16 Eylül 2010 Perşembe

Besleme Çocuk Yunanistan!
















Mevlânâ’nın bir sözü var; "Çakal boya küpüne düşmüş, kendisini tavus kuşu zannetmiş" diyor.



Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması sürecinde, 19. yüzyılın emperyalist güçlerince Osmanlı'nın egemenliğinden çıkarılarak kurulan yirmi sekiz yeni devletten biri olan Yunanistan...

Mora'daki Yunan ayaklanmasını destekleyen İngiltere, Fransa ve Rusya'nın tek hedefi orada bir devlet idaresi kurulmasını sağlamaktı.... Nitekim Yunanlılar, Mora'da büyük bir isyan başlattılar...

1821 yılında Osmanlı'nın idaresinden koparılan Mora Yarımadası ve Atina'dan ibaret çok küçük bir bölgede "Yunan Krallığı"böylelikle kurulmuş oldu...


İleri yıllarda,özellikle Fransızlar ve İngilizler, Rumları o günden bugüne himayeleri altına alarak bugünlere taşıdılar. Zira bugün Batı'nın "ŞIMARIK ÇOCUĞU" olarak da bilinen Yunanistan, biliyor ki; her şartta kendilerine destek yine Batılı "anne baba"larından gelecek...

Osmanlı'nın yorgun ve güçsüz durumundan yararlanılarak Yunanlılara bir bir verilmeye zorlanılan topraklarımız....

"1877-1878, Osmanlı-Rus Savaşı sonucu verilen bölge: Tesalya, Orta Yunanistan

1912-1913, Balkan Savaşları, verilen bölge: Epir, Makedonya (Selânik), Girit, Bozcaada ve Gökçeada dışındaki adalar .

1918, 1. Dünya Savaşı'nın ardından verilen bölge : Batı Trakya

Ege adalarının geleceği güçlü devletlerin kontrolüne bırakıldı ve 1946'da, İtalya'nın 1912'de Osmanlı Devleti'nden almış olduğu 12 adanın, İngiltere'nin desteğiyle, bu adalar da Yunanistan'a bırakıldı."


Netice itibariyle; Bugünkü Yunanistan, 1821-1946 yılları arasındaki 125 senede, çeşitli oyunlarla ve hilelerle, yani emperyalist güçlerin ince ince planlarıyla Osmanlı aleyhine, topraklarının yüzölçümünü yaklaşık on katına çıkarmayı başarmıştır!

Bugün, Yunanistan'ın To Vima (To BHMA) Gazetesi'nin haberine göre;

"Tek tehdit TÜRKİYE" başlığıyla deniliyor ki;

"Yunanistan’ın, “kırmızı kitap” olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde diğer tehditleri çıkararak tek tehdit olarak Türkiye’yi tanımlayacağı bildirildi."


Eee, bu haberi nasıl yorumlamak gerekir sizce?

Yunanistan mı Türkiye'ye tehdit?

Yoksa Türkiye mi Yunanistan için tehdit sayılıyor?


Vallahi ne diyelim, bilemiyorum...

Allah ıslah etsin!

Görünen köy kılavuz ister mi?


Sevgi ve saygılarımla!



14 Eylül 2010 Salı

Hakkını Helâl Et...















"Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur." ATATÜRK



9 Eylül 1922, İzmir'in düşman işgalinden kurtulduğu gün...


11 Eylül 1922, Bursa'nın düşman işgalinden kurtuluş günü...

Ve Anadolu bağımsızlığını ilân etti...

Türk ulusu artık o gün bugündür dimdik ayakta...

Ulu önderimiz ve onun etrafında birleşen yüce milletimiz, 19 Mayıs 1919 günü başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı'nı büyük başarıyla tamamlayarak, düşmanı vatan toprakları üzerinden bir bir temizledi. Ve bağımsızlığını emperyalist güçlere rağmen dünyaya ilan etti...

Ve ufuktan tekrar yepyeni bir güneş doğdu.

