13 Nisan 2019 Cumartesi

Kara Delik mi? O da Ne?




"Kara delik (black hole) nedir? İlk kara delik görüntüsü yayınlandı
Bilim dünyasında çığır açacak bir gelişme yaşandı. ABD Ulusal Bilim Vakfı'na bağlı ve Avrupa Birliği fon destekli astrofizikçiler, bugün yaptıkları açıklama ile kara deliğin varlığının kanıtlandığını belirterek efsanelere konu olan kara deliğin fotoğrafını yayınladılar. 


"Kara delik" bulmuşlar, yok kara deliği keşfetmişler...

Dünya alem bir şaşkın, bir seviniyorlar sormayın!.. 

Haberciler yazıyor, tüm dünya nasıl da merakla bekliyormuş, duyguları almalar, bir tebrik etmeler, filan.

Ayy, sormayın! 

"Bilim dünyasında çığır açacak bir gelişme yaşandı, efsanelere konu olan kara deliğin varlığı" kanıtlanmış! İlham verici keşifler yapılmış, o yüzden bilginin sınırları zorlanmış... 

Ne oluyor?!

Ne yaptınız?! 

Ne kazandınız?!

Kara deliğin varlığı kanıtlandı da ne oldu?

Cennete mi gidiyorsunuz?!! 

Nereye gidiyorsunuz?!!

Cehennemden mi kurtuldunuz?!! 

Ne var?!

Ulusal Bilim Vakfı, "bunun için on milyonlarca dolar harcandı" diyor.  

 "O kadar uzun zamandır kara delikler üzerinde çalışıyorduk" diyor, 

"Yeni bir çağın  şafağına işaret ediyor" diyorlar 

Vahh yazık size!..

Siz o paralarla bir çiftlik kursaydınız, sığırlar size ne kadar süt verirdi. Organik tereyağ yapar, süt içerdiniz. 

Bu fotoğrafı ineğe atsan yemez. 

Bir şey yok bunda, bir hayır yok!  

Ben bu bilime bayağı bir şeyim de...

Doğruyu konuşuyorum, ne yapayım ben böyle gördüm...

Hele bir de 20 kişilik "kara delik" ekibinde bir de Türk kadını varmış (Feryal ÖZEL) ...

Aman Yarabbi!!! 

Bluğa ermiş bir kadının kızın ne işi var oralarda.?!

Erkeklerle çalışmalar yapması, oturması, görüşmesi...

Yok, bunlardan bir hayır gelmez!!!


Dolayısıyla...

Hiç şüphesiz ki bu yazıdaki karanlık çağdan kalma cümleleri,

 Akıl ve bilimden uzaklaşan ve de ne yazık ki televizyon ekranlarını saatlerce işgal ederek toplumun beynini yıkayan CÜBBELİ'inin "şov" niteliğindeki bir sohbetinden esinlenerek yazdım. 

Demem o ki... 

El âlem uzayın derinlikleriyle çığır açarken, bizde de çağ dışı akıldan ve bilimden uzak safsatalarla beyin yıkamaya hızla devam ediliyor. Onlar milyonlarca ışık yılı uzaktaki KARA DELİĞİ  keşfede dursunlar, biz BURNUMUZUN UCUnu bile görmekten aciz kaldık.



Sevgi ve saygılarımla!


HATIRLATMA:  Işık hızı= Bir saniyede 300.000 km.



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

11 Nisan 2019 Perşembe

Ne Yapmaya Çalışıyorsunuz?!




