asalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2020 Cuma

BAYRAĞIMIZ ASALETİMİZDİR






"Avrupa Parlamentosunda (AP) ırkçı Yunan milletvekili Loannis Lagos, Yunan adalarındaki göçmenlerin durumuna ilişkin oturumda Türk bayrağını yırttı."


Hani "asalet nedir?" deseler,

Hani insanın tüylerini diken diken edebilecek devlet terbiyesine bir örnek deseler, 

Hani dünya liderliğinin ve zarafetin dibini görmek nasıl bir şeymiş deseler,

İşte milleti temsil eden birisinin milleti temsil ettiği bilincinde olduğunu göstererek, Yunanların Türk bayrağına basmasına rağmen bayrağın yerden kaldırılması emrini verecek kadar saygılı olmayı gösteren Büyük ATATÜRK...


Dolayısıyla...

Hani düşmanın bile değerlerine saygı duyacak kadar insancıl bir yaklaşımı anlamayan çapsız siyasetçilere ne kadar anlatsan nafile... 

O sebeple,

Bu hadsizliğe verilecek en güzel cevap:

Yunanlıları denize döktüğümüz KURTULUŞ SAVAŞI olacaktır!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

1 Temmuz 2012 Pazar

Oldu Canım...














"Tesettürlü yazar Esra Elönü'nün canlı yayındaki ''Türklük''le ilgili sözleri Twitter'da infial yarattı...

'Bu kanın asaleti nereden geliyor? Biz başka bir kimlik üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyoruz. Ben asla sorulduğu zaman Türk'üm demem. Bu beni rahatsız eden bir şey. Neden Türkiye'li diyoruz. Bu da beni rahatsız ediyor. Bir adalet devleti diyebiliriz buraya. 'Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti'nindir ' sözü de beni rahatsız ediyor. Bu Kemalist zümrenin ortaya çıkardığı sözlerden bir tanesiydi. '... " 30 Haziran 2012, Vatan


Bu hanım, öyle sanıyorum ki, bir başka alemde falan yaşıyor...

Zira, uluslararası geziye çıktığınızda ne isteniyor?

Kimlik pasaport!

Pekii; pasaport ne işe yarar?

Kimliğini, uyruğunu açık ve resmi şekilde belirten belge.

Eee o zaman?!..

Bu hanımefendi ne diyormuş acaba?

Ay bir dakika benim uyruğum falan yok!


Zaten böyle bir şeyi de asla "kabul etmem"...

Ama bana mesela, "bir adalet devleti" vatandaşı diyebilirsiniz!!!


Tabii bu cümlenin karşılığında, görevli insanlar da hiç çekinmeden...

Aman ne kadar güzel!.. Harika! Valla bu tanımlamayla "ırkçı" olmadığınızı şipşak anladık..

Buyurun efendim, şöyle geçiniz, işlemleriniz bitmiştir!!!

Oh.. ne âlâ...

İşte bu kadar...

Ne güzelmiş..


Artık bundan böyle sınırlar yok!

Devletler yok!

Etnik anlamda mezhep, ırk ayırımı yok!

Soydaşlık, dindaşlık yok!

Yani kısaca dünya barış, huzur içinde ve de en önemlisi savaş falan yok!!!

Bundan böyle...

Ver elini...

Dünyanın hangi ülkesini istersen oraya git, gez, yerleş, çalış...

Aman da aman...

Yalnız ufak bir sorun var galiba;

İçinde yaşadığımız acımasız ve vahşi dünyanın kuralları var...

Sakın yanlış anlamayınız; "Ben Türk'üm" falan demiyorum...

Sonra "cıs" olurum...

Faşist, ırkçı, kafatasçı falan...

İşte anlarsınız ya...

O ne öyle "Türk'üm", Türkiye falan..

Ne ayıp!

Ne ilkel şeyler...


Ben sadece bizim dışımızda, ay... affedersiniz, "bir adalet devleti" dışında diyorum...

Hani -bizim içinde yaşadığımız bu alemde- başka başka yaşayan ırklar, milletler, devletler var ya...

İşte onlar..

Durun hatırlatayım;


İngiltere... İngiliz vatandaşı,

Fransa... Fransız vatandaşı,

İtalya... İtalyan vatandaşı,

Almanya... Alman vatandaşı,

İspanya... İspanyol vatamdaşı,

Amerika... Amerikan vatandaşı,

Rusya... Rus vatandaşı,

Çin... Çin vatandaşı,

Japonya... Japon vatandaşı,

Yunanistan... Yunan vatandaşı,

Türkiye... "CIS"... "Bir Adalet Devleti"!!!

...

Şimdi şaka bir yana da,


Yahu biz ezelden beridir bir milletiz...

Şimdi elin Alman'ı, İngiliz'i, Fransız'ı, İtalyanı, Yunan'ı Amerikalı'sı...

Milletinin adını bağıra bağıra söylüyor IRKÇI olmuyor da...

Biz söyleyince, bize gelince mi Irkçı FAŞİST oluyor?

Anlayamadım bir türlü...


Öte yandan...