Bu güneşin adı:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti

Bu güneşi söndürmeyecek kararlılığına sahip vatan evlatları, hiç çekinmeden bağımsızlığımızı, onurumuzu ve bölünmez bütünlüğümüzü, korumak ve kollamak için; Atalarına olan bağlılıklarını, kararlılıklarını göstermek için görev ve sorumluluklarını yapmaya hazır, günlerini bekliyorlar!

Gün içinde kapım çalındı... Karşımda çakı gibi bir delikanlı... Sarışın mavi gözleriyle "hocam..." dedi... Ah, büyük bir heyecanla içeri buyur ettim... Zira yarın askere gitmek üzere hazırlanan bu delikanlıyı ben okuttum :) Dünya tatlısı kuzucuğum bana, "hakkınızı helal edin" demek için geldiğini söylüyor...

Uff, nasıl helal etmem ki!..

Asıl ben, onlar için görev ve sorumluluğumu hakkıyla yerine getirebildim mi diye, düşünmeden edemedim...

Ve asıl onların, benim üzerimde hakları, kaldı mı acaba?..

İşte bu duygu ve düşünceler etrafında kuzucuğumla biraz sohbet etmek fırsatı yakaladım. Onunla nasıl gurur duyduğumu ifade edecek kelimeler bulamıyorum!

Ufuk, belki 20 yaşında bile değil... İşte; vatan için canlarını feda etmeye hazır bu yiğitler, peygamber ocağı olarak gördüğümüz asker ocağında, sönmemek üzere parlayan güneşi koruyacaklar!

Namusumuz olacaklar...


Onlara nasıl hakkımızı öderiz ki?!

Ödemek bir yana, dökülen kanların bedeli var mıdır?

Hangi millet, vatanı için, onuru için, bağımsızlığı için bu kadar kan dökerek, can verebilir?

Hangi ulusun anaları babaları biricik evlatlarının ölümü karşısında, "VATAN SAĞOLSUN!" diye karşılık verebilir?!..

ATATÜRK'ün evlatları, Türk, Kürt... ayırımı yapmaksızın zamanı ve yeri geldiğinde görevlerini yapmak üzere helâlleşerek, peygamber ocağı askeri birliklerine, bir bir teslim olmaya güle oynaya gitmeyi kendilerine bir onur sayıyorlar!!!

Ne mutlu yiğitlerimize...

Ne mutlu aziz milletimize...

Ne Mutlu Türk'üm Diyene!

Ve buradan iletmek istediğim:

Selam Olsun bütün MEHMETÇİKLERİMİZE...

Sevgi ve saygılarımla!



10 Eylül 2010 Cuma

Çocukluğumu Gördüm...














"Gözyaşları, insan ruhuna yağan yaz yağmurlarıdır."





Bayramlarımızın en güzel taraflarından birisi de sevdiklerimizle ve yakınlarımızla bir şekilde görüşme olanağına vesile olmasıdır. Ah, bu, harika bir duygu... İşte bu bayram sevdiklerimle birlikte yaptığım bayram kahvaltısı benim için inanılmaz güzel ve keyifliydi... Bu duyguyu yaşamamdaki en önemli etken, hiç şüphesiz ki bayram heyecanının verdiği coşkudur...


Öte yandan bayramı bahane edip, Bursa'nın daha önce hiç görmediğim bir mekanına gitme fırsatım oldu.

"Haflinger At Çiftliği"...

Bu mekan, at binmenin yanında, insanı doğayla meşgul etmek için çeşitli etkinlikleri de içeren bir takım faaliyetleri de ayrıca hizmet olarak sunuyor.
Neyse yakınlarımla birlikte bu mekanda bir kaç saat hoş ve güzel bir zaman geçirdim. Mekanın ev sahipleri arasında kazlar da vardı. :) Ne yalan söyliyeyim, bu ortam çocukluğumda yaşadığım bir olayı gözümün önünde canlandırdı.


