31 Ağustos 2008 Pazar

Ramazan Ayı Kutlu Olsun!





Ramazan, biz müslümanların kutsal ayıdır. Bu ay içerisinde yaptığımız her davranış, konuştuğumuz her cümle daha bir özenle, daha bir titizlikle seçilir. Aslında da ruhumuzu, sevgi ve hoş görü ile doldurmanın ayrıcalığı olduğunu zihinlerimizden eksik etmemeye gayret sarf ederiz. Toplumsal ve bireysel olarak, insani ve ahlaki erdemlerin daha bir kuvvetli yaşanılması ile, sosyal hayatımızdaki manevi bağların güçlenmesiyle oluşan güven ve huzurun mutluluğunu yaşamak bambaşka bir güzelliktir. Böylelikle her alandaki maddi manevi paylaşımlar bizlere güç ve kuvvet kazandırarak, ayrı bir dayanışmayı da beraberinde getirdiği şüphesiz bir gerçektir.

Bu kutsal ayın üzerimizdeki etkileri o kadar güçlüki, günler öncesinden büyük bir özlemle söz edilerek, kalplerimizde oluşan huzuru bir beklenti süreciyle yaşarız. Sevginin paylaşımı, büyük bir özenle hazırlanmış sofralarımızın cömertce paylaşımı, kalplerimizde oluşan iyi niyetlerin yoğunluğu, vicdanlarımızın insani duygularla donanımı, yardımseverliğin hat safhaya ulaşımı gibi üstün insani meziyetlerin bir araya gelmesinin yanısıra, yüce Allah'a el açarak kalben buluştuğumuz günleri bünyesinde barındıran ayrıcalıklı bir zaman dilimidir RAMAZAN ayı.

Şimdi, bu güzel ayın bizlere sunduğu manevi doygunluğu elbette yanlış yola saptırmadan gereği üzerinde yapacaklarımızı, büyük bir sorumluluk ve mütevazılık içerisinde geçekleştirmek toplum olarak en büyük beklentilerimiz arasındadır. Nedir bu beklentilerimiz, şimdi onlar üzerinde durmak istiyorum:

Ramazan ayı ve dolaysıyla oruç tutmak sanıyorum, insanların nefsine hakim olmayı da beraberinde getirmektedir. Hemen yeri gelmişken sevgili Peygamberimizin bir hadisine burada değinmeden geçemiyeceğim: "En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendisine galip gelmesidir." Bunu her alanda genişleterek düşünebiliriz. Yine büyük bir üzüntüyle ve içim yaralı olarak gözlemlediğim şeylerden bir tanesi de televizyonlarda boy boy beş yıldızlı otellerin gösterişli iftar sofraları. İnanılmaz çelişki! Nasıl olurda İslam dini bu kadar çarpıtılabilir. Özellikle de insanların açlıkla karşı karşıya kaldığı bu dönemde bu gösterişi nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bu çelişki hangi izana sığdırılır, onu anlayamıyorum. Ve hemen yine sevgili Peygamberimizin bir hadisiyle, yüreğimdeki acıyı açığa çıkarmada daha net olacağını düşünüyorum; "Allah Teala'nın en sevmediği şey, erkek veya kadınların ibadetlerinde gösteriş yapmasıdır." O halde ibadet olarak gördüğüm ve aynı zamanda kulluk görevlerimiz olarak da baktığım "oruç" ve iftarı, bu şekilde şatafat haline getirmek; hatta bununlada kalmayıp, basın aracılığıyla cümle aleme göstermenin, oradan yetmiyormuş gibi masadaki yiyecekleri yakın çekimle teşhir ederek ayrıca da bir bir saydırmak insanın hangi vicdanına yerleştiriliyor bir durup düşünmek gerekir, diye sorguluyorum. Üzerinde düşünülmesi gereken noktaları yorumlarınıza bırakıyorum.

Yine özellikle Ramazan ayında artan yardımlaşma da Hz. Peygamberimizin bir hadisiyle vurgulamak istediğim hassas noktalar olacaktır. "Allah arzı yarattığı zaman, arz sallanmaya (tıpkı bir hurma ağacı gibi sağa sola) yalpalar yapmaya başladı, bunun üzerine dağlarla onu sabitleştirdi ve böylece arz istikrarını buldu. Melekler dağların şiddetine hayrette kaldılar.

"Ey Rabbimiz, dediler, dağlardan daha şiddetli bir mahluk yarattın mı?"

"Evet, buyurdu. Demiri yarattım."

"Demirden daha şiddetli bir şey yarattın mı?" dediler.

Hak Teala: "Evet! Dedi. Ateşi yarattım.""

"Ateşten daha ağır bir şey yarattın mı?" dediler.

Hak Teala: "Evet, dedi, suyu yarattım!"

"Sudan daha şiddetli bir şey yarattın mı?" dediler.

Hak Teala: "Evet, rüzgarı yarattım."

"Rüzgardan daha şiddetli bir şey yarattın mı?" diye yine sordular.

Hak Teala: "Evet insanoğlunu yarattım" dedi ve devam ettim:

"Eğer o, sağ eliyle sadaka verir, sol eli görmeyecek kadar gizlerse (daha şiddetlidir)."

Görüldüğü üzere yüce dinimiz yapılacak ibadetlerin ne kadar hassas bir şekilde ve özenle yapılmasını emrederken, bizler gösterişi ve "desinler!"i bağıra bağıra, yetmedi, kameraları yanımızda sürükleyerek teşhir de kusur bırakmadan yapmaya gayret gösteriyoruz. Karşımızdaki kişilerin, onuru, gururu hiç ama hiç önemli değil!