Kanal D’de yayınlanan Zalim İstanbul isimli dizideki Agah adlı başrol oyuncusunun doktorla konuşma tarzı:

"Günden güne kötüleşiyor doktor... Beklenen tabloymuş! Ne konuşuyorsun sen bana? Bu çocuk bir haftadır iki kelime etmedi be! Başlatma hastahanenden... Ben sanki nereye götüreceğimi bilmiyordum değil mi? En iyisi olduğun için sana getirdik... Delik deşik edip hiçbir şey bulamayıp gönderiyorsunuz... Bana bak! Ya adam gibi bu çocuğu tedavi edersin ya da yakında sen tedavi göreceksin! Bana ne senin kogrenden! Yarın gönderiyorum uçağı. Tıpış tıpış bineceksin! Sabah kapımdasın! Yoksa seni de hastaneni de başhekimliğini de yakarım!" ardından karısı rolündeki karakter, "Günlük doktor fırçanı da attığına göre sofraya oturabilir miyiz" cümlelerine, hep birlikte dehşet ve hayretler içerisinde tanık oluyoruz, iyi mi! 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sosyal bir hukuk devletidir! Zira hekimlerimiz, her şartta ve her koşulda din, dil, ırk, sınıf ayrımı gözetmeksizin dolayısıyla da  sosyal statüye bakmaksızın hastasının iyileşmesi için elinden gelen tüm gayreti göstermeyi asli ve vicdani bir görev saymaktadır, bu bir! Dolayısıyla kurgu da olsa dizide ki bu rezil cümleler,  topluma subliminal mesajlar verdiği izlenimi uyandırmaktadır, bu iki! Ve de toplumda maddi imkanları yüksek olanlara ayrıcalıklı sağlık hizmeti verildiğini; hekimlerimizi toplum nezdinde küçük düşürerek adeta onları, aşağılanabilen, şiddet uygulanabilen ve de tehdit edilebilmesi gayet normalmiş gibi bir algıyı yerleştirip, kanıksatmanın kabul edilmesi mümkün değildir, bu üç!

Sayın RTÜK yetkililerinin toplumumuzu ayrıştırıcı değil, birleştirici yönde programların sunulmasına özellikle de hassasiyetin arttığı bu dönemde daha bir özenle takip etmesi, en asli görevi değil midir? Dolaysıyla Toplumda hekime olan güveni ve saygınlığını zedeleyen  bu sözlerin, toplumda oluşturacağı kin, nefret ve de öfke ve şiddetin  yaratacağı bedeli bu diziyi yazanlara, hazırlayanlara ve de oynayanlara sormak gerekir, bu da dört!


Sorum çok açık:

En ufak bir sağlık sorunu yaşadığımızda soluğu, canımızı emanet ettiğimiz değerli doktorlarımızın yanında alıyorsak, derdimize derman olacak her cümlelerini can kulağıyla dinliyorsak,

 O halde oluşturulmaya çalışılan  bu kinin ve  bu nefretin sebebi  nedir? 

Bu gibi dizilerle ne yapılmak isteniyor? 

Bu diziler  bizlere ne katkı sağlıyor? 

Toplumun genel kültürü mü artıyor? 

Yoksa topluma kabadayılık kültürü mü yerleştirilmek isteniyor? 

İnsanları iyiye, güzele yönlendirici rol modellerinin yerini,

Şiddeti benimseten, 

Sınıf farkı yaratan, 

Güçlünün güçsüzü ezdiği bir sistemi dayatan, 

Parası olanın her şeye muktedir olduğu izlenimini zihinlere yerleştiren, 

Saygısız, sevgisiz bir toplumun oluşmasına vesile olacak seviyesiz programlarla ülkemiz hiç şüphesiz birbirine kenetlenmek yerine, ayrışmaya gideceği düşüncesiyle, 

1 Nisan 2019 tarihinde yayınlanan ve de özellikle sağlık çalışanlarına yönelik  şiddet, hakaret, tehdit, küçük düşüren aşağılayıcı cümlelerle özellikle  hekimlerimizi hedef alan Zalim İstanbul adlı tv dizisini şiddetle reddediyor ve bu diziyle birlikte bunun gibi izlenmesi özellikle sakınca içeren yayınların kamusal yayıncılık gereği derhal durdurulmasını ivedilikle sayın yetkililerimizden bekliyoruz...


Sevgi ve saygılarımla!

NOT: Konu hakkında aynı gün içerisinde RTÜK resmî veb sitesinden şikayet yazımı ilettim. İsteyen herkes bireysel başvurularıyla, konuya olan duyarlılıklarını tepkileriyle dile getirebilirler. Saygılarımla, T.G.