Kozaklı'da tek katlı bir evde oturuyorduk. Hatırladığım kadarıyla o zamanlarda evimiz, şimdilerde olduğu gibi beton yığını bir ortamda değildi (ki öyle olmasa çevremizde kaz sürüsü olmazdı herhalde). Neyse... sevgili annemin çamaşır asmak için bahçeye indiği bir sırada ben de kazları kovaladığımı hatırlıyorum. Zira bu olay, henüz okula gitmediğim bir dönemi (3-4 yaşlarında olabilirim) kapsıyor... Lafı uzatmıyayım, hiç unutamadığım şey ise, sevgili anneme doğru koştuğum anda kazın beni ısırmasıdır... :(


İşte benim hayvanlarla yakın temasım bununla başladı... Ve yine Kozaklı'da rahmetle andığım sevgili babamın, bilemiyorum, belki kendince yetiştirmek için aldığı civcivleri sahiplenmem vesilesiyle olsa gerek ki, bir sabah kalktığımda karton kutudaki sarı civcivimin öldüğünü gördüğüm andaki yaşadığım duyguyla bu temas sonlanmış oldu. Zira kendimce sahiplendiğim cicivimin cansız bedenini gödüğüm andaki duyduğum acı, gözümün önünden hiç gitmiyor! Yani kalbimin bir köşesi bu acıyı, hep canlı tutuyor gibi... O an ki duygularımla, belki saatlerce kendimi kaybedercesine ağladığımı da hiç unutamam...


Bu iki olay, benim o günden sonraki yaşamımda hiçbir hayvana, elimi dahi süremeyecek kadar ürkek olmama neden oldu. Bilemiyorum; sarı civcivimin cansız bedenine tanıklık etmem beni, belki bu ruh haline sürüklemiş olabilir... Kozaklı'da yaşadığım bir yılın ardından, başka yerlere tayinle gittiğimizi hatırlayarak itiraf ederim ki; bundan sonra yaşamım hep apartman katlarında geçti ve ben, hiçbir hayvanı yakından görme ve temas etme olanağına sahip olamadım.


Haflinger At Çiftliği'nde çay içerken kazların yanıma gelişi, beni hem ürküttü, hem de çocukluğumu tekrar yaşattı. Sanki kazlar da, benim duygularımı hissedercesine etrafımda bağıra bağıra dolaştılar...


Ürkekçe ve neredeyse korkarcasına duyduğum heyecanla birlikte geçirdiğim hoş saatleri, buradan sizinle paylaşmak istedim. Çünkü burası gerçekten çok güzel bir mekan... :) Doğayla içiçe olmak... Belki beni bir süreliğine de olsa, çocukluk yaşamımda derin iz bırakan önemli anılarıma götürmüş oldu. Doğrusunu isterseniz, günlük olayların telaşesi içerisinde, çocukluk anılarıma en sıcak şekilde hiç bu kadar yakın olmamıştım...


Eminim ki herkese anılarını çağrıştırarak yaşatacak pek çok güzel ve değişik mekanlar vardır. Ama ben, tesadüfen bulunduğum bu mekanda anılarımı sımsıcak duygularla yaşayabileceğimi hiç düşünmemiştim. Ayrıca mekan sahiplerinin sevecen ve güler yüzleriyle bayramın havasına uygun konukseverlikleri de, bu duyguları yaşamamda katkı sağladıkları kesin. Onlara da bu katkılarından ve Türk konukseverliğine uygun davranışlarından dolayı, teşekkür etmeyi de kendime borç sayıyorum.


Bunu en kısa zamanda tekrar yaşamak isterim... :)


Sevgi ve saygılarımla!



8 Eylül 2010 Çarşamba

Hepimizin Bayramı...

















Bugün bayram erken kalkın çocuklar
Giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi

...

Yarın bayram...

Umut ediyorum ki, hepimizin yüzünde gülücükler hakim, gözlerimiz ise pırıl pırıl parlıyor olsun...

Şüphesiz ki bu harika duyguların oluşmasına vesile olan, bayram sevincimizin dışa yansımasıdır...


ULUS olarak ortak mutluluğumuz olan Mübarek Ramazan Bayramı; yüce milletimize ve İslam alemine kutlu ve mutlu olsun!


