların işgal plânına göre Alsancak Limanı’na çıkarılan askerler Kadifekale’yi, Pasaport İskelesi’ne çıkarılan askerler ise Konak - Göztepe – Güzelyalı istikametini işgal edecektir. Bu plân doğrultusunda 5. Piyade Alayı Alsancak İskelesi’ne Evzon Alayı da Pasaport İskelesi’ne çıktı. Önce 200 kişilik bir Yunan Evzon bölüğü Kordon’a çıkmış, bunu diğer birlikler takip etmiş ve iki ayrı koldan Yunan işgali başlamıştır...


Yunan askerlerini karşılamak için yerli Rumlar Kordonboyu’na toplanmışlardır. Rum kızları mavi – beyaz kumaştan dikilmiş elbiseler giymiş haldeydiler. Rumlar ellerinde Yunan bayraklarını sallıyor, çiçeklerle, alkışlarla ve "zito Venizelos" "yaşasın Venizelos" haykırışları ve tezahüratlarıyla Yunan askerlerini karşıladılar. Vapurlar ve fabrikalar sürekli düdük çalıyor başta Aya fotini olmak üzere kiliselerin çanları durmadan çalıyordu. Bandolarda Yunan milli marşını çalmaktaydılar. Metropolit ve rahipler diz çökmüş, ağlayarak ve ilahiler söyleyerek Yunan bayraklarını öpüyorlardı..."

29 Ekim 2014...

"BİJİ SEROK OBAMA' SLOGANLARIYLA KARŞILANDI

Peşmerge grubu, Şanlıurfa'da kendilerini bekleyen bir grup kalabalık tarafından "Yaşasın Başkan Obama" anlamına gelen Kürtçe "Biji Serok Obama" sloganlarıyla karşılandı.
Havayi fişekler atılıp "Yaşasın Kürdistan ", "Yaşasın YPG, PKK , YPJ", "Yaşasın Peşmerge" sloganları ile karşılanan peşmergeler, Viranşehir'den 1 saatte güçlükle çıkabildi. (DHA)" 30 Ekim 2014, infial.com.tr

"ABD ÜNİFORMALI PEŞMERGE

Geçiş sırasında bir peşmergenin üniformasındaki ABD bayrağı ve 'U.S Army' (Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri) yazısı dikkatlerden kaçmadı." 29 Ekim 2014, tgrthaber.com.tr/


Dolayısıyla... bugün 96 yıl önce imzalanan ve Osmanlı'yı teslim alarak bitiren Mondoros Ateşkes Antlaşması "gereği", İngilizlerin arka planda başrol oynadığı Yunan işgalini hatırlatan, "Amerika plânlı" bir geçişi hep birlikte kaygı ve dehşetle izliyoruz.. Ki   Amerika bayraklı üniforma giyerek kim olduğu belirsiz sözde Peşmergeye alkış tutanlar...


Tarihi iyi okuyun... 









Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)


NOT:

Bundan tam 96 yıl önce...

Wilson beyannamesinin Osmanlı Devleti'ni ilgilendiren 12'inci maddesinin "Türklerle meskun kısımlara itirazsız bir hakimiyet teslim edileceğinin ifade edilmesi" etkisi sonucunda, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasının maddeleri, Osmanlı Devleti'nin fiilen sona erdiğini göstermiştir.

Çok ağır ve tek taraflı hazırlanan bu antlaşmanın 25 maddesi; antlaşma devletlerinin Osmanlı topraklarını ele geçirmek için yaptıkları işgaller ve zulümlere, dünya nezdinde hukuka uygunluk boyutu kazandırmıştır. İşgalci devletler yaptıkları her türlü haksız faaliyetleri Mondros Mütarekesine bağlamıştır.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının maddeleri kısaca şu şekilde açıklanabilir:

1’inci Madde ile: Çanakkale ve İstanbul boğazları açılacaktır. Karadeniz’e geçişlerin serbestçe yapılması temin edilecektir. Çanakkale ve Karadeniz tarafında Türk kuvvetleri tarafından inşa edilen istihkâmlar, İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecektir.

