25 Eylül 2010 Cumartesi

Yaşamak Direnmektir...















"Gözlemle, dinle, sus, az yargıla, çok sor!" Eflatun




"Tophane'de beş sanat sergisi açılışının eli sopalı kişiler tarafından basılması büyük tartışma yarattı."


Bu haberin hemen ardından saldırıya neden olarak, açılıştaki içki kullanımını göstermek oldu... Tabi bu olayın arka planında ise, vatandaşlarımız arasında tehlikeli kutuplaşmaya yol açılmak istenilmesi vardır... Oysa ki Tophane sakinleri, "tutucu" bir görünüme sahip olmakla birlikte, İstanbul gibi bir şehirde yaşamlarını sürdürmek isteyen ve ezici hayat şartlarının altında yok olmamak için direnerek, ayakta kalabilmenin mücadelesiyle karşı karşıyalar... Bu ruh hali içerisinde, hiç arzu edilmeyen bir öfke birikimine yenik düşmenin vehameti üzerinde biraz durmak isterim:


Hiç kimse tarafından istenilmeyen faşizan saldırının altında yatan asıl neden; bence, yaşamak için direnmekten gelmektedir... Tophane esnafının ve halkının, bir şekilde yabancı kimliklerin yaşam alanlarına el atmasıyla birlikte, ruhlarının ezilme kaygısı altında işlerinden ve evlerinden olmak korkusudur; bu olayın altında yatan gerçek ruh hali...


Ekonomik endişenin asıl neden olduğu bu korkunç olay için, Tophane'yi sözde "sanat merkezi"ne kavuşturarak, kültürel açıdan üst düzeye çıkarılmaya çalışılıyormuş...

Aman ha!..Sakın, bu sözde "asalet"i, halkımıza bulaştırmayın!!! Zira sanat dediğimiz; bizim anladığımız türden edebiyat ve gerçek anlamda metafizik algılamasının dışındaki yaşam biçimini bir dayatmayla "sanat"ı, sanat olarak sunup, kavram kargaşası yaratılıyor! Nedir bu anlayış derseniz, Rousseau'dan anlatmak isterim:


"Bilim ve sanatların ilerlemesi ahlâkın ilerlemesine katkı sağladı mı?" sorusunu ortaya atan Rousseau, bu doğrultudaki görüşlerine haklılık kazandırdığını, işte bugün bu yaşadıklarımızla çok daha iyi anlamamıza neden oluyor. O görüşlerden birini buradan paylaşalım:

"... sanatçı dediğimiz kişi; bilgelerin itibar gördüğü, eğlence meraklısı bir gençliğin zevkler içinde yaşadığı, insanların zevklerini kendilerini özgür kılan tiranlara feda ettikleri, erkek ve kadınların sırf birbirlerinin zevk duygularını karşılamak uğruna gösterdikleri cesaret için drama başyapıtlarını ve mucizevi müzik eserlerini sahipsiz bıraktıkları bir çağda ve ülkede dünyaya gelmek gibi bir talihsizlik yaşasa kendini kabul ettirmek için hangi yolu denerdi nazik beyler? Elbette o akılalmaz yeteneğini dönemin seviyesizliğine uydurmak amacıyla, hayranlık veren ölümsüz başyapıtlar ortaya koymak yerine, dönemindeki insanların beğenisini toplayabilmek için son derece sıradan eserler üretirdi."

Pekii, bu durumda Tophane'ye ne getirilmek isteniyor?


Gerçekten sanatçı ve sanatın Tophane halkına asıl kazandırması gereken yaşamsal anlayışın ne kadarı verilebilir?

Yani semt sakinleriyle beraber olduklarını söyleyen bu kesim, onların, gerçek ruhunu ezmekten başka ne verebildi?

Mesela onlarla beraber olmaya geldiklerini ifade edenler, gerçekten ne kadar onlarla yanyana olabildiler?

Ya da bu hissi, verebildiler mi acaba?

Bu anlamda, bugüne kadar görülen şu ki; "entel"lik altında insanlarımızı ezmek, onları aşağılamaktan öteye geçmeyen bir zihniyetin ezici baskısı, vatandaşlarımızı ayrışmaktan öteye ne yazık geçemedi!.. Üstelik bu zihniyeti yerleştirmeye çalışanlar, bu hedeflerini "çağdaşlaşma" ve Batılılaşma söyleminin arkasına gizlenerek, "Laiklik elden gidiyor!" görüntüsünü ön plana çıkarmışlardır.


Bu durumda Tophane gibi "muhafazakar" toplum yapısına sahip bir çevrede, elinde içki kadehiyle uluorta sanat galerisi açılışı adıyla, "göstere göstere" içmenin alemi de ne oluyor?!..

Bu davranışla, Tophane halkına, "kültürlü" olmayı mı öğretiyorsunuz?

Aman ne kadar entellerimiz varmış diye, insanların zihinlerine heyecan mı katıyorsunuz?

İnsanlar ekmek kaygısı çekerken; adeta onları "aşağılarca"sına bir takım kişilerin bir araya gelerek, "salon yaşamı" gösterişiyle, kimlerin ruhlarını ezmeye çalışıyorsunuz?

Bunun adına ister, "jakoben"lik deyin, ister "elit tabaka" deyin, ama ne derseniz deyin; ben, bu durumu aynen Fransa Kraliçesi Marie Antoinette'in açlık ve yoksulluktan isyan eden Fransız halkına, söylediği iddia edilen "ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin" lafına benzettim. İnsanlar orada işlerini ve evlerini kaybetme korkusuna kapılırken, birileri de oralara gelip, kendilerince "üstün sınıf"ı yerleştirmeye çalışırsa, olacağı budur işte!!!


Şüphesiz ki yapılanın tasvip edilecek ve haklılık payı çıkarılacak hiçbir yanı yoktur... Bunu şiddetle kınıyoruz! Suçluların da biran önce adaletin önüne çıkarılmasını bekliyoruz!

Kısaca... Tophane'ye "sanat" getirilemedi; zira sanat "galeri" diye bir yere sıkıştırılamayacak kadar geniş; ve insanlar üzerinde ayrışmayı değil, onlara insanların her çeşit yaşamını hissetmelerine katkıda bulunacak, çeşitli yöntemlerin buluştuğu bir alandır.

O halde önce insanlarımıza ve Tophane halkına bu duyguyu hissettirmenin yollarını, sahip olduğumuz gelenek ve töreler, tavır ve davranışlarımızı sanat tarafından değiştirilmeden ve hislerimize bir yapaylık inmeden anlatmanın çarelerine bakalım diyorum.

Yani;

Bir şeyleri yakıp yıkmadan!

İnsanlarımızı incitmeden!

Ve de en önemlisi, "Toplum sanat için değil de, sanat toplum için vardır!" anlayışını temel esas alarak...


Sevgi ve saygılarımla!



1 yorum:

  1. Yazınızı bağladığınız cümlede belirtiğiniz gibi "Toplum sanat için değil, sanat toplum için olmalıdır." bu güzel yazınız için teşekkür ederim. Serkan Alpaslan

    YanıtlayınSil