12 Şubat 2010 Cuma

Diri Diri Gömdüler!















"Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman.." Tekvîr Sûresi, 8-9. Ayet

"Adıyaman'da Cahiliye Devri! 16 yaşındaki Medine'nin diri diri toprağa gömme yöntemiyle öldüğü kesinleşti. Havasızlıktan akciğeri patlamış...
Adıyaman´ın Kahta ilçesinde erkekler ile telefonla görüştüğü iddiasıyla babası ve dedesi tarafından öldürülen 16 yaşındaki Medine Memi´nin, İslam öncesi Arap yarımadasında kız çocukların diri diri toprağa gömülme yöntemi ile töre vahşetine kurban gittiği kesinleşti." 05.02.2010

"Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?" Mâide Sûresi, 50. Ayet

Bu inanılması güç olay, "din adına" kadına reva görülen bir vahşetin hiç şüphesiz kapalı toplumlarda görülüyor olmasıdır. Zira feodal zihniyetin "töre cinayeti" adıyla sürdürmeye çalıştığı bu tutumu aslında, olayı dinle ilişkilendirip, cehaletin İslam üzerinden yaşatılmasına acı bir örnek olmuştur! İslâmiyet öncesi Arap toplumunun kız çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşeti ne yazık ki günümüz koşullarında ve bilhassa ülkemizde hâlen sürüyor olması bizler için utanç verici olsa gerek. Yazıklar olsun!..


"İslam öncesi Arap toplumu, kadınları insan tanımı içerisinde görmüyordu. İslam bu ilkel ve klanik bakışı kökünden değiştirdi. Hz. Ömer'in bu konuda ne kadar açık yüreklilikle itirafta bulunduğunu; kadınların insandan bile saymadıkları günleri hatırladığını hemen belirtelim." Doç. Dr. Şahin FİLİZ, Siyaset- Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın sf: 19


Kahta'da yaşanılan bu ağır olayda olduğu gibi, din kisvesi altında kadını insan olarak görmeyen belli bir kesim ne yazık ki hâlen hüküm sürmekte... Dolayısıyladır ki, bu yörelerde cehalet hat safhada... Oysa ki kadın üzerinde aranan namus anlayışının salt kadınlar için geçerli olmadığını, Kur'an ayetiyle bakınız nasıl açıklık getirmiştir:

"Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükafat hazırlamıştır." Ahzâb Suresi, 35. Ayet

"Ayet, İslam'ın köklü devrimiyle yıktığı Cahiliye dönemine ait kadını aşağılayıcı ontolojik ayrımı, İslam Rönesansı'ndan sonra yeniden hortlatan çağdaş entegrismis'in işlevsel ayrımını da temelden reddetmektedir. Yani kadın, sadece varlık tarzı bakımından "insan"lığa katılmıyor, aynı zamanda, başta inanç ve ibadetleri olmak üzere, tüm yapıp-etmelerinde kısacası işlevselliğinde de "insan"lığa erkek kadar katılmaktadır. Ahzab 35. ayet bu gerçeğe işaret etmektedir." Doç. Dr. Şahin FİLİZ, Siyaset- Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın sf:20

Netice itibariyle eğitimden yoksun insanlarımız, bugün dünyanın gözleri önünde Cahiliye dönemini aratmayacak boyuttaki vahşeti sergilemekten çekinmiyorlar! 16 yaşındaki Medine'nin canlı canlı toprağa gömülmesini bugün kim, nasıl izah edebilir? Bunun gerekçesi din olamaz!!! İnsanlarımızın beynini yıkayanlar, geçmişte olduğu gibi bugün de dini kullanmayı kendilerine hak görmekten geri durmuyorlar! Oysa Atatürk'ün hedeflediği modern, çağdaş ülkemde, gelinen nokta burası mı olmalıydı?!


Sevgi ve saygılarımla!

7 Şubat 2010 Pazar

Avrupa'da "Aydınlanma" Süreci, Faşist Eylemlerle Devam Ediyor!














"Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir." (1964, Nobel Ödülünü reddederken) Jean Paul SARTRE


Kendileriyle ve yasalarıyla çok övünen Batılı emperyalist güçler, dünyaya hükmetme çalışmalarını çeşitli vasıtalarla sürdürmeye hızla devam ediyorlar. Bir yandan da söyledikleri her sözün tersini uygulamaları münasebetiyle ikiyüzlülüklerini ortaya koymaktan geri durmuyorlar. Zira bu durumu kanıtlayan küstah eylemlerinden birisini daha sahneye koydular...


"Norveç gazeteleri, İslam dininin Peygamberi Hz. Muhammed (sas)'e yönelik hakaret içerikli "karikatür provokasyonuna" devam ediyor. Ülkenin en büyük gazetelerinden Aftenposten'dan sonra bu sefer de ülkenin diğer önde gelen gazetesi Dagbladet, manşetten verdiği çirkin karikatür ile Norveç ve tüm dünyadaki Müslümanların tepkisine yol açtı.
İstihbarat amaçlı çalışan Norveç Polis Güvenlik Servisi (PST)'nin Facebook'daki fan kulübü sayfasında Hz. Muhammed'e hakaret içeren bir karikatür (Kuran yazılı bir kitabı okuyan domuz resminin içine 'Muhammed' yazılmış şekilde) paylaşıldı. Dagbladet, PST'nin fan kulübünde yayınlanan bu karikatürü manşetten vererek Müslümanların Peygamberleriyle adeta dalga geçti." Vatan, 04.02.2010

Şimdi kendilerinin kutsal kitabı İncil ne diyormuş bir bakalım:
Luka 6, Düşmanlarınızı sevin (Mat.5:38-48, 7:12) 27-28 "Ne var ki, beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum: düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin. 29 Bir yanağınıza tokat atana öbürünü de çevirin. Abanızı alandan mintanınızı da esirgemeyin. 30 Sizden bir şey dileyen herkese verin, malınızı alandan onu geri istemeyin. 31İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın." Müjde İncil

Görüldüğü gibi burada yazılanların tam aksini kutsal kitaplarına rağmen yapan yine kendileri!!!


Kendilerini "efendi", bizleri ise "köleleri" gibi gören bu zihniyet, geçmişte olduğu gibi bugün de sömürge anlayışının özlemi içindeler. Bu durumun altında yatan gizli neden ise "üstün ırk" anlayışı... Hâl böyle oluncada ziyadesiyle bu durum şımarıklık ve görgüsüzlükten öteye geçemiyor... Şüphesiz ki, geçmişteki anlayışı yaşatmak için günümüze uygun bir gerekçe yaratılmalıydı. İşte bugün onlar için geçerli olan "insan hakları", "demokrasi" gibi söylemlerin anlamı sıra kendilerinden olmayanlara gelince durum aniden tersine dönüyor!

Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere var olan bütün sözleşmeler ve Norveç Anayasası din ve inanç özgürlüğünü teminat altına almıştır. İnançlara yönelik konuların kamuoyuna sunulması konusunda özellikle basının çok dikkatli ve ihtiyatlı olması gerekmez mi? Bunu denetleyen mekanizmaların ardında da muhakkak ki siyasi otoriteler vardır.

O halde, bitmek tükenmek bilmeyen bu Türk, İslam karşıtlığı ve Müslümanlara yönelik kışkırtıcı davranışların ardında yatan, bu kin ve öfkenin nedenleri nasıl izah edilecek? Bütün bu rezaletler, gazetelerde boy boy ifşa edilirken, inançlı insanlarımızla alay edilip onların gururlarını kırmak ve değerleriyle dalga geçmek olsa olsa hastalıklı ruhların kendilerini bir şekilde tatmin etmesi anlamı taşımaz mı! Öte yandan, efendiler (!) bizlere inanç hürriyeti adıyla ülkemizde yasalarımızı değiştirmek için üzerimizde baskılar kurarken, kendileri milyonlarca Müslüman'ı barındıran topraklarında, minareyi görmeye dahi tahammül edemediklerini, yaptıkları bu ayıplarla görüyoruz!