2’nci Madde ile: Osmanlı karasularındaki bütün torpil ve kovan mevzilerinin, torpil tarlalarının yerleri İtilaf Devletlerine gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için İtilaf Devletlerine yardımda bulunulacaktır.

3’üncü Madde ile: Karadeniz’de konuşlandırılmış torpiller hakkında malumat verilecek, yerleri gösterilecektir.

4’üncü Madde ile: Ermeni esirler ve İtilaf Devletlerinin bütün esirleri serbest bırakılacak, İstanbul’da esir teslimi yapılacaktır.

5’inci Madde ile: Hudut bölgelerinin korunması ve iç asayişin temin edilmesi dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

6’ncı Madde ile: Osmanlı harp gemileri teslim olacak ve kendilerine gösterilen limanlarda İtilaf Devletlerince denetim altında tutulacaktır.

7’nci Madde ile: İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir burumun ortaya çıkması durumunda, herhangi bir sevkülceyş noktasını işgal edecek konumda bir hakka sahip olacaktır.

8’inci Madde ile: Osmanlı Devleti demiryollarından, İtilaf Devletleri istifade edecek ve Osmanlı ticaret gemileri müttefiklerin hizmetinde hazır bulunacaktır.

9’uncu Madde ile: İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’nin tersaneleri ve limanlarındaki vasıtalardan istifade edecektir.

10’uncu Madde ile: İtilaf Devletleri Toros tünellerini işgal edecektir.

11’inci Madde ile: Kafkasya içlerinde ve İran topraklarında Osmanlı ordusunun işgal ettikleri yerler derhal boşaltılacaktır.

12’nci Madde ile: Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi İtilaf Devleti tarafından sağlanacaktır.

13’üncü Madde ile: Askeri, ticari ve deniz ile ilgili madde ve malzemelerin tahrip edilmesinin önüne geçilecektir.

14’üncü Madde ile: Kömür, mazot ve yağ ihtiyaçları İtilaf Devletlerince Osmanlı topraklarından karşılanacak ayrıca bu maddelerin ihraç edilmesi yasaklanacak, hiçbir şekilde bu maddeler ihraç edilmeyecektir.

15’inci Madde ile: Osmanlı topraklarındaki bütün demiryolları, İtilaf Devletlerinin zabıtaları tarafından kontrol altında tutulacaktır.

16’ncı Madde ile: Yemen, Suriye, Hicaz, Asir ve Irak’taki Osmanlı birlikleri en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olacaklardır.

17’nci Madde ile: Bingazi ve Trablus’taki Türk kumandanları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

18’inci Madde ile: Bingazi ve Trablus’taki Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim edilecektir.

19’uncu Madde ile: Asker yada sivil, Alman ve Avusturyalı olan herkes bir ay içinde Osmanlı topraklarını terk edecektir.

20’nci Madde ile: Osmanlı ordusunun terhisi, araç, teçhizat ve nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine yönelik verilecek her türlü emir yada talimat derhal yerine getirilecektir.

21’inci Madde ile: İtilaf Devletleri adına bir murahhas, iaşe nezaretinde çalışacak ve gerekli olan ihtiyaçları temin edecektir. İstenilen her türlü malumat kendilerine teslim edilecektir.

22’nci Madde ile: İtilaf Devletleri Osmanlı harp esirlerini gözetim altında tutacaktır.

23’üncü Madde ile: Osmanlı Devleti merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

24’üncü Madde ile: Doğu Anadolu’da bulunan altı vilayette (Vilayat-ı Sitte) herhangi bir kargaşa olması durumunda, kargaşa yaşanan yer İtilaf Devletlerince işgal edilebilecektir.

25’inci Maddede ise Mondros Ateşkes Antlaşmasının imza tarihi ve silahlı çatışmanın kesileceği tarih belirtilmiştir.


28 Ekim 2014 Salı

En Büyük Bayramımız...





"Gençler! Cesaretimizi takviye ve idame ettiren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan  ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin ve fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz." Mustafa Kemal ATATÜRK 


Bugün CUMHURİYET'imizin 91. yılına erdik...

En büyük bayramımız ulusumuza kutlu olsun...