İslam Dini bildiğim ve acizane araştırmalarım neticesinde öğrendiğim kadarıyla "sosyal bir din" olma özelliğine sahip. Özellikle de vicdanlara hitap etmesi, "fakirlik" ve "eşitlik" gibi kavramları esas alması büyük önem arz etmektedir. İşte bu ilkeler dikkate alındığında kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim ve Hz. Muhammed'in söylem ve davranışları bizlere gerçek manevi ışığın rehberi olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun dışındaki ihtişamlı hayatlar, şatafatlı ibadetlerin hepsi bence birer aldatmacadan ibarettir.

Bu anlamda da umut ediyor ve yürekten istiyorumki; sade ve bir o kadar da sevginin hakim kıldığı birleştirici unsurlarla bezenmiş, mutlu ve kardeşliğin ön plana çıktığı bir RAMAZAN ayı geçirmeyi yürekten arzu ediyorum. Bunu düşünürken, özellikle sınırlarımız ötesinde acı çeken, kan ve gözyaşıyla mübarek ayın nimetlerini yaşamaya gayret gösteren mü'min kardeşlerimizin tüm acılarını ve yine vatanımızı tehdit eden unsurlarla mücadele ederkan şehit düşen askerlerimizi unutmamayı bir vicdani görev saydığımı da belirtmek isterim.

Ramazan ayı tüm ülke halkıma ve İslam dünyasına barış, huzur ve kardeşlik getirmesi dileğiyle herkese kutlu olsun! Sevgi ve saygılarımla!

29 Ağustos 2008 Cuma

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!














İstiklal Marşı'mızın yazarı Mehmet Akif ERSOY şöyle demiştir:

"Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın!" Bu sözlere dayanarak, bizim de dileğimiz şudur: "Allah bu millete bir daha, düşman çizmesi altında esaret gibi onursuzca acılar yaşatmasın!" Ne Mutlu Türküm Diyene!..


****** *******


30 Ağustos 1922 yılı Türkiye Cumhuriyeti'nin cephede kazanmış olduğu zaferin tapusudur. Türk milleti tarih boyu yaşam varlığına kastedeceklere karşı savaşlar vererek egemenliğini ve özgürlüğünü elinde tutmasını hep başardı. Bu defa da başkomutanlığını büyük önder ATATÜRK'ün yaptığı meydan muharebesi adıyla, tüm dünyaya meydan okuyarak, yediden yetmişe kadını, yaşlısı, çocuğuyla beraberce verdiği eşsiz bir kahramanlık örneği ile tarihe altın harflerle geçirdi. 26 Ağustos sabahı Türk topçu birliklerinin Afyon'a girmesiyle düşman bozguna uğratıldı. Amansız verilen mücadele İZMİR'de Yunanın denize dökülmesiyle son buldu.


1071 Yılında Malazgirt Savaşıyla Anadolu'nun Türklere açılması ve buraları yurt edinmesinden asırlar sonra, düşman çizmeleri altında zulüm görmeyi, esaret altına alınmayı kabullenmeyen Türk milleti, bir kez daha inanılmaz eşsizliğiyle bir savaş sergileyerek "toprağı vatan yapan üzerindeki kandır" anlayışıyla bağımsızlığını ilan etti.


Osmanlı İmparatorluğu gerek iyi yönetilemediğinden, gerekse emperyalist güçlerin ince oyunlarıyla 1918 yılında düşman devletlerle "Mondoros Ateşkes Antlaşması"nı imzalayarak, fiilen teslim oldu. Güzel ülkemiz, bir bir düşman işgali altına bırakılarak, vatan toprakları İngiliz, Fransız, Ermeni, İtalyan ve Yunan işgallerine terk edildi. Bu durumu kabullenemeyen Mustafa Kemal ATATÜRK, ilk özgürlük işaretini Samsun'da yakarak KURTULUŞ SAVAŞI'nı başlattı. 1919'da başlayan bu mücadele Türk ulusunun azim ve kararlılığıyla başarıya ulaştı. Ordusu terhis edilen, silahı elinden alınan hatta yiyecek ekmeğe muhtaç bir haldeyken bizleri bugünlere taşıyan ulu önder ATATÜRK önderliğinde ki emsalsiz bağımsızlık mücadelesi dünya devletlerinin hala dillerinde destan olarak gıptayla söz edilmektedir. Öyle ki, Mustafa Kemal ATATÜRK bu yüzyılın lideri olarak seçildi.


Bakınız John F. KENNEDY (ABD. Başkanı) "Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarına, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması, yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri korunması, Atatürk'ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye'de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin olan güvenini daha başarı ile gösteren örnek yoktur." diyerek ne kadar şanslı bir millet olduğumuzu vurguladı. Ben de bu övüncü hatırlatmayı kendime görev saymaktayım. Bu anlamda bugün yaşadıklarımızı da, o günlerle kıyasladığımda, Türk milletinin üzerinde oynanan oyunların bitmek tükenmek bilmediğine bir kanıt olarak değerlendirmekteyim.