En son minare yasağı; ardından yine Norveç'te bir TÜRK kadınının ihmal sonucu ölümüne sebebiyet vermesiyle başlayan, "ambulans krizi"nde yaşanan çirkin davranışlar; Fransa'da cami kapılarına gamalı haçların çizilmesi ve dahaları... Bütün bunlar bir yana, belirli aralıklarla kutsal kitabımıza ve Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'e yönelik iğrenç ve çirkince her türlü saldırıları gazeteler aracılığyla boy boy ifşa etmekten geri duramıyorlar! Demek ki Batılıların anlayışında "aydın", "çağdaş" ve "saygılı" olmak böyle bir şey olsa gerek!..

Ülkemizde çan sesleri altında gayri müslüm vatandaşlarımız, rencide edilmeden ibadetlerini özgürce yaşayabiliyorlar. Oysa bizi eleştiren Batılılar, Müslüman vatandaşlarınıza ezan sesini duyurmaktan mahrum bırakmaya çalıştıkları gibi, değerlerine ve inançlarına de inanılmaz cüretle saldırıda bulunup, karşılarına geçerek alay etmeyi de kendilerinde bir hak görüyorlar...

İşte bu tavırları ile de bizi, geri (!), ilkel (!); çağdışı bir toplum gibi gördükleri saygısız davranışlarıyla çok net ortaya çıkıyor!

Özgürlüğün savunucusu olduğunu iddia edenlere duyurulur:

Varoluşculuğun savunucusu Jean Paul Sartre, bakınız kendi felsefesi çerçevesinde ahlâk anlayışında neleri ortaya koyuyor:

"Sartre'ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir (Burada Norveç basınının sorumuzluğunu, nereye oturtmak gerekir acaba?!). Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlâkı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çağ kendi doğrusunu yaratırken, ahlâklılık da her çağda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çıkar."

Sartre'ın ahlâk alanındaki ince değerlendirmesini Norveç gibi ülkelerin sözde özgürlüğü temsil etmelerine karşın, eylemleriyle gösterdikleri faşizan küstahlıklarına ithaf olunur! Üstelik kendi düşünürleriyle; pervasızca girişimlerini sorgulamaya davet ederken, yaptıkları iğrençliği şiddetle ve NEFRETLE bir kez daha kınadığımı belirtmek isterim. Zira Dagbladet gazetesine bizzat e-posta yoluyla bireysel kınama ve tepkimi gösterdiğimi de sizlerle paylaşmaktan gurur duyarım.

Sevgi ve saygılarımla!

4 Şubat 2010 Perşembe

Affet Beni, Arkadaş!















"Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir." ATATÜRK


Savaş, ülkelerin silahlı güçleriyle gerçekleşen ve karşılıklı vuruşan silahlı mücadele anlamına gelmektedir. Savaşlar genellikle toplumsal ve kültürel alanda dini, milli, siyasi ve ekonomik amaçlara ulaşmak için gerçekleştirilir. Savaş insanların kendi elleriyle yine kendilerine -insanlığa- tahribatı yüksek felaketleri yaşatmaktır. Sonucunda ise insanlık büyük acılara sahne oluyor...


Şimdi bu bağlamda özellikle günümüz koşullarında görmekte ve yaşamakta olduğumuz savaşlara; "savaş kışkırtıcılarının, çıkar gruplarının, silah satıcılarının daha bol kazanmaları için insanların kıyasıya öldürülmelerine" karşı çıkan edebiyatçılardan kalemleriyle insanlıktan yana olan bir eserden; masumane bir duyguyu buradan sizlerle paylaşmak isterim:

Savaş anında çukurda sığınan bir asker, yanına düşen bir başka askeri can havliyle elindeki bıçakla öldürür. Ardından duygu dolu bir sorgulama süreci başlar.

"Sessizlik yayıldıkça yayıldı. Konuşmak, durmadan konuşmak ihtiyacını duyuyorum. Bu kez ölüyle konuşuyorum:

"Arkadaş, ben seni öldürmek istememiştim, diyorum. Şimdi gene buraya atlasan ve mantıklı davranacağını bilsem seni vurmazdım. Ama şimdiye kadar sen benim için yalnızca bir fikirdin. Ben de bu fikre göre davrandım. Hançerimi bir fikre sapladım ben."