Ne Mutlu Türk'üm Diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

25 Ekim 2014 Cumartesi

Vallahi Yalan...









Şii, Yezidi, Arap, Türkmen...  her Allah'ın günü yığın yığın  insanlar katlediliyor.. Hâl böyleyken mezhepsel ve etnik anlamda insanlar bir bir öldürülüyor, kimseden  ses çıkmıyor,  Kürt öldürülünce... -Stratejileri gereği- "gadre" uğradı nidalarıyla uluslararası "koruma"ya alınıyor, ki, işin özü de bu...

Oysa bu bölgede acılar ortak olmalı... Dolayısıyla bölgemiz insanları  etnik ve mezhepsel ayrıştırmayla esaret altına alınarak, köleleştiriliyor.

"ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Kobani’de IŞİD’e karşı savaşan silahlı gruplara havadan atılan silah ve tıbbi malzeme dolu konteynerlerden birinin IŞİD militanlarının eline geçtiğini doğruladı."

Efendim... "yanlışlıkla" olmuş.. Yani uluslararası düzeyde Batılı Haçlı güçlerin kendi yarattıkları  lejyonerlerine karşı, yine kendi dayatmaları ve çıkarları doğrultusunda halkların ulus bütünlüklerini yıkmak için yarattıkları tedhiş örgütlerine savaş ilan ediliyor.. Sonra bu yaratılan çeteler silahlandırılıyor.. daha sonra bunların bir kısmı "kurtarıcı" ilan edilip, onlardan "medet umuluyor". Yani çetelere karşı  diğer bir çete, "umut" olarak gösteriliyor..

Derken...  bu  çeteler, "iyi polis", "kötü polis" rolüne  uluslararası düzeyde kavuşturulup, "iyi polis"e silah desteği legalleştiriliyor..

Dolayısıyla...  

Bak Allah'ın işine ki, yapılan bu desteğin  bir kısmı diğer, "kötü polis" rolündeki  IŞİD denen çetenin eline "yanlışlıkla" geçiyor...



Bu arada, "fırsat bu fırsat" diyen...

"Küstah CNN’den küstah açıklama 

Amerikan uluslararası haber kanalı CNN International, ABD’deki Türk-Amerikan toplum temsilcilerinin, Türkiye’nin bir bölgesini Kürdistan olarak gösteren haritayla ilgili şikayet mektubuna, “hata yapmadık” şeklinde cevap verdi." 10 Ekim 2014


Sahi.. 

PKK'yı doğuran, büyüten, yetiştiren kim?

Ve bir zamanlar "yanlışlıkla" havadan yine aynı şekilde PKK'nın eline geçecek şekilde silah vs. yardım yapılmadı mı?..

Sonra PKK'yı bir yandan tedhiş örgütü ilan edip,  öte yandan aynı PKK'ya Amerika'da  temsilcilik açmasına izin veren yine aynı Amerika değil miydi?

Amerika'nın "Delta Force" gibi özel kuvvetleri filan.. PKK ile kol kola, birlikte eğitim yapmıyor mu?

IŞİD, PYD, PKK...

Kim bunlar ve nereden çıktılar?

Onca silah ve teçhizatı nereden buluyor ve para kaynaklarını nereden sağlıyorlar? Vallahi sade bir vatandaş olarak merak ediyorum...

Öte yandan...

"Kılıçdaroğlu, Kuzey Suriye’de IŞİD ile savaşan PYD’nin silahlı gücü YPG’yi “terör örgütü olarak değil, vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşum olarak gördüğünü” söylemiş...  Dolayısıyla bu çeteler "vatansever"miş öyle mi?


Sorum çok açık... 

Şayet bu çete, "vatansever" ise... başta Irak olmak üzere tüm Müslüman coğrafyayı işgal eden Haçlı güçler milyonlarca Müslümanı katlederken, kardeş kanı akarken bu "vatansever"ler neredeydi?!..

Diyeceğim..  

Sözde "müttefik"lerimiz... "tavşana kaç, tazıya tut" diyorlar, nokta.