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

8 Nisan 2019 Pazartesi

"Küçük Solucanlar"


"NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada Adolf Hitler, Josef Stalin ve IŞİD’i aynı safa koydu.

Stoltenberg, "Özgürlüğün düşmanları var. Onları caydırmamız gerekiyor. Eğer bunu başaramazsak savaşmamız gerekecek. Hitler’i barışçıl protestocularla durdurmak mümkün değildi. Stalin’i sözlerle caydırmak mümkün değildi. IŞİD’i diyalog ile yenmek mümkün olmazdı" dedi." 03.04.2019,



"Gücünü gün geçtikçe arttırarak cesaretle savaşa hazırlanan yeni Almanya ile Batının çökmüş demokrasileri arasındaki aykırılığı herkes görebiliyordu. Batı demokrasilerindeki karışıklıklar ve duraksamalar her ay daha çok artıyordu. İngiltere ile Fransa telâşa düşmüşler, ama Hitler'in Almanya'yı silahlayarak ve Ren'e girerek barış andlaşmasını ihlâl etmesini önlemek için hiçbir şey yapmamışlardı. 

İtalya ile Almanya'nın Franco zaferini sağlamak için İspanya'da neler yaptıklarını herkes biliyordu. Öyle olduğu halde Londra ve Paris hükümetleri, İspanya'da "adem-i müdahele"yi sağlamak için yıllardan beri Berlin ve Roma'da diplomatik görüşmelerle boş yere vakit geçiriyorlardı. Bu görüşmeler Alman diktatörü için güzel bir spor oluyor, Fransa ve İngiltere'nin şaşkın siyasi liderlerini daha da iyi tanımasına yarıyordu. Şimdi onları eskisinden de daha aşağı görüyordu. İleride tarihe geçen yeni bir olayla onları yeniden kolaylıkla dize getirdiği zaman bu iki Batı demokrasisine kısaca "küçük solucanlar" diyecektir." William L. SHIRER, Nazi İmparatorluğu Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü cilt:1 sf:473

"Hitler bir tek silah patlatmadan ve askerî bakımdan kendisini ezebilecek güçte olan İngiltere, Fransa ve Rusya'nın hiçbir müdahalesiyle karşılaşmadan, yedi milyon insanı Almanya'ya katmış ve gelecekteki plânları için büyük önem taşıyan stratejik bir durum elde etmiştir." 
(...)
Hitler için en önemli olanı, İngiltere ile Fransa'nın kendisini durdurmak için parmaklarını bile oynatmak niyetinde olmadıklarını anlamış olmasıydı." William L. SHIRER, Nazi İmparatorluğu Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü cilt:1 sf:552


Dolayısıyla...

Dün Hitleri besleyenler, bugün aynı şekilde IŞİD, PKK, PYD... gibi tedhiş örgütlerini önce yaratıp ardından ağır silahlarla donatarak milyonların ölümüne vesile olmaktan geri durmuyorlar.

Hâl böyle olunca da, "Hitler’i barışçıl protestocularla durdurmak mümkün değildi" demek tıpkı Hitler dönemimde olduğu gibi bölgeyi hatta dünyayı ateşe atmaktan başka bir işe yaramayan cümlelerden ibarettir.

Demem o ki, bu durum  tedhiş örgütleri için "güzel bir spor oluyor". Ve de en önemlisi emperyalist güçlerin "şaşkın siyasi liderlerini ve demokrasisini kısaca, 'küçük solucanlar' " olarak nitelendirmekten başka bir şey değildir.


