17 Mart 2010 Çarşamba

Neden Geç Kaldınız?..























Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.” Mehmet Âkif ERSOY


"ÜÇPINARLI ALİ... İhtiyat Zabiti Hattatoğlu Mustafa Efendi anlatıyor: Bir gün, bizim birliğe “Takviye Balıkesir gönüllüleri geldi” denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanlar Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali, sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerinde de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen, beline kamasını sallandırmıştı. Beni görür görmez yanıma geldi:

“Kumandan efendi, biz buraya beklemeye gelmedik! Haydi düşmanı basalım...”

“Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz kırdırırız. Her şeyin bir zamanı var.”

“Peki öyleyse, hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de, şu sırt çantalarını emniyetli bir yere koyalım. Şöyle rahat rahat dövüşelim!”

Ali haklıydı. Sırt çantaları, askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektuoları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda, asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda, çanta sırtta muhabereye girilirdi.


Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirliler'i aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu. Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler... Beklerim gelmezler... Bir çavuşa, “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım..” dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali, arkada arkadaşları çıkıp geldiler. Şaşırdım. Hepsi süslenmişler; hanımlarının, nişanlılarının verdiği ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış, kimi bileğine sarmıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum:

“Neden geç kaldınız?”

“Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır, diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne (savaşa) geldik; bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız. Onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize, hücumdan beş dakika önce yine haber ver...”

Ali’nin bu sözlerinden sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş, dua ediyordu. Gözler yumulu, avuçlar açılmış, sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helâlleşiyorlardı.

“Utandırmayın ha!.. İyi dövüşün ha!.. Gün bugündür... Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helâl edin...”

Kısa süre sonra dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Herkes ölüme hazırdı.

“Hücuuum!...” deyince sanki siperler sarsılıverdi. Hepsi, “Allah... Allah!” diye düşmanın içine bir hançer gibi daldılar. Dövüştük... Dövüştük... Dövüştük... Akşama doğru savaş durdu. Yanıma birisi geldi, “Komutanım, Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim, baktım. O yüzyirmi kişiden, o gün onüç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi.

Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim, dedim olmadı!..

Orada, Anafartalar’da üç top çam ağacı vardır. O gün şehit olanları o ağaçların arasına gömdük. Gömülen şehitlerin en üzerine de Ali’yi sancağına sararak yatırdım... Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evlâdı, bu vatana kurban koç yiğitler yatıyor...

Bu Anafartalar'dan bu ruhtan bir ülke çıktı: Türkiye Cumhuriyeti!..
Anafartalar'da kahramanlaşan Mustafa Kemal, daha sonra Ulusal Kurtuluş Savaşı ile destanlaştı.. Bu destanın içinde hainler de var: Yüzlerine "Polyanna maskesi" takıp; ülke işgal edilirken, "Söylentilere inanmayın" diyenler!... Kendilerini "başrolde" görüp te, "yabancıların figüranı" olanlar..." Hulki CEVİZOĞLU / İşgal ve Direniş


Bugün sınıfımda Çanakkale Şehitlerini Anma münasebetiyle çocuklarıma, Üçpınarlı Ali'yi anlatırken bir ara tıkandığımı hissettim... Tutamadığım gözyaşlarımı saklamak için, arkamı dönmeye kalmadan şeker öğrencilerimin "öğretmenim ağlıyorsunuz!.." sözleri karşısında gülümsemeyle karışık; "Çocuklar, bu topraklar işte bu şekilde kazanıldı!.. Korumak ta bize düşüyor!.." ifadeleriyle onların şaşkın ve ilgi dolu bakışlarına cevap vermeye çalıştım. Zira bugün herşeye rağmen ecdadına karşı besledikleri güzel duygularının nedeni üzerinde bir an bile olsun, tereddüt yaşamalarına izin verme lüksümüzün olmadığı kanaati taşımaktayım... Bu vesileyle bu uğurda can vermiş tüm şehitlerimizin anılarını, minnet ve saygıyla yâdediyorum.


Sevgi ve saygılarımla!

3 yorum:

  1. Çanakkale Şehitlerine
    Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
    Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
    Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
    Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
    Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
    Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.
    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif ERSOY

    YanıtlayınSil
  2. Gerçektende kalemikeskin kelamı hakikat dolu değerli Türk Cumhuriyetinin alim öğretmeni sanba yazdıklarından dolayı katılıyorum N e diyorum çanakkaleyi kazanan ruh işte o iman kuvveti şehitlik ruhu o ALLAH a olan sonsuz bağlılık inancıdır.Seninde dediğin gibi hurefeler değil top tüfek teknoloji güç kuvvet değil sadece ve sadece iman kuvvetidir.BayezitERGENE Gerçek TÜRK MİLLİYETÇİSİ.

    YanıtlayınSil
  3. Üçpınarlı Ali ve bu vatan için toprağa düşmüş bütün vatan evlatarını saygıyla, rahmetle ve minnetle anıyorum. Ruhları şad olsun. Çanakkale'yi bu yiğitlerin kazandığı gerçeğini ve bilincini çocuklarımıza mutlaka aşılamalıyız. Yoksa Çanakkale'yi hurefelere dayandırmaya devam edecekler. Yazınız için teşekkür ederim. Serkan Alpasan

    YanıtlayınSil