"Ama şimdi, ilk olarak görüyorum ki sen de benim gibi bir adamsın. Önceden hep senin el bombalarını, süngünü, tüfeğini düşünürdüm. Şimdi ise aileni düşünüyorum. Senin yüzünü görüyor, kardeş olduğumuzu anlıyorum."

"Affet beni, arkadaş! İnsan her şeyi iş işten geçtikten sonra anlıyor. Sizin de bizler gibi zavallı yaratıklar olduğunuzdan bize niçin hiç söz etmezler sanki? Sizin analarınız da bizimkiler gibi üzüntüde. Hepimiz ölümden aynı şekilde korkuyoruz. Aynı ölümle ölüyoruz, aynı acıları çekiyoruz."

"Bağışla beni arkadaş! Kim demiş sen benim düşmanımsın diye? Şu tüfekleri, şu asker giysilerini çıkarıp atsak sen de Kat gibi, Albert gibi benim kardeşim olurdun. Benim ömrümün yirmi yılını al da ayağa kalk, arkadaş! Daha fazlasını al, çünkü bundan sonra ömrümün geriye kalan yanını nasıl geçirebileceğimi düşünemiyorum bile."

....

Ölüyle konuşuyorum. Çabuk çabuk, "Karına yazacağım," diyorum. "Ona ben yazacağım. Senin ölümünü benden duymalı. Sana söylediğim her şeyi ona da söyleyeceğim. Çok acı çekmeyecek. Ona yardım edeceğim. Annene, babana, varsa çocuğuna da yardım edeceğim."

Ceketinin önü yarı açık duruyor. Cüzdanını kolayca buldum. Ama bir süre elim varıp açamadım. Cüzdanın içindeki kimlik karnesinde ölünün adı yazılıdır herhalde. İsmini öğrenemezsem onu belki unutabilirim. Zaman belki bu anıyı, bu sahneyi silebilir zihnimden. Adamın adı ise beynime çivi gibi çakılacak, bir daha hiç çıkmayacak. Bu olayı sonsuza değin hatırlatacak bana. Her zaman gelip karşımda duracak.

....

Resimlerde bir kadınla bir kız çocuğu görünüyor. Sarmaşık kaplı bir duvar önünde çekilmiş ufak, amatör resimler. Başka mektuplar da
var. Açıp okumaya çalışıyorum. Okuduklarımın çoğunu anlayamıyorum. Fransızcam yok gibi bir şey. Ama çevirebilidğim her sözcük bir kurşun gibi bağrımı deliyor. Hayır, kurşun değil, hançer!

......

"Arkadaş." diyorum ama şimdi sakinim. "Arkadaş, bugün sen, yarın ben! Ama sağ çıkarsam bu belaya karşı çarpışacağım, arkadaş. İkimizi de yıktı bu afet. Senin hayatına maloldu. Ya benim? Benim de hayatım! Sana söz veriyorum, arkadaş. Bu iş bir daha olmayacak."...

Erich Maria REMARQUE / Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, sf: 175-176-177


Savaş pek çok asker ve sivilin öldüğü, ülkenin kaynaklarının tüketildiği, bütün canlıları bünyesinde barındıran doğayı tahrip ederek kirleten ve etkisi yüzyıllara yayılan bir olaydır.
Dünyaya yön veren liderlerin, izledikleri politikalarının neticesinde kaçınılmaz savaşlarla karşı karşıya kalan insanlık, ne yazık ki her zaman bedeli ağır sonuçlarla ödetilmeye mahkum edilmektedir!

Sevgi ve saygılarımla!


1 Şubat 2010 Pazartesi

İşte Bu!..












"Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz. Domatesci, biberci bağırır da, kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz. İnsan bağırırken hiç düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir. Popcular, folkcular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor. Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor. İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur. Necip Fazıl'dan" Prof. Dr. Ergün ÇİL www.erguncil.blogspot.com


Ve Adnan bey ihaneti öğrenir!..
Evet, güzel ve yalnız ülkem; gözlerin aydın! Elimiz yüreğimizde merakla (!), hatta hayati olarak gördüğümüz (!) bir ihanetin nihayet ortaya çıkmasıyla birlikte, beraberce rahatlayacağız!!! Artık bundan sonra daha ne isteriz ki...