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

18 Ekim 2014 Cumartesi

Saf'lık




"Üstümüzdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlâk yasası" Tanrıyı görmeme neden oluyor. Bu dünyanın bir amaca hizmet ettiğini kanıtlayamayız. Buna rağmen "sanki ediyormuş" gibi davranmak zorundayız. Kant dünya üzerindeki kötülüğü, çirkinliği ve görünürde anlamsız olanı inkâr etmedi, ama yapıcı olan zıtlarından çok daha değersiz olduklarını düşündü." Paul Strathern, 90 Dakikada KANT sf:30

Yaşadığımız her şeyde saflık ararız. Duygularımızda da...

İnsana dair olan temizliktir, masumiyettir saflık. İnsanın kendine karşı saygısı ve dürüstlüğüdür...  Hayatın gerçekleri  içerisinde  bizi kirleten sahteliklere rağmen masumiyetin kaybolmamasıdır saflık. Bu anlamda saflığı yitirmemiş insanların, "hayatın gerçekleri" adı altında yaşamları altüst oluyor...

Dolayısıyla saflık yaşamın en harika şeyidir. Zira tertemiz bir kalple her insana güvenme, inanma, herkesi kendi gibi görmektir asıl demek istediğim. Saflığın hiç şüphe yok ki  bu dünyada bir cezası var... Dolayısıyla... her geçen gün saf olmayan, duygusuz bir yığına dönüşür olduk.

Duygusuz yaşam, duygusuz emek, duygusuz düşünce... Bölüşmeden, yardımlaşmadan, merhametten uzaklaşan insanlar artık toplum olmaktan öte, yığın hâlini alır oldu. Tıpkı yığın yığın yapılmış betonlar gibi.. Kim bilir, saflığımızı bu beton yığınlarıyla birlikte kaybettik belki de..

O bakımdan içlerinde masumiyet taşıyanlar, her zaman için acı çekmeye mahkûmdurlar.. 

 Mehmet PİŞKİN....  2 gün öncesine  kadar kimsenin tanımadığı biriydi... Geriye biran da "intihar notu" olarak bıraktığı, video çekimiyle tanıdık onu. Videoyu izlediğimde saf ve tertemiz bir duyguyla, samimi bir şekilde intiharı seçtiğini anlatmaya çalıştığını gördüm... Satır arası sıkıştırılan ve intiharı uzun süredir düşünmesine neden olarak dikkat çeken o sözler:

 "Hayatın tatsız taraflarıyla çok başa çıkamadım herhalde. Çünkü nazik, neşeli, eğlenceli, akıl ve ruh olarak böyle bir inceliğe ve derinliğe sahip birisi olmayı çok önemsedim. Ve şu anda bunları korumak ve sağlamak ciddi bir yük haline geldi benim için." cümleleriyle hayata veda etti..

Bu duygusuz ve acımasız dünyada yaşamak,  hiç şüphe yok ki akıl ve ruhsal olarak saflıkla yaşama ve bir  o kadar da aynı duyarlılığı bekleme, nafile çabalamak anlamına geliyor. Dolayısıyla... erdemli yaşamak beraberinde mutsuzluğa davetiye çıkarmak demektir.

Mehmet PİŞKİN'i intihara sürükleyen nedenler bir yana, umut ederiz ki bu talihsiz ve elim olay, kimse için bir deney gibi algılanmaz...

Öte yandan hazır yeri gelmişken... korkumuz, insanları  intihara, dolayısıyla  da ölüme "özendirme"den duyduğum endişe ile...

Dün bir habere daha tanık olduk ki, valla evlere şenlik!


"Türk Hava Yolları (THY) Genel Müdürü Temel Kotil, ebola virüsünün göründüğü kadar kötü olmadığını söyledi. Kotil, "Tabii ki Allah göstermesin! bulaşınca öldürüyor." dedi. 17 Ekim 2014

Eh, ne diyelim.. "saf"lık böyle bir şey olsa gerek..


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

13 Ekim 2014 Pazartesi

Süleyman Şah Türbesi











Düne kadar, "Süleyman Şah" Türbesi ve konumu hakkında sanırım fazlaca bilgimiz ve ilgimiz yoktu...