Ayrıca bu kişinin bir de kendince nükteli ve "okkalı" bir sorusu var...

"Bu kanın asaleti nereden geliyor?"muş,

Hemen bir örnekle bu hanıma yanıtını verelim;

Ve bakalım, Yüce Türk Milleti'nin kanındaki o asalet nereden geliyormuş:

30 Mayıs 1921'de Yunan Kralı Konstantin, İzmir'e geliyor...

"İzmir Valisi İstiryadis, İplikçizade Köşkü'ne el koymuştu. Böylece, hücumbot ile yanaşan Kral Konstantin, İzmirli Rumların büyük gösterileri ile İplikçizade Köşkü'ne gelmiş ve ayağının altına serilen Türk bayrağına basarak evin içine girmişti. Bu olay, Karşıyakalılar için büyük bir üzüntü ve nefret kaynağı olmuştur;"

10 Eylül-1 Ekim 1922, Gazi Mustafa Kemal Atatürk İplikçizade Köşkü'nde...

"Atatürk, büyük bir tezahürat içinde evimizin önüne geldi ve ayaklarının altına serilen Yunan bayrağına basmayı reddederek içeri girdi. Kaynak: Karşıyaka ve Kaf Sin Kaf Tarihi, Yaşar Aksoy, Hisdaş Yayıncılık,1988, İzmir, sayfa: 42-43" www.isteataturk.com


İşte asalet bu!

Tabii anlayana...

Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)

11 Nisan 2011 Pazartesi

Esaret Altında Asalet















Dün Türk Emniyet Teşkilatı'nın 166. kuruluş yıldönümüydü.
Türk Polisi, halkımızın huzur ve emniyetini canı pahasına korumayı 166 yıldır görev edinmiştir...

Onların bu mutlu gününü özellikle bir polis kızı olarak yürekten kutluyorum... :)

Öte yandan...

"İngiltere'nin en çok okunan ücretsiz dağıtılan gazetelerinden Metro Gazetesi... Yunanistan'dan bahsederken Türkiye sınırları gazetedeki haritada Yunanistan olarak göstererek büyük bir skandala imza attı.
Ancak Yunanistan'dan bahsederken haberde yer alan haritada, Türkiye sınırlarında Greece yazdığı görülüyor. Ayrıca haritanın üzerinde Yunanistan bayrağının bulunması da dikkat çekiyor." Vatan, 11.04.2011

Anlaşılan İngilizler, Türk milletinin sabrını ve gücünü tekrar sınamaya çalışıyorlar...



O vakit bu haberle birlikte zihnimde çağrışan ve okuduğumda göz yaşlarıma hakim olamadığım, yiğit bir subayımızın gurur veren onurlu davranışını tarih sayfamızdan kaleme alan Turgut ÖZAKMAN'ın kitabından, izninizle dikkatlere sunmak isterim:


"İSTANBUL HÜKÜMETİNİN Harbiye Nazırı Ziya paşa her zamanki yumuşaklığı ile, "Beyler.." dedi, "..İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok. Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.”

Sarı atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve itilaf partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi.Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü :

"Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim."

"İçeri al."

Nazır subaylara bilgi verdi :

"Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili."

Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi :

"Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz."

Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki bir yazıya bakarak, yumuşak bir sesle, "Oğlum.." dedi, "..dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz inzibat subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?”

"Evet efendim, doğru."

Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi :

"Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?"

"Hayır efendim, gördüm."

Nazırın canı sıkıldı :

"Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti."

"Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım paşam. Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?"

Ziya paşa derin bir kederle ellerini açtı :

"Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil.Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım."

Başıyla çıkması için izin verdi.Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı :

"Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum."

Nazır bıkkınlıkla, "Söyle bakalım" dedi.

"Balkan savaşı’nda teğmendim, Çanakkale’de üsteğmen , Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem."
Harbiye nazırı bozuldu :

"Anlamadın galiba. Harbiye nazırı olarak emrediyorum."

Yüzbaşı sükunetle, "Anladım efendim" dedi, apoletlerini (Rütbelerini) bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı :

"Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!"

Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.
Gözleri dolarak, Faruk yüzbaşıya selam durdular…" Turgut ÖZAKMAN / Şu Çılgın Türkler, sf: 57-58


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)




14 Ekim 2010 Perşembe

Asalet Ruhtadır, İncelik Dildedir!






















"Asil bir insan yedi şeye en büyük dikkat ve itinayı göstermelidir:
Gözlerine dikkat etmelidir; açıkça görmesi için.
Kulaklarına dikkat etmelidir; vuzuhla işitmesi için.
Yüzüne dikkat etmelidir; hürmet telkin etmesi için.
Sözlerine dikkat etmelidir; doğru olması için.
Kafasındaki tereddüt ve şüpheye dikkat etmelidir; başkalarına sormak ve öğrenmek için.
Hiddetine dikkat etmelidir; doğacak güçlükleri önlemek için.
Faydalı olanı ararken dikkat etmelidir; adaleti uygun olarak düşünmek için." Konfiçyüs


"Asalet nedir?" diye sorulduğunda aklımıza neler gelmez neler... Ama biz şimdi bu durumu bir kenara bırakıp, soruyu tersden ele alarak düşünsek diyorum; şüphesiz ki o vakit asaletin ne olduğuna değil de, nelerin asalet olamayacağı üzerinde hepimizin az çok tespit edeceği davranışlar vardır. İşte bu bağlamda -benim de kısmen izlediğim- bir televizyon programında sarfedilen kelimenin gazetelere yansımasıyla "asalet" kavramı üzerinde durmak istedim.