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

21 Mart 2019 Perşembe

Ve Bando Hâlâ 'Matilda Valsi'ni Çalıyordu







"Avustralyalı bir asker gözüyle Çanakkale Savaşı'nı anlatan bu şarkı, 1971 yılında, Eric Bogler tarafından bestelenmiş. Avustralya tarihinin en iyi 30 şarkısından biri seçilen bestenin 100'ü aşkın stüdyo kaydı yapılmış. Joan Baez'in de aralarında bulunduğu birçok ünlü ses tarafından yorumlanmış olan" ve insanın tüylerini diken diken eden şarkının sözlerini aynen yazıyorum:
"Ve Bando Hâlâ 'MATILDA VALSİ'ni Çalıyordu"

Henüz delikanlı iken bohçamı toplar, yollara çıkardım.
Özgür ve avare bir yaşam sürerdim…
Yemyeşil havzalardan, tozlu taşraya dek Matilda Valsi'ni dinler, dans eder, gezer, onu diyardan diyara taşır dururdum…


Sonra 1915'de, bana "Gel buraya evlat, hovardalığı bırak, yapılması gereken işler var, onları yap" dediler.
Başıma teneke bir şapka geçirdiler, elime bir silah verdiler ve uygun adımlarla savaşa gönderdiler…


Gemi Gelibolu'ya doğru limandan ayrılırken, sallanan bayraklar, tezahürat, çığlıklar ve gözyaşları arasında uğurlama bandosu Matilda'nın Valsi'ni çalıyordu.
Nasıl da hatırlıyorum tüm ayrıntılarıyla;
Deniz ve kumsalın kanımızla kırmızıya boyandığı o uğursuz, berbat günü.
Ve… Suvla Körfezi denilen o cehennemde nasıl paramparça olduğumuzu…
Türk askeri hazırdı, bekliyordu, bilenmişti kazanmaya…
Nitekim başladı bizi mermilerle ıslatıp yağmur gibi bomba yağdırmaya.
Beş dakika dolmadan, hepimizi cehenneme gönderdi.
Neredeyse gerisin geri, ta Avustralya'ya kadar yollayacaktı…
Ama bando hâlâ Matilda'nın Valsi'ni çalmaktaydı…

Savaşa ara verdiğimizde biz kendi askerlerimizi gömerdik, Türkler de şehitlerini…
Sonra her şeye sil baştan, yeniden başlardık.
Kalan sağlar çok gayret ettik bu acımasız, kan, ölüm ve ateş dolu yaşama tutunmaya.
Bitkinlik dolu on hafta boyunca çevremde ceset tümseklerinin yükselmesine karşın, çalıştım yaşama sarılmaya….
Sonra kocaman bir Türk şarapneli bedenimi yerden kesti.
Uyandığımda bir hastane yatağındaydım.
Ve ne olduğunu gördüğümde; "Keşke ölseymişim" dedim.
O ana dek ölümden de feci şeylerin olabileceğini hiç aklımdan geçirmemiştim…

Artık uzaklarda, yemyeşil çalılıklarda özgürce dans edemeyecektim Matilda'nın Valsi çaldığında…
Çünkü çadırları, eşyaları yüklemek ve gezmek için iki bacak gerekliydi bir adama…
Topladılar yaralıları, topalları, işe yaramazları ve yolladılar geriye, evimize, Avustralya'ya…
Kolsuzlar, bacaksızlar, körler, aklını yitirenler, o yaralı onurlu, Suvla Kahramanları…


Gemimiz Sidney Limanı'na girerken, eskiden bacağımın durduğu yere baktım.
Ve Tanrıya şükrettim benim için üzülecek, yas tutacak, bana acıyacak, beni limanda karşılayacak kimsemin olmadığına…
Ama bizi gemiden rıhtıma indirirlerken, bando hâlâ Matilda'nın Valsi'ni çalıyordu.
Oysa o kalabalık da, alkış da tezahürat da yoktu.
Olanlar da öyle durup bakıyor, sonra bakışlarını öte yana kaydırıyordu…

Şimdi ben her nisan ayında balkonuma çıkar, resmi geçidi izlerim.
Eski silah arkadaşlarım yürürken, unutulmuş bir savaşın yaşlı ve yorgun kahramanlarının şanlı günlerini gururla yaşamalarını seyrederim.
Gençlere "Bu yaşlı insanlar niçin yürüyorlar" dediğimde, aslında o soruyu kendime sormuş olurum…

Yıllar geçtikçe bu yaşlılar birer birer kayboluyorlar.
Yakında yürümek, anmak için hiçbiri kalmayacak.
Ve Matilda'nın Valsi çalarken benimle dans eden olmayacak!