Ve yine bu bayramın bizlere, her zamankinden daha fazla birliktelik, sevgi, saygı, hoşgörü, kardeşlik, dostluk, sağlık, barış ve huzur getirmesini diliyoruz! Zira buna çok ihtiyacımız var...


Ramazan Bayramı'nı sevdiklerimizle birlikte, dolu dolu ve mutlulukla yaşamamız dileğiyle...


MUTLU BAYRAMLAR... :)


Sevgi ve saygılarımla!


7 Eylül 2010 Salı

Haç Bahane...
























"Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta?
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?" Mehmet Akif ERSOY / Yâ Râb Bu Uğursuz Gecenin Yok mu Sabâhı?..



Bir kalenin fethedildiği nereden anlaşılır? Tabii ki de kaleye dikilen bayraktan... Peki bir yer işgal edildiğinde ilk önce ne yapılır? Şüphesiz ki işgal edenlerin bayrağı dikilir! O halde bunun anlamı nedir? Artık bayrağın dikildiği yer, bayrağın sahiplerinin olduğuna açık ve net cevaptır...


Hoşgörü anlayışı içerisinde Akdamar Kilisesi'nde ayin yapılmasına rıza gösterilmesine rağmen, edinilen heberlere göre Ermeni Patrikhanesi, bu durumu yeterli görmeyip, dahalarını istemeye kalkışmış...

Efendim, Akdamar'a "Haç dikilmeli"ymiş...

O vakit biz de sormak isteriz:

Niye ki?!

Sizin amacınız üzüm yemek mi?

Yoksa bağcı dövmek mi?

Ha, amacınız üzüm yemekse, o halde buyurun ayininizi yapın!...

Yok, amacınız bağcı dövmekse, orada durun bakalım!!!

Hani sizler değil miydiniz, "amacımız sadece ayin yapmak!" diyen?

Ee, o zaman şimdi niye yan çiziyorsunuz?..


Öte yandan, topluma örnek olan ve topluma yön veren kişilere sanatçı denir. Ama şimdilerde bu anlayış ve sorumluluk farklı alanlara taşınıyor... Mesela Fransız oyuncu Gerard Depardieu, Ermenistan'a giderek uluslararası siyasi bir göreve soyunmuş...

Bakınız ne demiş bu "oyuncu"; "Türkiye'nin soykırımı tanıması için kültürün araç olarak kullanılmasını" önermiş...

Pekâlâ, Gerard Depardieu, "Politikaya bulaşmak istemiyorum ama..." diyerek devamında siyasi açıklamalarıyla sizce siyasetin tam göbeğine inmiş olmuyor mu?!..


Demek ki bugün yapılanlar arasında sözde "Ermeni soykırımı" iftiralarını dünya kamuoyuna yayma görevini üstlenenler arasında" sanatçı"lar da yer alıyormuş! Tıpkı Gerard Depardieu'nun yaptığı gibi... İyi de bu durumda sanatçının güvenirliği, topluma örnek oluşu gibi ahlaki ve vicdani sorumluluğun esası nerede kaldı?!..

Şimdi Gerard Depardieu'ya buradan yine Fransız Jean Jacques Rousseau'nun düşüncesiyle izninizle yanıt vermek isterim:

"Söyleyin bize ulu Voltaire; sırf yozlaşmış salon beyefendiliğimiz uğruna kaç tane el sürülmemiş ve güçlü güzellik eserinizi feda ettiniz? Bu asil ve muhteşem, yiğitçe işlerden sıyrılıp bayağılık ve seviyesizliğe düşmek size ne kadara mal oldu?"


Aynı satırların biraz gerisinde, halkın beğenisini kazanmak uğruna eserlerini yavanlaştıran, sıradanlaştıran sanatçıları şu cümlelerle yermez mi: ...