Bu "şok" haber (!) saygın ve ciddi sayılacak -internet üzerindeki- gazetelerin üst haberlerinden geçiyor... Sanırsınız 72 milyon, bu haberle yatıp kalkıyor...


Gelelim habere: Ahâk sınırlarını aşan seviyesiz davranış ve görüntüleri büyük bir erdemmiş gibi milletin gözünün içine sokmak, beyinlerine kazımak, sanıyorum ki toplumu, kalitesizliğe ve bu türden davranışlara yönlendirmenin, heveslendirmenin bir yöntemi olsa gerek. Zira toplum olarak "bunalımlı günler"den geçiyoruz. Türlü tedirginlik ve endişe içerisinde, neredeyse hayati önem taşıyan olaylarla insanlarımız, boğuşa dursun; öte yandan basından toplumumuzu bilgilendirmek, birlik ve beraberliğimize yönelik haberlerin verilmesi beklenirken, bu türden hayasızca görüntüleri, sündüre sündüre, allandıra pullandıra topluma sunulması da neyin nesi diye sorgulamak, herhalde aklı başında olan herkesin, beklentisi olsa gerek.

Aşk-ı Memnu, Türk edebiyatının önemli eserlerinde birisidir. Verilmek istenen mesaj ise; insanların, hayatını sürdüreceği insanı iyi seçmeli ve sadece maddi yönünü düşünüp bir insanla evlenmemesidir. Şimdi ise eser, "Dallas" dizisini geride bırakacak mahiyette seviyesizleştirildi!!! Halit Ziya Uşaklıgil, eserinin bu denli rezilliği çıkana kadar topluma sunulmaya çalışıldığını görseydi, acaba ne hissederdi?..

Gazetelere üst başlık atacak başka bir haber kalmadı da, affedersiniz Bihter'le Behlül'ün, nasıl birlikte olduklarının ifşası mı insanları ilgilendiriyor? İnanılmaz yozlaşmayı insanlara sunmak, olsa olsa dikkatleri bir yönde toplamak olarak görülür. Ha, bu arada bir insanın beyni boş ise, doğal olarak bu türden ucuz konular, insanın günlük meşguliyeti olur!..

Yeri gelmişken, hicap duyarak buradan sormak istiyorum: Hergün televizyon kanallarında boy boy ortaya dökülen ve hayadan yoksun, kimlerin kimlerle neler çevirdiğini; kavga dövüşle büyük bir maharetmiş gibi, yediden yetmişe izletilmeye mahkum bırakılan bu rezaletleri, neden ve niçin halkımıza sunmak ihtiyacı duyuluyor?! Bu programlar; bilgilendirmeden, görgüden, saygıdan, ahlâk anlayışından, onurlu olmadan çok uzak... O vakit bütün bu rezaletlerle ne kazanıyoruz?!

Kıssadan hisse; en son Beyaz Şov'da görülen küçük sınıf başkanı kız öğrencinin, bırakınız valilik makamına hakareti, büyüğüne karşı saldırganca ve ağız dolusu hakarette bulunması, ibretlik bir olay değil midir?! Üzerinde yapılacak yorumlar ayrıca bir yazı konusu olduğu için, sadece ve sadece şunu bellirtmek isterim: Birilerine karşı yüreği nefret, dili hakaretlerle dolu bu öğrencimizin, ayrıca da duygu sömürüsünü bir kazanç kapısı olarak görmesini nereden öğrendi dersiniz?! Üstelik bu çocuğumuza alkışla destek vermek, onun yanlışlarına "Helal olsun!.." zorlamaları bizi, nereye sürüklüyor, hiç düşündünüz mü?

Sevgi ve saygılarımla!

29 Ocak 2010 Cuma

Çocukları Duymayınız, Görünüz!


