"Süleyman Şah Türbesini Nakil Görevi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in büyükbabası  Süleyman  Şah'ın (ö. 479/1086) ölümü ve kabri ile ilgili farklı rivayetler varsa da, bugün Suriye sınırları içinde bulunan Ca'ber kalesi önündeki mezar ona nisbet edilmekte, Süleyman Şah bu kalenin önüne geldiğinde Fırat nehrini geçerken boğulduğu ileri sürülmektedir. Türbe, Akçakale ilçemizin 10 km. güneyinde, Rakka ile Balis arasında, Fırat nehrinin sol sahilindeki Suriye toprakları üzerinde bulunmaktadır.

20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasının 9. maddesi ile Süleyman Şah'ın kabri müştemilatı ile birlikte Türkiye'nin sayılmış ve Türkiye'ye orada muhafızlar bulundurma ve Türk bayrağını dalgalandırma hakkı tanınmıştır.

30 Mayıs 1938'de buraya bir karakol yaptırılmış, eski türbenin tamiri imkânsız hale geldiğinden tarihî önem ve özelliğine uygun olarak, 1939 yılında karakolun yanında yeni bir türbe inşa ettirilerek mezar buraya nakledilmiştir.

Türkiye ile Suriye heyetleri arasında 1956 yılında Halep'te yapılan üst seviyede bir toplantıda düzenlenen tutanağın 13 ve 14. maddelerinde türbe için gönderilecek ihtiram kıtasının her ayın 7'sinde değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

Suriye Hükümeti, Fırat üzerinde 1966 tarihinde başlattığı Tabka Barajı'nın 1973 yılı içerisinde her türlü inşaatını bitireceğini ve barajın doldurulmasıyla "Süleyman Şah Türbesi"nin tamamen baraj suları altında kalacağını ileri sürmüş, Türkiye'den türbenin yerinin değiştirilmesini veya Türkiye'ye naklini istemiştir. 

Bu durum Türkiye ve Suriye hükümetleri arasında yeni görüşmelere yol açmış, iki hükümetin temsilcilerinin uzun bir süre Ankara ve Şam'da yürüttükleri müzakereler sonunda bir anlaşma imza edilmiştir.

Anlaşmanın ana maddeleri şöyledir: 

Türbe müştemilatı ile Karakozak köyü yakınlarındaki yere nakledilecek.
Barajın kenarında, türbenin halihazırdaki mevkiine, mümkün olan en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek.
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla, göl üstüne bir şamandıra konacaktır.


Tabka baraj gölünün suları altında kalacağı gerçeğinden hareketle, türbe ve karakol binasının, ek tesisleri ile birlikte Karakozak Köyü'nde ayrılan 8797 metre karelik bir alana nakli planlanmıştır.

Bu nakli gerçekleştirmek  üzere kurulan heyette Diyanet İşleri Başkanlığı'nı temsilen ben görevlendirilmiştim. Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkilinin başkanlığında görevlendirilen heyette benden başka muvazzaf bir albay ile İçişleri Bakanlığı'ndan bir temsilci yer almıştı. Bu temsilcilerle Halep'te buluştuktan sonra bir otomobille oradan 130 km. mesafedeki türbeye ulaştık.

Kabirler türbe zemininin altındaki mahzende bulunuyordu. Mahzene kim girecek ve kabirleri kim açacak ve çıkaracaktı? Bu hiç konuşulmamış ve hatta programda bundan hiç söz edilmemişti. Herkes birbirine bakıyor, işin ortada kaldığı anlaşılıyordu.

Türbenin yanındaki karakolda birkaç askerimiz vardı, ama bu iş onların da yapabileceği bir şey değildi. Çünkü yer altından define filan çıkarılmayacak, dinî bir duyarlılıkla ve belli bir dikkatle birkaç ölünün kemikleri alınacaktı.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir erin yardımıyla bu işi benden başka yapacak kimse olmadığı anlaşılmıştı. Veya ben "durumdan vazife çıkararak" bu görevi yapmam gerektiğini anlamıştım. Herhalde heyette Diyanet'ten bir temsilcinin bulundurulmasının gerçekleri arasında -söylenmese de- bu da vardı. Bunun üzerine ben mahzen kapağını açtırarak bir erle aşağıya indim. Süleyman Şah'ın kabrinden başka iki (veya üç) mezar daha bulunuyordu. Ölülerin hepsi ahşap tabutlar içinde idi. Rutubet yüzünden tabutların bir hayli çürüdüğü görülüyordu. Cesetlerin kemikleri ilk defnedildikleri gibi muntazam vaziyette bulunuyordu.