Büyük Atatürk'ün kıymetini anlayamayanlara bir örnekle hatırlatma yapmak isterim: Bugün Irak işgal altında; tıpkı bizlerin 1919'larda ki, işgali gibi. O halde emperyal güçlerin "böl, parçala, yönet" anlayışı harfi harfine şu ana kadar başarıyla uygulanmaktadır. Düşman ve haçlı işgalini bir kenara bırakan bölge halkı, birbirlerinin boğazına sarılarak, adeta kıyım yapmaktalar. Adına da "mezhep ve etnik köken " dedikleri kardeşi kardeşe kırdırtma oyunu. Atatürk bu oyunu farketti ve zekice bilgisiyle Türk milletini bir arada birleştirerek, adeta liderin önemini hissettirecek kabiliyetiyle "Kurtuluş Savaşı'nı" başarıyla vermemize vesile oldu. O halde, lider önemli değilse sorarım ki, bugün Irak niçin bağımsızlığını teslim etmiştir?


Tüm bu zor şartlar altında mücadelemizi el birliğiyle vererek, 26 Ağustos 1922 tarihinde de, düşman bozguna uğratıldı. Kaçan düşmanları kovalamak adına Başkumandan Atatürk, o meşhur sözünü burada ordusuna emretmiştir: "Ordular; ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!" 9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu artık İzmir'e girdi. Ve Yunan ordusu Batı Anadolu'yu ve İzmir'i yakıp yıktıktan sonra geldikleri gibi gittiler.


İşte Türk ulusunun tapusu olarak da nitelenen bu tarihi gün, aslında cephede kazanılmış büyük savaşın inanılmaz büyük zaferidir. Lozan Barış Antlaşması ile de bu tapu senedi, diplomasi başarımızın tescilli tapusu demektir.


Evet, 30 Ağustos 1922 tarihi, şanlı Türk ulusunun dünya önünde, örtülü (ABD-Rusya) ve açık emperyalist güçlere karşı boyun eğmezliğini, özgürlüğünü ve bağımsızlığını onurlu mücadelesiyle top yekün direnerek, kanı ve canı pahasına bedel ödeyerek göstermiştir. Bu haklı gururunu adeta haykırırcasına, bayram yaparak coşku içerisinde ne kadar kutlasak azdır. Bu vesile ile başta büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere; tüm aziz şehitlerimizi ve bu uğurda çaba sarfetmiş herkesi minnet ve şükran duygularıyla beraber saygıyla anıyorum. Bu mutlu bayramımız büyük Türk ulusuna kutlu olsun! Sevgi ve saygılarımla!

28 Ağustos 2008 Perşembe

Sigara Yasağına DİKKAT!



















Ben sigara içmeyen birisi olarak, sigara kullanan kişilerin mutlak suretle ikinci sınıf insan olarak gösterilmesini (caydırıcılık anlamında) toplum bilincine iyice yerleştirilmesi kanaatindeyim. Buradan yola çıkarak, son çıkartılan yasa ve yasaklar üzerinde sizlere farklı bir bakış açısı sunmak, oradan da ciddi anlamda düşünülmesi yönünde, paylaşımda bulunmak istiyorum.

Eğitimci gözüyle bakıldığında çocuklarımızın davranışlarının daima iyi yönde örneklerle, hayat bulması en doğru yöntem olduğunu söylemek istiyorum. Mesela hep söylenildiği üzere "sigara içmek, sağlığa zararlıdır!" bu söz içerik olarak, kesinlikle doğru; ama uygulamada geçerliliğini, söyleyenlerin üzerinde her zaman hakim kılmayan, şiddetle tavsiye amaçlı uyarıdır. Çocuklarımız ise çoğunlukla yaşadıkları çağ itibariyle bu sözleri dikkate almaz, aile bireylerinin ve çevresindekilerinin davranışlarını kayda değer görürler. Sonuçda da, yarı özentili, yarı büyüdüklerini gösterme anlamında sağlıklarını bilmeden tehlikeye atma pahasına sigara içme alışkanlığını edinirler.

Son çıkartılan yasayla, artık hiç kimse başkalarının sağlığına kastedecek girişimi de içine alan, sigara içmeyi, kapalı mekanlarda yasaklamıştır. Buraya kadar herşey çok anlamlı ve yerinde. Kesinlikle kararı sonuna kadar destekliyorum. Ancak, sorgulamak istediğim bir kaç noktayı da, sizlerle paylaşmak istiyorum. Sigara bağımlıları için, ne kadar yasak çıkartılırsa çıkartılsın, hiç bir engel tanımadan, içimlerine ara vermeden, aksine daha büyük bir istekle devam etmekteler. İstisnalar kaydeyi bozmaz anlayışıyla yazıyorum. O halde yaşadığım ve gözlemlediğim kadarıyla sigara tiryakileri, buldukları her fırsatta dışarıya çıkarak, olur olmaz demeden sigaralarını içmeye çalışıyorlar. Bayan erkek ayrımı gözetmeksizin sokakların her tarafında, cadde ortalarında bu manzarayla artık sıkça karşılaşıyoruz. Bu anlatımlarım onları kınamak açısından asla değil! Bu kişilerin iradelerine hakim olamamaları, yaşananları kaçınılmaz kılmaktadır. Onlara sorarsanız, bu durumdan kendileri de memnun değil "ama ne çare!" demekten kendilerini, alamıyorlar. Lokantaya gitmiş yemekten sonra en büyük isteği olan sigarasını içmek için, kendisini kapı önüne atıp, acilen sigarasını yakıyor! İş esnasında verilen mola da, kendisini kapı önüne atarak sigara yakıyor! Yine dinlenmek üzere girdiği pastane türü yerlerde sigara içmek için kapı önüne kendisini atıyor! Hastaneler de çalışan personel, sigara için bahçeye kendini atıyor! Okullar da çalışan personeller, en uygun buldukları sokak aralarına kendilerini atıyor! Ve dahalarıyla örnekler çoğaltılarak, tüm vatandaşlarımızın cadde ve sokak aralarında ellerinde sigarayla olumlu, olumsuz görüntülere sahne olan inanılmaz boyutta ki, sigara reklamı kimlere kötü örnek oluyor dersiniz? Bu arada da, bizim kültürümüze ters düşen bayanlarımızın ellerinde ki sigara ile nasıl desem, bir ters düşüme neden olduğu ortadadır.