Zira bu defa öyle televole kültüründen gelen bir program falan değil, söyleyeceklerimize konu olan kişi, bir dönem milletvekilliği de yapmış emekli bir büyük elçimizin (İnal BATU) kızı. Üstelik bu kişi akademeik düzeyde de incelendiği zaman, "kocaman kocaman" etiketlere sahip olduğunu görürsünüz... Dahası ayrıca da tarih üzerinde bir kitap "yazmış"; şu anda da Boğaziçi Üniversitesi'nde "edebiyat doktorası" yapmaktaymış... Peki bütün bunların anlamı ne oluyor? diye sorarsanız, hani ne bileyim ilk etapta bu kadar "donanım"a sahip kişler için, "ne güzel gerçekten soylu yetişmiş..." denilecek veriler var ortada...


İzninizle söz konusu davranışı hatırlatarak devam etmek isterim:

"Pelin Batu Habertürk ekranlarında tam 4 defa P...venk dedi. Az kalsın kanal kapanıyordu..."13.10.2010, Vatan


Vallahi, ne diyelim... bu şekilde toplumun ruhu zayıfladıkça "asalet"de anlamını yitirip, ortadan kalkıyor... Hele de eğitimci olmanın verdiği hassasiyetle çocuklarımızı eğitmek gibi bir sorumluluğum olduğunu da gözönüne alırsam, konunun vehametini vurgulamam gerekir mi doğrusu bilemediğim gibi, kafam iyiden iyiye karışıyor...


Ne bileyim; aklıma öğrencilik yıllarım geldi işte... Zira o zaman düzgün konuşmak, iyi bir Türkçe ile kendini ifade etmek bizlere ve topluma hep örnek gösterilmiştir. Bu anlamda da sürekli öğretmenlerim tarafından takdir edilip, arkadaşlarıma örnek tutulduğumu hatırlıyorum :) Şimdi ise yaşadıklarımı bugünle kıyaslıyorum da... Her geçen gün gelişmelere baktıkça dünün bugünle hiç alâkası olmadığına üzülerek tanık oluyorum. Aksine bugün, özünde sanki "kötü" hep örnek tutuluyor gibi...


ASALET; televizyonların örnek tuttuğu ve topluma dayattığı üzere, magazin dünyasındaki kişilerin gösterdiği olgular değildir!
KAPİTALİST düzende paranın getirdiği renkli hayatın, parayla satın alabileceği bir şey, hiç değildir!
Şan, şöhret, mevki ve gösterişle elde edilebilecek kadar da ucuz olmadığını işte bu gibi örneklerle görebiliyoruz!


Tabii, bu pek kaba sözcüğü sarfeden Pelin hanım için değişik anlamda savunmalar da yapılmıyor değil hani... Zira sözcüğün "tanıtımı yapılan kitapta geçtiğini ve bunun tekrarlanmasında bir sakınca görülmediği" gibi, "özürü kabahatinden büyük" dedirtecek açıklamaları okuduğumda, bir eğitimci olarak, "hadi canım sen de..." diyesim geliyor!

Bu türden kaba sözcüklerin peşinden zihinlerde uyandıracağı anlamların oluşmasını nasıl izah edecekler o vakit? Toplumda her ne sebeple olursa olsun, geride bırakacağı kötü izlenimleri ve tahribatları neden hesaba katmazlar ki?..


En azından söylenilen bu kaba kelime, bir hanımefendinin ağzına yakışır mı? Üstelik kariyer sahibi ve bilimsel açıklama adına oraya çıkan kişiler bunlar... Konuşacaklarını "bin düşünüp bir söylemesi" gerekmez mi?

Bu gibi kişiler, topluma önder ve örnek değiller mi? O vakit bu "ağız" ve söylemler toplumun ahlâkında bir kırılmaya, ruhunda da bir zayıflamaya neden olmaz mı?


Kısaca sormak istediğim şu ki; okullarda çocuklarımızın ağzından düşürmedikleri ucuz ve basit kelimelerin yanında, hakarete varacak affedersiniz küfür ve kaba sözcüklerin kaynağı neresi acaba? Bu çocuklar, bu türden sözleri nereden işitip, özenip kullanıyorlar dersiniz? Ha, ailelere soracak olursanız, kendilerinin bu türden sözleri kullanmadıklarını ifade ediyorlar!

Ee, o değil, bu değil...

İyi de o zaman bu çocuklar, bu davranışları nereden öğrenip, alışkanlık ediyorlar diye, sormazlar mı adama?!


Sevgi ve saygılarımla!