Onları, her biri için önceden hazırlanan torbalara koyduk; yukarıda sözünü ettiğim ve Türkiye'ye daha yakın bir noktada bulunan yere götürdük; cenaze namazlarını kılıp kendileri için hazırlanmış mezarlara defnettik. Tabiatıyla cenaze namazlarını ben kıldırmıştım.

Süleyman Şah Türbesi günümüzde de Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan gönderilen bir manga asker tarafından korunuyormuş. Bu vesile ile öğrendiğime göre türbeyi ve karakolu, bu defa da Suriye tarafından yaptırılan Teşin Barajı'nın suları tehdit ediyormuş. İster misiniz, bir başka nakil işi daha gündeme gelsin?" Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt -1- sf:251/253



Bugün ise,


...görünen o ki, Süleyman Şah Türbesi  daha çok su kaldırır .. Dolayısıyla bölgedeki sıcak gelişmeler dünya gündemine yerleşerek, tarih sayfalarına çoktan nakledildi bile..



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

11 Ekim 2014 Cumartesi

"Uyandırdı"ğın Millet, Seni Saygıyla Anıyor...












"...GÂZİ'NİN, ARADIĞI 'FARK'!..

...Kemalizm, Türkçülüğe karşı olamaz; neden, çünkü kendisi 'Türkçü'dür; Kemalizm, dine karşı olamaz, çünkü yasaklamamış, sadece toplumsallıktan bireyselliğe çevirmiştir ki, 'medeni dünyanın' tavrı da budur; sonradan laikliğin, biraz da mütecaviz yorumu, Müdafaa-i Hukuk doktrini'nin, başat karakteri antiemperyalizmi gizlemek isteyenlerce, öne çıkarılmıştır; yoksa okuyunuz Gâzi'nin İslâmiyet, Halifelik vs. hakkındaki konuşmalarını; önce bilgisinin derinliğine şaşacaksınız; sonra mü'min Türk halkına olan saygısına!

Bir örnek ister miydiniz, buyrun:

"...Allah birdir, büyüktür. Âdat-ı ilâhiyenin icâbatına bakarak diyebiliriz, insanlar iki sınıfa, iki devirde mütalâa olunabilir. İlk devir beşeriyetin sebâvet ve şehabet devridir; ikinci devirbeşeriyetin rüşd devridir. Beşeriyetin birinci devrinde o, tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından, maddi vasıtalarla kendisiyle meşgul edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lâzım olan nokta-i tekâmüle vüsûlüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi, kullarıyla iştigâli lâzime-i ulûhiyetten addetlidir..." (Kasım 1922)

Hep düşünmüşümdür, acaba arasak günümüzde bu üslup edeble din-i mübini anlatabilen, kaç dini bütün Müslüman bulabiliriz? Ya da mesela, şu sözleri:

"...cenab-ı risâletpenah efendimiz, ehl-i İslâmın, ehl-i kitâbın malûmu olduğu üzere; yaradan tarafından, dini gerçekleri insanlığa duyurmak ve anlatmakla vazifelendirildiler. Ve ismi 'peygamber'dir, yani haber ulaştırmakla görevlendirilmiştir; Cenâb-ı Hak, Kur'an'ın değişmez hükümlerinde, kendisine saltanat, emirlik, padişahlık vermiş değildir; hükümdarlık vermiş değildir, peygamberlik göreviyle gönderilmiştir. Elbette, gerçek vazifesinin olgunluğuna sahip olan Cenâb-ı Peygamber, bütün dünyaya bu gerçeği tebliğ etti..." (İzmir Kasrı Mülakatı, 1339/1923)


meraklısı soracaktır...