Hal böyleyken, şimdi bir eğitimci olarak sizlere sormak istiyorum: Diyebilir misiniz ki, sigara kullanımında bir azalma olacaktır? Hayır! Hiç sanmıyorum; çünkü, küçük çocuklar, henüz ergenlik çağında olan çocuklarımız, muhtemel ve kuvvetledir ki, sigaraya özenip, kendileri de fırsat buldukları an içmeye çalışacaklardır. Canlı reklamın en yaygın bir şekilde sokak ve caddeler de boy boy teşhir edilmesi SİGARA REKLAMI anlamı taşımaktadır. Küçüklerin kafalarında iz kalacak, özenerek hafızalarına kazıyacaktır. Ergen çocuklarımız ise ne yaptığını bilmeyen asi ruhlarıyla, büyüklerine ve çevrelerine baş kaldırma, büyüdüklerini ispat etme telaşesiyle sigaraya sarılmanın özentisini yaşayacaklardır. Buraya uyar mı bilmem, ama ne derler:" bir kişiye kırk gün deli dersen deli olur" sözüyle anlatmaya çalışacağım, sürekli sigara içen insanlara tanık olanlar da, sigarayı kanıksayarak, sigaranın esiri olur! O halde, çocuklarımıza örnek ve özendiriciliği teşvik etmemek için bu görüntüleri mümkün olduğunca azaltmak, en güzeli ve doğrusu olacaktır. Yani sigara içenlere ne kadar aşağılatıcı da olsa, onlara da saygı göstermek adına mutlaka bir yer gösterilmeli, izole ederek, bir yerde ikinci sınıf insan muamelesi ile çocuklarımıza caydırıcılık anlamında örneklendirilmelidir. Bazı yerde kıssadan hisse ile yola çıkmanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Çocuklarımıza bu şekilde örnekleme yaparken, onları gerek görsel, gerekse uygulamalı olarak davranış kazanmalarına yardımcı olacağız.Eğitimle pekişen bu görsellik eminim ki, yasaklayıcı zihniyetten daha sağlıklı bir yöntem olacaktır. Gördüklerini bilinçli bilinçsiz hafızalarına kaydeden çocuklarımız; bu yolla daha az sigara özentisine maruz kalacaktır. Diğer taraftan, sigara içen insanları da bir yerde aşağılayıcı tedbir de olsa, onların haklarına saygı göstermek olacağı kanaati taşıyorum. Gördüğüm zor ve anlatılması güç manzaralar karşısında sigara içen tüm arkadaşlarıma üzülerek bakıyorum. Durumları gerçekten zor ve çaresizce! Kendilerine çözüm arama peşinde oldukları da ayrıca tanık olduklarım arasındadır. Yapılan yanlış davranışlar, insanların gözleri önüne serilerek daha fazla teşvik edilmemelidir. Bu amaca hizmetle olduğunu düşündüğüm noktada, RTÜK de bilindiği üzere sigara görüntülerini yasakladı. Ama sokalar bu manzaraya fazlasıyla açık bırakıldı. Ortada bir çelişki olduğu kesin.
Sonuç olarak bu duruma açıklık getirmek ve tamamiyle iyi niyetle çıkılmış yolda bu neviden sorunların yaşandığını sizlerle birlikte sorgulamak istedim. Umarım, açılan bu pencerenin çarpıklıkları dikkatleri çeker ve gereği üzerinde iyileştirici tedbirler alınır. Ben sadece eğitimci gözüyle olayı ele aldım. Sevgi ve saygılarımla!

27 Ağustos 2008 Çarşamba

"O Ölmedi! Bugün O'nun Düğünü!" Diyor; Bir Şehit Yakını...

















Dün 9 kınalı yiğitlerimizi daha şehit verdik. İsimleri mi? Say say bitmez. Hepsi de bizim fidanlarımız, vatan için seve seve canlarını veren biriciklerimiz. Onlar için milletce gözyaşı döküyoruz; yüreğimizin bir tarafı hep buruk ve mahçup olarak çaresizce bu kan ve gözyaşının bitmesini beklemekteyiz.



Şehit haberleri geldikçe, gözüm televizyon kanallarını, haber manşetlerini tarıyor; acımıza millet olarak ortak olmak hissini yaşamak istiyorum. Ne çare ki, televizyon kanalları eğlence programlarını devam ettirip, bir de ardından şakır şakır oynatmaya davet ediyor. Yetmiyor stüdyo seyircileri de, bir coşku bir coşku, kalkıp göbek ata ata kendilerinden geçercesine oynuyor, gülüyor ve eğleniyorlar. Bilmem, bunları ben demiyorum, toplumsal aydınlanmayı bildiğimiz televizyon kanalları diyor; böyle istiyor ve istedikleri gibi de milleti yönlendirip, akıl tutulmasını gerçekleştirebiliyorlar. Gazeteler de öyle; dikkat ediyorum ve büyük bir ıstırapla buradan yazıyorum, "futbol, futbol, futbol". İki ara bir derede, üst manşetten yer veriliyor. Ya da, basının seçtiği kişileri "sanatçı" (!) sıfatıyla her adımları bizlere zorla sunuluyor. İşte öyle bir haber anlayışı ile milletimizin artık ortak duygusunu bu şekilde duyarsızlaştırmaya doğru zorlanıyoruz.