"İşle öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir." MEVLANA



Sömestriyi yarılamaya yakın, çocuklarımızın bu süreci nasıl değerlendirmesi gerektiğine ilişkin bir kaç sözüm olacak:

Öncelikle bu tatilin, öğrencilerin soluk alacağı ve özlemle beklediği bir süreç olarak zihinlerdeki en güzel yeri aldığını iyi okumak gerekir. O nedenle onlara, "ders çalış", "ödev yap", "eksiklerini tamamla" gibi söylemlerin pek de yer tutmayacağını hesap ederek gelin hep beraber, sinirlerimizi bozmadan bu tatili mutlu ve huzurlu geçirmenin yollarına bakalım.


Çocuklarımıza yapılabilecek en güzel yönlendirme; onlara sorumluluk verebilmektir. Bunu çeşitli şekillerde kazandırabiliriz. Hatta evimizin ve ailemizin günlük işlerindeki yardımlaşmadan başlanılabilir mesela... Ama asıl önemlisi okuma alışkanlığına sevk etme çabalarımızı birlikte yürütmek en doğrusu olacaktır diye düşünüyorum. Zira çocuklar, büyüklerinin izinden giderler. O vakit günlük gazeteyi takip ederek çocuklarımıza okuma alışkanlığını kazandırmak için en güzel örneği, neden kendimizden başlatmayalım?

Çocuklarımızla birlikte mutlu ve güzel bir tatil geçirmeniz dileğiyle...


Sevgi ve saygılarımla!

27 Ocak 2010 Çarşamba

Hangi Hayat?!














"Düşüncelerimizin en iyi aynası yaşamlarımızın akışıdır." Montaigne



“'İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı ve fotoğraf sanatçısı Şakir Eczacıbaşı hayatını kaybetti' diyordu dünkü gazetelerdeki haberler...

Tamam; o hayatını kaybetti de peki biz ne kaybettik toplum olarak?

Hayat dediğin herkeste var çünkü...

Doğmakla başlayan, içi doldurulmadığında; yemekten, içmekten, uyumaktan ve üremekten ibaret hayatlarla dolu çevremiz...

İnsanlık için kafa yoran, halkının eğitim ve kültür düzeyini yükseltmek için sessiz ve sakin bir savaşı yıllardır sürdüren kaç “hayat” var çevrenizde bir bakın...

Kaç “hayat”, diğer insanların aydınlanmasına adıyor kendisini?" Mustafa MUTLU, Vatan 26.01.2010


Mustafa MUTLU, köşesinden böyle bir yorum getirerek aslında ne kadar düşündürücü ve anlamlı bir sorgulama yaptığı üzerinde biraz durmak isterim. Zira gerçekten de çevremizde yüzlerce kişiyle muhatap olduğumuzu ve içlerinden bir çoğunu da yakından tanıdığımızı varsayarsak, üzülerek ifade etmeliyim ki insanların, genel olarak yaşamı algılaması bu doğrultuda... Hatta daha da ileriye gidelim; "Böyle gelmiş, böyle gider" söylemi kulaktan kulağa fısıldanmaz mı? Önümüze sunulan düzen içerisindeki davranış ve tutumlarda sorgulanmaya muhtaç olan konulara dahi gözümüzü iliştirmediğimizi nasıl izah edebiliriz acaba?

Şimdi günümüz koşullarında nerede olduğumuzu vurgulayacak birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum:

Hayallerin peşinden koşmanın bedelini ne yazık ki işte bu şekilde "içi boş" hayata teslim olarak ödüyoruz. Nasıl mı? Şan, şöhret, para ve güç sahibi olmak adına "ayrıcalıklı" bir hayat sürdürme isteğiyle yoldan çıkmak gibi... Bugün de bütün bunları içeren bir kültürün etkisi altında insanlar bir yerlere sürükleniyorlar. İnsanlığın özünde olması gereken ahlâklı ve adaletli yaşamın çok ötesinde bir kültürün çekimi altında olduğumuzu, bugün anlamak çok zor değil. Zira burada bizlere örnek olarak televizyonlar aracılığıyla önümüze belli modeller konulmaktadır. Sinema, müzik, moda, reklam dünyası insanların hayalleri ve ülküsü olmuştur.