Eric Bogler - 1971"



Atatürk’ün Anzak Annelerine Yazdığı Mektup

"Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle
yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı
dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu
topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."

 Atatürk, 1934


Avustralyalı Bir Annenin Mektubu

"Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi.
Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde
dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata
demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın
sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…"

  Avustralyalı bir anne

18 Mart Çanakkale Zaferi'mizin  104. yılında 

 Başta Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'ümüz olmak üzere tüm şehitlerimize minnet, şükran sevgi ve saygı duygularımızla,

Ruhları şad olsun... 


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

27 Şubat 2019 Çarşamba

İcra İflas Kanunu Madde 82/4



Atatürk ve Halil Ağa

"ATATÜRK, sık sık ülkeyi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile konuşur, işçi, köylü, sanatkâr, esnaf kısaca halk ile konuşur, onların sorunlarını dinler, Meclis'e getirir, milletvekillerinden bakanlardan bazen hesap sorar, bazen de çözüm arayışına girmelerini isterdi.

İşte böyle yurt gezilerinden birinde, tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşır.

- Kolay gele, bereketli ola ağa...

- Allah razı olsun Bey...

- Hayrola Ağa, öküzün tekine ne oldu?

- Devlete vergi borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.

- Sağlık olsun ağa...

diyerek, konuşmasını kısa keser. 

Çiftçinin adının Halil Ağa olduğunu öğrenen Atatürk'ün yanında; İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, emir subayı Rusuhi Bey, daha birkaç yakını vardır. Bir yandan yürüyen, bir yandan da düşünen Atatürk, Salih Bozok'u yanına çağırır;

- Salih, yarın sabah git Halil Ağa'yı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de...

Ertesi gün; Salih Bozok, Halil Ağa'yı bulur ve Atatürk'ün yanına getirir. Halil Ağa'yı gören Atatürk, ayağa kalkarak; ‘‘Buyur Halil Ağa’’ deyip bir sandalye gösterir. Salonda bulunan ve olanlardan habersiz bir vaziyette konuşmaları izleyen zamanın Başbakanı İsmet İnönü'nün de yanında, Atatürk, Halil Ağa'ya dönerek; ‘‘Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha’’ der. 



İCRAYLA SATILAN ÖKÜZ

Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlatır. Atatürk kaşlarını çatarak İsmet Paşa ve Şükrü Kaya'ya dönerek; 

- Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa'nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız? Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.

Bu konuşma üzerine, olayı fark eden Halil Ağa, Atatürk'e dönerek;

- Sen Atatürk Paşa'msın galiba, ne olur beni bağışla kusur ettim,

diye yalvaracak olur. Atatürk, bir yandan tebessüm eder bir yandan da Halil Ağa'nın sırtını okşayarak;

- Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın...

der ve Halil Ağa'yı ayakta uğurlar. Noelle Rogar, Olaylar ve Atatürk, sf: 41-42"

Şükrü KIZILOT, 9 Kasım 2003 Hürriyet


Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır. 

İcra İflas Kanunu Madde 82/4: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez.



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

22 Şubat 2019 Cuma

Defalarca Okunmak Üzere...