Evet, birileri bu zorlama ve yönlendirmeye devam ede dursun, Anadolu insanımız, vatan sever insanımız, "vatanı vatan yapan, üzerinde ki kandır!" anlayışını hücrelerinde hissedercesine, yiğitlerimizin acı haberleri karşısında "VATAN SAĞOLSUN!" demeyi yüreklerinden hissede hissede, feryat ediyorlar. Bu feryatlar dayanılır gibi değil. Burnumun direğinin sızladığını, gözyaşlarımı tutamadığım, bu acılı tablolarda yaşıyor ve hissediyoum. Bu acılı insanlarımızın kederlerine ortak olabilmeyi, biraz olsun yaralarını sarabilmeyi, bireysel olarak değil de, basın aracılığyla yanlarında olduğumuzu göstermesini bilmeliyiz. Onlara "şehadet" mertebesine erişen yakınlarının gururunu yaşatabilmeli ve bizlerin onlara minnet, şükran duygusunu hissettirebilmeninin mutluluğuyla yalnız bırakmamalıyız, diye düşünüyorum.



Basınımız yayın hayatını elbette kesemezler; ancak programlarında daha bir hassasiyet göstermeyi de ahlaken bir ilke olarak saymak gerekliliğini de unutmamalılar. Bu ülkede bir huzur varsa işte biz bunu kınalı kuzularımızın kanlarına borçluyuz. Allah TSK'ya güç kuvvet versin. Şimdi yeri gelmişken, bir önemli konuya daha değinmek isterim: Bugün manşetlerden edindiğim bir habere göre, İtalya başbakanı Berlusconi Türkiye'de bir televizyon kanalı ve bir de ortak arıyormuş. Ne güzel değil mi? İşte "ülkemizin ulusal bilinci nasıl ortadan kaldırılıyor?"a bir örnek. Düşünelim bir defa tv. kanallarımızın emperyal güçlerin ellerinde olması ile birlikte kendi istek, menfaatleri doğrultusunda yapacakları yayınlar ve beyinlerimizi işlemek adına programlar! Artık bundan sonra topa tüfeğe ne hacet? Her şey güzel güzel, mutlu mutlu bir şekilde olmak varken!...Kaleyi içten fethetme!



Bizler millet olarak o asil metanetimiz ve vakur duruşumuzla, birbirimize kenetlenmiş olarak, acı da, tasa da, keder de, kıvanç da bir yürek olarak yeniden şekil almak adına sınırları değiştirmeye çıkan bu acımasız , ağır sisteme karşı durmasını bilerek yola devam etmek zorundayız. Bu duygu ve düşüncelerle başta Türk milletine, TSK'ya ve kederli şehit yakınlarımıza baş sağlığı ile kınalı yiğitlerimize "ALLAH'tan rahmet" dileyerek, "VATAN SAĞOLSUN!" diyorum. Sevgi ve saygılarımla!

Kafkasya'nın Ardındaki Gerçek; "Güçler Savaşı"





SSCB'nin dağılmasının ardından gelişen olaylarla, dünya yeniden şekillenme peşine düştü. Önceleri çift kutuplu bir hakimiyet vardı. Ardından tek güce dönüşen dünya hakimiyeti şimdilerde tekrar çift kutuba doğru hızla ilerlemektedir. İşte bunun göstergesi yani kanıtı olarak da Kafkaslar'da gelişen ciddi boyuttaki sıcak gelişmelerdir.



Bugün itibariyle Güney Osetya'da belki savaş alameti olarak da algılanan ve tüm bölgeye yayılma olasılığı ile büyük sıkıntıların hakim olacağı, kaygılı beklentilerin ve tedbirlerin üst düzeye çıktığı gerçeğini burada açmak istiyorum:

Osetya, küçük bir alan olmakla birlikte stratejik öneme sahip, 70 bin nüfuslu bir yerdir. 1990'lı yıllardan bu yana hem etnik, hem de siyasi anlamda çekişmelere sahne olmuş bu tarihsel bölgenin perde arkasındaki asıl konu, Rusya ve ABD'nin güçler savaşıdır. Yaşanılan restleşme de keza ABD'nin Orta Asya'yı almak istiyor olması ve bir zamanlar bölgenin önemli hakim gücü olan Rusya'nın doğal olarak buna izin vermeme kararlılığının dünyaya yansımasıdır.


Tüm bu sıcak gelişmeler yaşanırken, ülkemiz olayı elbette kaygıyla izlemektedir; çünkü Gürcistan bizim için hayati önem taşımaktadır. Bütün bunların yanısıra, G. Osetya'nın etnik köken nedeniyle de bölgesel benzerlik taşıyan KKTC varlığıdır.

Yine "pandoranın kutusu"na benzetilen Kosova krizi, arkasındaki büyük güçlerin ( ABD = Batı) rol aldığı bir oyunla, Kosova bağımsızlığını ilan etti. Bu anlamda da Kosova, KKTC ye benzetilmektedir. Nitekim, Putin KKTC'nin de tanınması gerekliliği üzerinde açıkca Kosova ile kıyaslama yaparak dünya kamuoyuna dillendirdi.