Çocuklarına marka alabilmek için fazla mesai yapmaya çalışan babalar; moda yarışına giren hanımlar; şarkıcı, futbolcu veya film artisti olma hayallerini ülkü edinen çocuklar için; Mustafa MUTLU'nun sorguladığı üzere insanlık adına kafa yoracak, hangi umut ve inancın değerlerini öğrendiler de, bu yolda savaş veren insanları aramızda sıkça görebilelim dersiniz?! İnsanlığın adalet, erdem ve ahlâka sahip bir hayata hazırlanması gerekirken, tam aksi yönde sadece ve sadece kendini düşünen, tüketime odaklı, mutluluğu maddiyatta arayan sevgiden yoksun bir yaşama yönelmesi; hangi insanlığın sorunlarına çare arar? Hangi halkın kültürünün yükselmesinde katkıda bulunur? Zira bu tür bir yaşamın içerisinde ne sevgiye yer var, ne de vicdana ve sorgulamaya...

İşte çevremize baktığımızda gördüğümüz insan manzarası; birileri tarafından ortaya atılan sözde modayı takip etmek gibi hayallerini gerçekleştirmeye çalışarak, insanların giydiği giysilerin takibine varmasıyla son bulan; ve adeta onlarla yarış sathına kendini kaptırmakdan, daha derin konuların ne olduğunu bilmeyen bir durumla, ne yazık ki karşı karşıyayız! İşte bu kesim için bırakınız kitap okumayı, onlar virtin kitaplarını, yine vitrin olarak taşımasını, göstermesini idrak edecek kadar bir anlayışa sahipler!.. O halde bunların, hayattan beklentileri sadece ve sadece yemek, içmek, uyumak ve üremek üzerine kurgulanmış bir yaşamdır. Yani "içi boş" hayat...


Kaybedilmiş bir toplumu avutan ve televizyonlar aracılığıyla sözde "sanat" icra ettiklerini söyleyenlere de bir sözümüz olacak; "Değişimler her zamana için bunalımlı zamanlarda gerçekleşir." o vakit de tekrar insani değerlerin ön plana çıkartılarak insanlığın iyiye ve güzele doğru adım atması için sevginin, ahlâkın, adaletin yaşamın olmazsa olmazları olarak kabul etmektir. Zira insanları sadece eğlendirerek ve avutarak gelinen nokta; işte içinde bulunduğumuz bu bunalımlı günlerden ibaret olarak değerlendiriyorum... Yitirilmiş insanlık değerleri bu şarlatanlıklarla oluştu! Ardından gelişen cehalet insanları duyarsız ve "içi boş" yaşama zorladı.

Oysa yaşamı doğru bir biçimde algılamak istiyorsak; yaşamın her evresinin bir mücadele olduğunu ve ilerlemek için de mücadeleden kaçınılmaması gerekliliğini iyi anlamalıyız! Burada en önemli hususun, insan olduğumuzu unutmadan, insanlık adına insanlığı yaşatmak için, önce bizim dışımızda da insanların var olduğunu ve hayatın onlarla birlikte aktığını hiç unutmamak gerektiğinin bir kez daha altını çizmek isterim.
"Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır." Rûm Sûresi, 21. Ayet

Dışarıda mutluluk, huzur ve refah olduğu süre içerisinde ancak bizim de mutlu olabileceğimizi bilmem hatırlatmama gerek var mı?!

Sevgi ve saygılarımla!

23 Ocak 2010 Cumartesi

O Bir "Mesih"!



















"TANRI, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır, kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Allah’ı kullanır." Giordano Bruno (İtalyan filozofu 1548-1600).


İşlediği cinayet ve cinayete tam teşebbüsten 30 yıldır çeşitli -yurt içi ve yurt dışı- ceza evlerinde yatan Mehmet Ali AĞCA, beklendiği gibi "katil" damgasıyla çıkması gerekirken ne yazık ki, "kahraman" sıfatı kazandırmaya çalışanların davullu zurnalı karşılamaları arasında hapishaneden çıkıyor! Zira bunu yapmak; medya önünde son model mersedes arabalar ve geceliği 1000 Tl. olan beş yıldızlı otellerde konaklamak, bunun bir göstergesidir. Bitmedi; başına "talih kuşu" konmuşcasına milyon dolarlık çeşitli teklifler havada uçuşuyor...