İyi de, şimdi meraklısı soracaktır; peki, o 'İstiklal Mahkemeleri', o sıra sıra asılmışlar, o 'Bursa Nutku' ne anlama geliyor? Hiç merak edip kurcaladınız mı? Ben kurcaladım: Söylev ve demeçlerinde, mürteci suçlamasını, Mustafa Kemal Paşa, asla vecibelerini yerine getiren, 'dini bütün' yurttaşa yöneltmiyor; mürteci dedikleri, daima 'ecnebi' dürtüsü ve teşvikiyle, ülkenin 'tam bağımsızlığına' ve 'özgürlüğüne' karşı, 'dini kullanmak' isteyenler:

Onun indinde, Şeyh Sait mürteci'dir, amacı Kürtçülük olan isyan, "Şeriat isteriz" diyordu; isteği Halife ve Padişah'tı, yani İngiltere devleti fehimanesi'nin himayesindeki Sultan Vahdettin! Onun indinde, Derviş Mehmet ve 'avanesi', yani  Kubilay'ı kör bağ bıçağıyla ensesinden kesenler, mürteci'ydi; zira amaçları din-i mübine saygı sağlamak değildi; o bahaneyle antiemperyalist, yani ulusalcı, yani Kemalist Türkiye'nin, yeniden 'sistem'in kontrolüne girmesi idi. Gâzi'nin, Bursa Nutku'nda "ben bizzat onların düşmanıyım" dediği; hiçbir zaman 'mütedeyyin', yani dini diyanetiyle haşır neşir, namuslu ve kendi halindeki vatandaş, olmadı; aksi halde, devletin laikliği, onun ölümünün arifesine (1937) kadar gecikir miydi?

Kaldı ki, Müslümanın hasıyla, daima iyi geçinilmiş, çok sıkı işbirliği yapılmıştır; sadece, 'Börekçizade' Rifat Hoca Efendi'yi, 'Sütçü İmam'ı vd. hatırlamak yeterli.




börekçizade rifat hoca efendi...


Başka bir münasebetle, sanırım dokunmuştum: Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Hey'et-i Temsiliyesi, (Gâzi ve arkadaşları) Ankara'ya intikal ettiklerinde, cemiyetin kasasında hepi topu 48 kuruş para vardı; idari işlere bakan Mazhar Müfit Bey'in (Kansu) çekmecesinde de hatırlı misafirlere kahve yapabilmek için sakladığı, iki adet kesme şeker! O zaman, Paşa'yı ziyarete gelen Ankara Müftüsü Börekçizede Rifat Hoca Efendi, vaziyetin vahametini muhtemelen kestirerek, kendiliğinden halktan topladığı bin lirayı, getirip onlara bağışladı; bin lira o zaman, bir servet!

Hepsi bu mu? Hayır! Bilindiği üzere, Şeyhülislam Dürrizade, Yunan uçaklarının Anadolu'ya yağdırdığı bir fetvasıyla, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını 'dinen katli vacip' ilan etmişti; Börekçizade Rifat Hoca Efendi Ankara çevresindeki vilayet ve sancakların müftüleriyle bir toplantı yaparak; Şeyhülislam'ın bu fetvayı işgal altında verdiğini, binaenalyh, dini bakımdan geçerli olmayacağını ilan etti. Onlar da kendi fetvalarının altına mühürlerini bastılar, hepsi muteber, görevlerinin bilincinde, hocalardı:

Şeyhülislam Dürrizade ile aralarındaki fark, (buraya dikkat!) Gâzi'nin ve Kemalizm'in, mütedeyyin kesimde mevcudiyetine hassas olduğu farktır: Şeyhülislam, ne yazık ki 'ecnebi'nin dürtüsüyle hareket ediyor, ülkesinin 'hürriyet' ve 'istiklali' aleyhinde  bulunuyordu; Börekçizade Rifat Hoca Efendi ve onu destekleyen öteki müftüler, bu 'hürriyet' ve 'istiklal' için savaşmanın, din-i mübin'in bir gereği -gereği de laf mı, 'zarureti'- olduğuna inanmışlardı; hayatları pahasına 'vaziyet aldılar'.