Rusya; Kosova bağımsızlığını ilan ederse, Güney Osetya ve Abhazya için de bağımsızlığın kaçınılmaz olacağını ileri sürmekteydi. İşte yaşanan bu gelişmelere, bir süre önce Kosova'nın bağımsızlığıyla ABD'nin Kosova üzerinden, Balkanlar'da kurmuş olduğu hakimiyetine karşılık, amiyane tabirle, "attığı bir golle", G. Osetya'yı Rusya eski nüfuzu üzerinden hareket ederek, kendi himayesi altına alması yolunda ki işaretlerdir. Bu bağlamda Kosova'nın benzetildiği üzere, "pandoranın kutusu" şayet açılırsa, ki o vakit dünyayı büyük bir kırizin beklediği kesin; büyük güçlerin kılıçlarını çektiği zamandır. Ruslar kendi çıkarları, güvenlikleri ve bölgesel hakimiyetleri için muhakkak ki, bölgeyi batının kontrolüne bırakmayı asla kabul etmeyecektir. Nitekim Putin'in "Münih Konuşmasında" altını çize çize ABD ve NATO'yu eleştiren sözleri bugünlerin habercisi niteliğindeydi.


Rusya Lideri Putin'in Münih Güvenlik konuşmasının tam metnini, Genelkurmay kendi internet sitesinde yayınladı. Değişen dünya koşullarının ve dünya üzerindeki tek kutuplu hakimiyeti ile birlikte, ABD'nin diğer ulus devletlere ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikaların dayatması olarak gösteren PUTİN'in sözleri, bizim için de hayati önem arz ettiğinin göstergesi olarak, Türk kamuoyuna duyrulmuştur.


Yaşadığımız bu ciddi krizin, henüz savaşa dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecektir. Şu anda Gürcistan seferberlik ilan etmiş olmasına rağmen, stratejist uzmanlar şimdilik buna pek olanak tanımıyor. Bizlere gelince; dünya yeni bir şekil alma aşamasında, tehlikeli boyutlarda savaşların yaşanabileceği senaryolar içerisinde, "biz ne kadar hazırlıklıyız?" sorusu ile her alanda düşünmek zorundayız!


Hal böyle olunca, millet olarak birbirimizi haklama değil, birbirimize sıkı sıkı sarılmak peşinde olmalıyız. Elimizden ekmeğimizi, ağzımızdan lokmamızı alacak kadar ince planların yürütüldüğü bu acımasız düzene karşı durabilmek için, çarenin öncelikle birlik ve beraberliğimizi sağlamaktan geçtiği kaçınılmaz bir gerçektir. Sosyal adaletin sağlanması şarttır. Bunun için de tek düşmanımız olan "cehalet ve yoksulluğu" mutlaka yenmek zorundayız! Cehaletle etrafımızda olanları, yanıbaşımızda gelişen olayları göremiyoruz! Yoksullukla da, birilerine kul köle olarak elimiz kolumuz bağlanıyor! Sonuç olarak da "sınıf farkı" oluşuyor ki, bu çok tehlikeli.

O halde, güzel ülkemizin güzel imkanları, zenginlikleri, varlıkları her bir şeyiyle sadece ve sadece bize ait olduğunu, cümle aleme kıskandıracak bir birliktelikle göstermeliyiz. Üzerimizde oynanan oyunların farkında olarak, birleştirici unsurlarımıza sahiplenmeye daha bir gayret göstermeliyiz. Görüldüğü üzere artık top, tüfekle değil, toplumların arasına nifak tohumları atılarak, vatan toprakları ele geçiriliyor. O halde bizim dışımızda gelişen hadiseleri ancak bu şekilde bertaraf edeceğimiz kesindir.

Sevgi ve saygılarımla!

Savaş Suçlusu Olmak Cezalı ödül mü?