Bu tekliflerin, her alanı kapsamasıyla da AĞCA'nın bizim bilmediğimiz -"katil" olmasının dışında- müthiş marifetleri olduğunu ortaya koyuyor. Aman ne kadar kıymetli (!) bir "katil"imiz varmış da, meğer bugüne kadar değerini anlayamamışız biz. Tabii marifetleri bir tek "katil" sıfatıyla sınırlı değil! Bakınız, yeni bir İncil yazacak kadar da ilâhi sorumluluğu bile varmış! Bundan sonra 5. İncil'de Hıristiyanlık âlemine sunulmak üzere, müjdeler olsun "MESİH AĞCA" yı bağrımızdan çıkarmayı başardık!!!


Papa'yı öldürmeye teşebbüs edecek kadar ruh hali bozuk bu şahıs, şimdilerde sicilindeki bozuklukları unutarak, kendini bambaşka bir havalara sokma peşinde! Şimdi çocuklarımıza ve toplumumuza bu durum nasıl açıklanır, işte orası bir muamma...


Bir insanı bilerek ve kasten öldürmek bir cinayettir! Cinayeti işleyene de "Katil" sıfatı verilir. Bu durumda da katillere suçunu unuttururcasına, toplumu dumura uğratarak, katillerin "kahraman" yapılması hiç normal bir davranış değil! Bu durum ancak ruh hali bozulmuş toplumların kabulleneceği bir tutum olsa gerek! Ahlâkını yitirmiş bir toplum olarak da değerlendirebiliriz! Bunun sonu gelir mi? Nitekim son yıllarda giderek ahlâkını yitirmenin ötesinde, ardarda işlenen suçlara bir bakacak olursak yaşanılanlar öyle kabul edilecek cinsten hiç değil!

Demem o ki, şayet AĞCA "kahraman" olarak topluma yutturulmaya kalkışılıyorsa, öz kızına tecavüz eden sapık babaları, annesini boğazlayan öz çocukları, bebeklere kadar reva görülen sapkınlıkları ve dahalarını da birileri istedi diye "kahraman" mı sayalım?! Ama durun! "neden olmasın?" diyenlere; bakınız Münevver'i vahşica katleden "katil" için neredeyse "masum" göstermeye varacak -"sucuk ekmek yedi" vs.- söylemlerine kadar gidilmedi mi, yanıtını hemen verebiliriz!


Evet, bunları medya eliyle çok rahat görebiliyoruz. Oysa Mehmet Ali AĞCA, cinayeti işlediği zaman henüz 20 yaşındaydı. Bizim halk olarak hiç bir zaman bilemediğimiz ince detaylar bir tarafa; uluslararası güçlerin bu türden tetikçileri seçmelerini anlamayacak bir şey yok! Bu durumda da üzerinde yorum yapacağım tek şey; AĞCA gibi tetikçilerin olayda sadece kullanılmış olmalarıdır. Asla "neye?", "kime?" hizmet ettiklerini onlar, dahi bilmezler!.. O vakit AĞCA, neyin "kara kutu"su olabilir ki?.. O, olsa olsa bir zavallı olabilir! Hepsi bundan ibaret!


Mehmet Ali AĞCA, bir insanı öldürerek tarihe ve siciline "katil" olarak geçmiştir! Yine ikinci bir cinayete teşebbüs etmesiyle de ortada amacına ulaşılamamış bir büyük olaya daha imza atmıştır. Netice itibariyle attığı ikinci kurşunla Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni uluslararası arenada karalayarak, kötü tanıtımına neden olmuştur! Cinayeti ve Papa'yı öldürme teşebbüsüyle seçilen kurbanların, ünlü olması münasebetiyle de suçlarını daha sonra kendisine "şan, şöhret" getirmeye yönelik kullanmak istemesi, tamamiyle kişisel bir tercihtir. Ve yine arkasında bulunan fırsatçılara da yeni bir umut kapısı olmuştur! Olay, bundan ibarettir! Bu vesileyle, bu şahıs bundan böyle vatana, millete hatta Hollywood'a ve bütün dünyaya "hayırlı olsun!" demekten başka aklıma bir şey gelmiyor!

Sevgi ve saygılarımla!