Yanlış bilmiyorsam, Börekçizade Rifat Hoca Efendi, Türkiye Cumhuriyeti'nin, ilk Diyanet İşleri Reisi olmuş, vefatına kadar bu görevde kalmıştır; nur içinde yatsın!" Atillâ İLHAN, ...bir millet uyanıyor!.. Takdim sf:21-23



Sen de nur içinde yat Usta Şair Atillâ İLHAN!

Bugün ölümünün 9. yılında Türk şair, romancı, deneme yazarı, gazeteci, senarist ve eleştirmen Atillâ İLHAN'ı  büyük sevgi, saygı  ve şükranla anıyoruz...

Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

10 Ekim 2014 Cuma

Tedhiş Örgütleri Savaşıyor, Ülkemiz Karışıyor












Etnik Kökenci ve Mezhepçi Tedhiş Örgütleri Savaşıyor...

Türk Ordusuna ve Atatürk Cumhuriyeti'ne dil uzatan Barzani,  Amerika'dan yardım bekliyormuş,

Emperyal güçlerin ekmeğine yağ süren... Vekil  Pervin BULDAN, "Kobani düşerse Ankara da düşer" tehditinde bulunuyor.. 

Yıllardır Mehmetçiğe saldıran, Türk ordusuna alçakça pusu kurarak Mehmetçiği şehit eden, ay yıldızlı bayrağımızı yakan, Atatürk heykellerini yakıp yıkan PKK Tedhiş Örgütü de Türk Askerinden yardım bekliyor... 

Amerika dillendiriyor:

Bu savaş, "30 yıl sürer"..

Dolayısıyla mezhep savaşları bölgeye yerleşsin isteniyor...

Hani Hıristiyanların meşhur "otuz yıl savaşları" vardı ya..

Hani bundan 400 yıl önce kanlı boğazlaşmayla neticelenen mezhep savaşları..

"Otuz Yıl Savaşı,  1618 ile 1648 yılları arasında yapılan ve Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı savaşlar dizisidir.   Temelinde, bir Protestan-Katolik mücadelesi olsa da, savaşan devletlerin çoğu dinsel değil siyasi amaçlar için savaşmıştır."

İşte şimdi aynı senaryo bizlere biçimlendiriliyor..

Modern Atatürk Cumhuriyeti'nin ırk ayrımına ve mezhepsel ayrılıklara geçit vermeyen laiklik ilkesiyle korunan ulus bütünlüğü...

Hani biz, bu ırkçı ve mezhepçi Arap  bataklığına bulaşmadan, huzur ve güven içerisindeydik ya..


Şu anda  ne yaptığını bilmeyen şaşkınların ilk hedef olarak, Atatürk heykellerini yakıp-yıkması da ondandır..

Ondandır bayrağımızın ve yedi düvele baş kaldırarak İslâm âleminin  tek şerefli savaşını kazanan Kurucu Önderimiz ATATÜRK'ün  heykellerinin yakılıp yıkılması...

Ondandır Laik Cumhuriyet okullarının yakılarak aydınlığın ve bilimin yok edilmeye çalışılması... 

Ve...

"Biz bu Cumhuriyeti -Kürt-Türk- beraber kurduk", "Neyi paylaşamıyoruz?" diye haykıran  Kürt kardeşlerimizle Türkleri birbirinden ayırmaya çalışmaktır tek istekleri...

N'oldu?!..

Hani sen Türkiye Cumhuriyeti Devletine baş kaldırıyordun?

Hani "senin devletin" diyordun?

Şimdi başın sıkıştı... 

Koşuyorsun Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve taş attığın Mehmetçiğe..

Dolayısıyla...

Lübnan Hizbullah’ın kurucusu Fadlullah 2005’te:

 "Bak oğlum...  laik Türk Ordusu’yla uğraşmasınlar. Bu topraklar bir günde cehenneme döner. Bu cehennem için tek şans var, Türk Ordusu’nun Gölgesi." demişti

Benim de diyeceğim...

Milliyetçilik YURTSEVERLİKTİR! YURTSEVERLİK de aynı toprakları paylaşan halkların ortak paydalar üzerinde buluşarak, millî  menfaatlerini koruyup kollamasıdır...

Dolayısıyla bu minvalde;  vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü tehdit ve tehlike altında...

Ne Mutlu Türk'üm Diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)