Bosnalı Sırp lider Radovan KARACİÇ Sırbistan'da yakalandı. Evet! Tam 13 yıldır aranan kaçak lidere yöneltilen suçlar arasında; "soykırım yapmak, soykırıma suç ortaklığında bulunmak, kasıtlı adam öldürmek, cinayette bulunmak, insanlara eziyet etmek, insanları göçe zorlamak" filleri ile Srebrenitsa'da 8 bin müslümanın katledilmesini organize etmekle aranmaktaydı. Buna göre Lahey'deki savaş suçları mahkemesine götürüldüğü söylenmektedir. Yine bir televizyon haberinde Sırp lideri KARACİÇ'in cezasını çekeceği odanın görüntüleriyle birlikte bir üniversite araştırma odası niteliğinde olduğu iddia edildi. Nedir bu iddia? İnternet bağlantılı bilgisayar, televizyon, kitaplık, lüks donanımla birlikte özel yemek ihtiyaçları vs.
Radovan Karaciç, tüm bu suçları işlerken "BM ve Batılı devletler nerede?" diye bir soru aklımıza geliyor. Hatta Srebrenitsa'da BM'e teslim edilen 8 bin müslümanın katliamına göz yumanlar kimlerdi? Olay bitti; savaş bitti ve göz boyamalık bir kişi olarak sorumlu olan Radovan KARACİÇ, mahkemede yargılanarak savaş suçlusu ilan edildi. Ardından bu kişi nasıl olduysa bilinmez; tam 13 yıl elini, kolunu sallaya sallaya yine kendi ülkesinde, rahat bir şekilde yaşadı. Bunu bizlere kanıtlayan ise televizyonlarda yayınlanan, bir toplantıya gidişindeki rahat tavırları ve ev sahibinin, sıcak karşılamalarıyla anlamış olduk. Bu vakte kadar kimler bu kişiyi sakladı? Kimler görmezden geldi? Oysa ki istediklerini anında yakalayabilen bunlar değil midir? Haa, bir de yakalandıktan sonra beş yıldızlı otelleri andıran konforda cezasını çekmek gibi bir saltanata hayret ve ibretle izlemekteyim.
Geçmişi karıştırmaya devam edelim: hakkında Nazi subayı iken Balkan işgali sırasında yapılan katliamlara katıldığı iddia edilen, BM eski genel sekreterlerinden Kurt Waldheim; tüm insanların dil, din, ırk, cinsiyet ayırt etmeksizin en doğal yaşama haklarını korumakla görevli bir cemiyetin başkanlığı sıfatını yürüten bu kişinin, eski bir Nazi Subayı olduğu son ana kadar bilinmiyordu. Bu hayretlik olayı anlamak çok zor. Böyle bir makama oturtulan kişinin, sicili nasıl olurda bilinmez? Nasıl olur da, hakkında araştırma yapılmadan oralara getirilir? İnanılmaz bir şaşkınlık! Ya da, bir göz boyama desek daha iyi olacak. Pekii, acaba bunların altında yatan gerçek aslında bir ödüllendirme mi, yoksa bu türden "militan kişilerin duyguları kullanılarak, istedikleri amacı gütmek midir?" diye sorgulamayı yapmak, ister istemez aklıma gelmektedir. Yok! Geçmişe yönelik sicillerinin kabarık olması önemsiz ise, Nazi Subayı oluşu niçin yankı buldu ve gizli tutuldu? Üstelik 2. Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanya'sına yardım etmekle görevini gölgeleyen bu kişi, iki dönem BM'de görevini sürdürmeyi büyük bir rahatlıkla gerçekleştirmiştir. HARİKA(!)...
Konuya devrik lider, Saddam Hüseyin'le devam etmek istiyorum. Saddam Hüseyin de, bir yerde savaş suçlusu niteliğinde yargılandı. Yani kendi halkına yaptığı katliam ve zulüm iddiası ile. Pekii, bu kişinin televizyonlardaki görüntülerini hatırlarsak, ve öldürülme şekline bakarsak, inanılmaz bir ayrımcılık söz konusu gündeme gelmektedir. Hatta müslümanlardan intikam alırcasına, kutsal günümüz sayılan bir bayram ( Kurban Bayramı) sabahı vahşice öldürüldü. Yani idam edilecek başka bir gün bulunamadı ve "işte size kurban!" dercesine hakimiyet ve üstünlüklerini insafsızca, fütursuzca ve de küstahça sergilediler. O halde bir de Karaciç'in mahkumiyetine bakarak kıyaslayalım ve burada yorumu sizlere bırakmak istiyorum!...
Yine SABANCI'nın katili Fehriye ERDAL'ı ele almak istiyorum. Tedhişçi ve bir örgütün üyesi olarak bilinen bu kişiyi Belçika gibi, insan haklarının merkezi olarak beynimize kazınan mahkemeler ise, bırakınız tedhişi, neredeyse masumiyetini(!) ilan edecek pozisyonda savunarak, elindeki silahın niteliği gibi saçma sapan gerekçeyle bizlere "insan öldürmeyi adamına göre bizler suç sayarız!"ı gösterdiler. Hangi adalet? Hangi İnsan hakları? Tüm bunları Batı'nın çifte standartı ile öğrenmiş oluyoruz! TEBRİKLER(!)...
Şimdi ise dünyanın gözü önünde bir tarih yazılıyor! Irak'da BM'in resmi olarak onay vermediği; ama hiç de sesini çıkarmadan sessiz sedasız cevaz verdiği SAVAŞ!... Milyonlarca insan, çoluk çocuk demeden, kadın, erkek, yaşlı demeden katlediliyor! Arap Yarımadası'nın en büyük fuhuş pazarı haline getirilen Irak! İnsanlık suçunun işlendiği en büyük örnek! Nerede BM? Nerede Batı? Nerede İnsan hakları savunucuları? Nerede Lahey Mahkemesi? Bunların sesi şu anda yok; çünkü, suça hepsi ortak! Çünkü, çıkarlar onu gerektiriyor! Çünkü, daha yapacak çok şeyleri var! Sonrası mı? Sonrası malum! Geçmişte ne olduysa, yine o şekilde bir kılıflandırma ile ödüllü bir ceza, mutlaka birilerine kesilir. Tıpkı diğerlerinde olduğu gibi...
Tüm bu yaşananlar karşısında Aziz Türk Milletinin bir ferdi olarak, gerçekleri görmeyi ve üzerinde düşünülmesi gerekenleri, bir an evvel fark edip, birlik ve beraberliğimize kastedecekleri ellerimizin tersiyle itmenin zamanı diye düşünüyorum. Adaleti kendi çıkarları doğrultusunda işletip, bizlere gelince adaletin savunucuları olan "BATI" çifte standartıyla, sınıfta kaldığını bir gün algılayacağını umut ediyorum. Sevgi ve saygılarımla!

Türk Alfabesi 29 Harf mi?