Amerikan Müesseselerinin Desteklediği Rumlar

Mütareke'den sonra, bütün Rumlar, Yunanlılık milli emelleriyle her tarafta şımardığı gibi, Etniki Eterya Cemiyeti propagandacıları ve Merzifon Amerikan müesseseleri tarafından manen yetiştirilen ve yabancı hükümetlerin silahlarıyla maddeten takviye edilen ve cesaretlendirilen bu havalideki Rum kütlesi de, bağımsız bir Pontus hükümeti teşkil etmek emeline düştü. Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler ve Amasya, Samsun ve Havalisi Rum Metropoliti Yermanos'un idaresinde, muntazam bir program altında faaliyet icrasına başladılar. Samsun'daki Rum komitacılarının reisi Reji Fabrikası Direktörü Tokomanidis bir taraftan da Merkezi Anadolu'yla haberleşme tesisine girişiyordu. Bazı yabancı hükümetler, Pontus teşkiline arka çıkacaklarını vaat ettiler ve Samsun ve havalisindeki Rumluk nüfusunu artırmak için de, Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp, Batum'da depo olunan silahlarla silahlandırarak, sahillerimize çıkarılabilecek birkaç bin Rum'u Sohum'da, Haralambos isminde bir adamın başına topladılar. Batum'da toplananlar da Haralambos'un etrafında toplananlara iltihak ettiriliyordu. Memleketimiz dahilinde, Samsun'da bazı yabancı temsilcileri tarafından himaye ediliyor ve silahlandırılıyordu. Sahillerimize çıkan bu çeteler efradı, göçmen iaşesi maskesi altında, yabancı hükümetleri tarafından iaşe ediliyor ve giydiriliyordu. Yabancı Kızılhaçları arasında gelen subay heyetlerinin de, teşkilat yapmaya, talim ve askeri eğitimle meşgul olmaya, müstakbel Pontus hükümetinin temelini kurmaya memur oldukları anlaşılıyordu.

1919

Pontus Teşkilatı Hakkında

(Gazi Mustafa Kemal)

Atatürk'ün Kaleminden Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, sf: 45-46

Ve bugün...

Amerikan Müesseselerinin Desteklediği... YPG-PKK

Bugün de bölgemizde sözde "Kürdistan"  kurma hayalleriyle Irak, Suriye ile başlayıp ardından diğer komşu devletlerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni  bölüp parçalamaya  giden bir plânla şu anda karşı karşıyayız.


 "İran ve Türkiye'nin bölgenin en güçlü iki ülkesi olduğunun altını çizen İgual'ın ifadesiyle, "İran, 5 bin yılı aşkın süredir bugün olduğu yerde duran köklü bir devlet ve medeniyet geleneğine sahip. Bu topraklarda emperyalist devletlerin nüfuzunun yetmeyeceği bazı güçler var, Türkiye ve İran ise bu güçlerin başında geliyor..." 22 Şubat 2019, Aydınlık

Dolayısıyla...

Coğrafyamıza kene gibi yapışan bu emperyalistler, bölge devletlerini önce  ayrıştıracaklar, bölecekler sonra da  sahiplenecekler (!)



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

30 Ocak 2019 Çarşamba

Bir Yıldız Kaydı


Tiyatro ve sinema sanatçısı Ayşen GRUDA’nın  torunu ile arasında geçen bir anısıyla  yazıma başlamak istiyorum:

"Bir gün setten dönmüşüm, torunum Emre aradı: 

"Anneanne, yolda araba çarpmış bir kedi gördüm, veterinere götürdüm, tedavisini yaptırdım. Anneme götürdüm, o da temizledi eve aldı" dedi.

"Peki getir bakalım" dedim. Kediyi gördüm, bayağı çirkin bir şey, "Ay niye aldın bunu, pek de çirkinmiş" dedim.

"Anneanne sen de çirkinsin, sana da araba çarpsa bakmayacak mıyız?" dedi.

Ne faşist kadınmışım dedim kendime. Güzeli kurban ediyoruz ama çirkini dışlıyoruz, asıl onları almak lazım."


Yeri doldurulamayacak bir sanatçımızı daha kaybettik... 

Cumhuriyet'imizin yetiştirdiği nadide sanatçılarımızın yerini,

Hiç şüpheniz olmasın ki, hırs, kıskançlık, entrika, cinsellik, vahşet gibi pek çok olumsuzluklarıyla çarpık dizilerde boy gösteren şarlatanlar aldı.

Zira yozlaşan kahkahalarımızla birlikte,

Her şeyin içinin boşaldığı gibi sanatın da içi boşaldı. 

Ve her şey görsellikten ibaret oldu.

İçerik yok...

Biz de ağzımız açık, öylece seyrediyoruz.

Amaç da bu değil miydi?!

Dolayısıyla iyi bilirdik...  

Güzel hatıralarla ve yüzümüzde gülümseme ile  anacağız kendisini.

Işıklar içinde uyu güzel insan.





Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)