12 Mayıs 2010 Çarşamba

Eyvah!.. Biri Bizi Gözetliyor!
















"Başkalarının mutluluğundan kendine pay çıkaran insan, en mutlu insandır." Goethe



"Dünyada gördüklerimizin doğruluğunu, yanlışlığını anlamak için doğruyu gösteren bir araç olması gerek; bu aracın doğruluğunu anlamak için de bir araç: Gel de çık bu işin içinden!.. Madem duyularımız, kendileri kesin, olmadıkları için, sorunumuzu kesin olarak çözemezler, öyleyse akla başvurmalı diyeceksiniz; ama hiçbir akıl da başka bir akıl olmadan ortaya çıkmaz: Döndük mü yine gerisin geri?" Montaigne / Denemeler


Dünyanın hemen her yerinde insanların özgürlüğü (!) için adımlar atılırken, diğer taraftan gelişen teknoloji ile birlikte neredeyse insanın özgür yaşam alanları yok denilecek kadar daralmaya mahkum ediliyor... Zira bu gelişmelerin başlangıcı magazin dünyasıyla baş göstermiştir. Öte yandan düşüncelerimizin yeterince söylemlerimizle uyuşmaması ve gerçek anlamda erdemden nasip almayışımızdan kaynaklanmaktadır...


Ahlâki ve vicdani değerlerin hızla çöküş yaşandığı bir dönemin içerisindeyiz. Akabinde millî ve manevi değerlerin tahribata uğramasıyla, gerçek anlamda sosyolojik bir çözülme yaşanılması kaçınılmaz bir gerçek olacaktır. Zira unutulmamalıdır ki Türkiye son 30 yıl içerisinde değer yargılarını neredeyse kaybeder oldu. Bu süreç, dünyada bizden çok daha evvel başladığı kesin. Bugün bu değer yargılarımızın çok büyük ölçüde tahribata uğramasındaki en büyük etken şüphesiz televizyonlarla başladı... Ahlaksız tekliflerin havada uçuştuğu Binbir Gece, Aşk-ı Memnu gibi diziler sayesinde toplumun büyük kısmı ekran başına toplanıp, neredeyse kendi hayatlarını da belki gözden geçirir konuma geldiler...


Evet; insanların, her şeyin üzerinde olması lâzım gelen bir de özel hayatı var değil mi?.. Özel hayat dediğimizde aslında akan sular durur... Zira kişinin kimseyi ilgilendirmeyen ve mahremiyet diye saydığımız, kişiye özel yaşamın alanları bizi diğer canlılardan ayıran ahlâkî de sayalabilecek değerlerin başında gelir. Ve bu özel hayatın mahremiyetinin sınırlarını şüphesiz ki kişilerin kendisi belirleyecektir. Ancak gelin görün ki bu alan, kimi zaman "paparazi" adıyla deşifre ediliyor, kimi zaman da yasa dışı yollarla kişinin haberi olmaksızın yaşamı uluorta hayasızca ifşa ediliyor... Bu durumu daha iyi algılayabilmek için, şöyle geçmişe uzanırsak, İngiltere Prensesi Leydi Diana, gönül macerası yaşadığı Dodi al-Fayed'le kendilerini takip eden paparazilerden kaçmaya çalışırken, trafik kazasına kurban gittiklerini hatırlatabiliriz...


Demek oluyor ki birilerinin özel hayatını, yine kimseyi ilgilendirmeyecek insanlara deşifre edeceğiz derken, başkalarının şerefleri, haysiyetleri, mahremiyet anlayışları fütursuzca yok sayılabiliyor! Ee, o zaman nerede kaldı insana duyulan saygı, ahlâk, izan, vicdan... Oysa yasalarla da koruma altına alınan, kişinin özel hayat anlayışı, şimdilerde ayaklar altında sürünüyor... Tabii ki de bu anlayış, kişilerde merak uyandırma ve ilgiyle; önce paparazi-magazin ayağıyla, televizyon dizileri ve sözde yarışmalarla sürdürülürken, devamı kontrolsüz bir noktaya ulaştı!


Öte yandan insanın özel hayatının gizliliğine saygı duyulmalı diyerek, kendi kendimize sözler verip, yapılanların "ayıp" olduğunu söylemekten geri durmuyorsak da aslında, çoğumuz bu kaideyi sadece dilden onaylıyabiliyoruz. Nasıl derseniz, bakınız internet ortamına herhangi bir kişinin özel görüntülerini koyan sitelerin, çoğu zaman "tıklanma" rekoru kırdığına tanıklık ediyoruz değil mi? Güzel; o halde bilgisayar başında kaçımızın "yok canım, bu görüntüler beni ilgilendirmiyor, izlemekten de hicap duyarım" dediği oluyor?.. Ve bu görüntülere bakmakla "suç" işlediğimizi kabul etmeye, kaçımızın yüreği yetiyor dersiniz? Yine "çocuk pornosu" ne kadar yasal suçsa, onu izlemekte bir o kadar suç sayıldığını bilmiyor muyuz? Demek oluyor ki kişinin önce düşüncesinin düzgün olması gerekiyor! İşte bu yönümüzün bozulmaması, irademizin sağlam kalması, gerçekten erdemli olmanın ta kendisi olarak ortaya çıkacaktır.


Peki biz bunu niye yazıyoruz derseniz; işte söylemlerimizdeki onurlu ve asil duruş düşüncelerimize ne yazık ki yansımıyor... Öyle olmasaydı başkalarının özel hayatlarını kapsayan görüntülere tenezzül edip de bakmazdık bile... Zira bu merakımız, tıpkı gizli kapalı, kapının anahtar deliğinden birini takip etmemize benziyor... Öte yandan aslında yine toplum olarak "biri bizi gözetliyor" adıyla kameralara yansıyan insanların yaşamlarına merak salıp da, ekran başından kavga dövüş kişileri izlemedik mi? İşte o andan itibaren ruhumuzda ve düşüncelerimizdeki soyluluğumuzu kaybetmiş olduk. Toplum adeta birbirini gözetlemekten zevk alır durumuna düştü; ki bu olayda gencecik bir evlat yok yere yaşamını yitirdi (Semra kaynana)... Hatta onların üzerinden, kendi hayatlarını unuturcasına, bir tartışma başlatmayı durumdan vazife saydılar.


Kısaca bu yapılanların özünde, "DEDİKODU"dan başka bir şey olmadığının farkında bile değiller! Ama olsun; bu iş, amiyane tabirle, "dedikodu baldan tatlıdır" anlayışı etrafında insanları "belden aşağı vurma" yarışına soktu... Oysa ki bu gidiş, hiç iyi bir gidiş değil... Ve bu anlayış bütün toplumun içine yayılırsa, artık oradan hayır gelmez!!!


Sevgi ve saygılarımla!

1 yorum:

  1. gote ye inat, insanlar başkalarının mutsuzluklarından mutluluk duyuyorlar artık.yazdıklarınızın altına imzamı atarım.görüyorum ki yılmaz özdil gibi gündem takip eden değerli yazarlarımızla aynı gündemi yakalıyorsunuz. kalemihize sağlık.elif

    YanıtlayınSil