1 Kasım 1928 tarihinde harf inkılabı kabul edildi; Mustafa Kemal ATATÜRK, kara tahtanın başına geçerek yeni Türk alfabesini tanıtmaya başlamıştır. Türkçe'nin kolaylığı bir anlamda okunduğu gibi yazılıp, yazıldığı gibi de okunmasıyla anlaşılabilir. Karmaşa yok, öğrenme de zorluk yok. Diğer dillerde olduğu gibi bir sesi çıkarmak için bir kaç harfi yanyana getirerek kalabalık bir görüntü ve zahmete hiç lüzum görülmüyor. Evet, tam 29 harfle istediğimiz her sesi çıkarabiliyor ve yazabiliyoruz. İşte Türk Alfabe'sinin güzelliği ve sadeliği sanırım buradan kaynaklanıyor.

Biz alfabemizin 29 harften meydana geldiğini biliyoruz da, etrafımızdaki gelişmeler, bunun öyle olmadığı yönünde ısrarla bir dayatma sürecini hızla beynimize kazıma peşindeler. Reklam dünyası, tanıtım levhaları, marka isimleri ile alfabemize "x,q,w" harflerini ilave etme peşindeler. Sınıflara asılan harf tabelalarına, defter arkalarına zaman zaman sıkıştırılmaya çalışılan ve sanki 29 harfin devamı gibi gösterilmeye gayret edilmenin nedenlerini izninizle sorgulamak istiyorum:

Ülkemizin her alandaki batı özentisi ve hızla kültürümüze hakim olan bu süreç içerisinde çaktırmadan sızan bu harfler kimilerine göre evrenselliğin karşılığı olarak cevap bulmaktadır. O halde harf sayımız 32 mi oldu dersiniz? Onu bilemiyorum ama resmi olarak yasalarımızın ve anayasamızın buna izin vermeyeceğini biliyorum. Zaten Türkçe'nin zengin olmasının yanında her kelime ve sese yetecek kadar da harfleri vardır. Henüz okula başlayan çocuklarımızın en heyecanlandığı ve yaptığı işlerle gurur duyduğunun ilk işareti okumaya başladığı zamanlardır. İşte, her gördüğünü okumaya çalışarak, etrafına gururunun ve heyacanının verdiği mutlulukla bir şeyleri başardığını haykırırcasına göstermeye çalışır. Çocuklarımızın bu gururunu ne yazık ki, etrafındaki tabelalar ve alfabemizde olmayan harflerle karşılaştırarak, kafa karışıklığına neden olunmaktadır. Bundan sonrası, ruhlarında ezilmeyi beraberinde getirerek Türkçe'nin sanki yetersizmiş izlenimi verilerek, dillerine yabancılaştırdık. Bu sayede anlam karmaşası ile, bizzat öğrencimin ağzından ilk sorgulamayı içim sızlayarak işittim:" Öğretmenim, ters "p" harfi nedir?" Karşılığında ilk etapta ne sorduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla, defterini getirerek harflerin sonuna ilave edimiş "q"yu gösterince, ruhumda ki acı, beni çaresizliğe ittiğini fark ettim. Çocuklarımıza, ruh ezilmesini, kafa karmaşasını, yaşadığı gururun yerini şaşkınlığa ve zihin bulanıklığına çevirmesine sanıyorum ki, hiç kimsenin hakkı yoktur.

Ülkemde ki tabelaların bu denli yabancı kelimelerin istilası altına alınarak, kuşatılması; doğrusu beni kaygılandırmaktan öte, artık acı vermeye başlamıştır. Körpecik beyinler bu yabancılaştırma karşısında elbette kendi dilini, kendi müziğini, kendi öz kültürünü tanımadan bir başka milletin kültürüne teslim olacaklardır. Buradan yazılı ve görsel basının hızla körüklediği bu değişim ve yozlaşmaya, en önemli etkendir. Haber ve eğlence kanalları sürekli olarak bu yönde servis yapmaktadır. Öyle ki, Türkçe harfler bile artık telaffuzunu yabancı sese çevirmiştir. Mesela mı? İlk aklıma gelen radyolarda ki "FM" kanallarını "EF, EM" diye telaffuz ettiğimiz gibi. Yine kanal adları, keza aynı şekilde telaffuz edilmektedir. Oradan sıçrayarak yayılan bu moda akımın adını ne koymak gerekiyor, yorumu sizlere bırakacağım. Diğer taraftan bu türden sözcüklerin cümle aralarına yerleştirilmesi sanki daha bir bilimsellik ve entellektüellik katar edalarıyla anlatımların kendimizi aşağılayıp, ezmekten başka bir amacı olamaz! Sonu olmayan bir gidişle neredeyse güzel dilimizi unutup yerini derme çatma ingilizceyle devam ettirme niyetlerini, hayret ve ibretle izlemekteyim. Artık mahallelerde yarı ingilizce, yarı Türkçe tabelalar, başka yerde ingilizce ses veren harfleri kullanarak Türkçe kelime uydurma kabiliyeti(!) gibi garip yazılımlarla adlandırmalar ve dahalarıyla güzel dilimizin rezil edilişini içim yanarak takip etmekteyim.

Tüm bu gelişmeleri aziz Türk milletimizin dikkatlerine, sorgulayarak sunmak istedim. Gerek eğitimci kimliğimle, gerekse Türk vatandaşı kimliğimle köklü zengin ve bir o kadar da diğer milletleri kıskandıracak boyuttaki, türetme yeteneği olan TÜRKÇE'ye bir an evvel sahip çıkmalı; içerisine düşürüldüğümüz bu gizli ve sinsice yürütülen planı bozmak için milletçe tepkimizi ortaya koyarak, gerekirse bu tür tabelalı yerlerden derhal alışverişi kesmeliyiz! Tabii ki, gerekçesini söyleyerek. Sevgi ve saygılarımla!