"Sanatçı dediğimiz kişi; bilgelerin itibar gördüğü, eğlence meraklısı bir gençliğin zevkler içinde yaşadığı, insanların zevklerini kendilerini özgür kılan tiranlara feda ettikleri, erkek ve kadınların sırf birbirlerinin zevk duygularını karşılamak uğruna gösterdikleri cesaret için drama başyapıtlarını ve mucizevi müzik eserlerini sahipsiz bıraktıkları bir çağda ve ülkede dünyaya gelmek gibi bir talihsizlik yaşasa kendini kabul ettirmek için hangi yolu denerdi nazik beyler? Elbette o akılalmaz yeteneğini dönemin seviyesizliğine uydurmak amacıyla, hayranlık veren ölümsüz başyapıtlar ortaya koymak yerine, dönemindeki insanların beğenisini toplayabilmek için son derece sıradan eserler üretirdi." Sf: 10-11, Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev / Jean Jacques ROUSSEAU


Evet, kendi döneminin sanatçı ve aydın çevresini bu sözlerle eleştiren ROUSSEAU'dan cevap vermeyi daha anlamlı buldum. Zira bu düşünceler bana ait değil!.. Depardieu'nun kendi vatandaşı olan, bir filozofun düşüncesi...

Söz konusu tespitler ne yazık ki günümüze hakim bir kısım sözde "sanatçı"ların zihniyetini yansıtmaktadır. Ve bunun içerisinde de korkarım ki, Gerard Depardieu'da var...


Sevgi ve saygılarımla!



5 Eylül 2010 Pazar

Kalplerimizi Temiz Tut Allah'ım!














"Oku seni yaradan rabbinin adıyla oku" Alak Sûresi 1-2. Ayet Hz. Peygamber, "Ben okuma bilmem" diyerek cevap vermiş Cebrail ise "Seni okutacağız ve öğrendiğini asla unutmayacaksın" buyurarak, Peygamberimize ilk vahiyi böyle bir gecede bildirmiştir. Bu gece Kadir Gecesi'dir.


"Artık, her türlü hırs, kişisel çekişme ve kavgalarımızdan uzak duralım. Fanilerin geçici memnuniyetini değil, Bâki olan Rabbimizin hoşnutluğunu esas alalım; gösteriş ve desinler diye değil inandığımız gibi yaşayalım ve davranalım. Özümüz sözümüz, içimiz dışımız bir olsun. Bu gecede Yüce Allah'ın bizlere bilgi, anlayış ve ihlâs vermesi, doğruyu bulduktan sonra kalplerimizi saptırmaması ve bizi affetmesi için dua edelim. İhtiyaç içerisinde ve zor şartlar altında yaşamını sürdürmek zorunda kalan insanlarımızın maddi ve manevi yardımlarına koşarak sıkıntılarını paylaşmaya, acılarına ortak olmaya çalışalım." 04.09.2010, Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU Diyanet İşleri Başkanı


"İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir." HADİS (Buhari)


Bugün kişisel hırslara kapılarak bencilliğin esiri olduk. Yani insani duygulardan gittikçe uzaklaşıyoruz. Bu anlayışla birlikte ne yazık ki insanlığın hazin sonunu kendi ellerimizle hazırlıyor gibiyiz... Zira insanların fütursuzca ve azgınca davranışları gösteriyor ki kalp sağlığımız bozulmaya yüz tutmuş... O vakit toplum olarak bu gece öncelikle kalp sağlığımız için duacı olalım! :)


İşte bu duygu ve düşünceler etrafında buradan söylenebilecek tek şey, Kadir Gecesi'nin yüce milletimize birlik, beraberlik ve hoşgörü ile devam etmesine vesile olmasını; İslam dünyasına mutluluk, tüm dünyaya ise barış getirmesini Yüce Allah'tan diliyoruz.


Sevgi ve saygılarımla!



Not: Bir önceki yazımda değindiğim üzere; ve konunun önemine vurgu yapmak için bir kez daha buradan ele almak istediğim, kendini bilmez kişilerin sözde "din" adına yola çıkarak, bir başkasına yapmış olduğu zorbalığının karşılığı olan Kur'an-ı Kerim'den ilgili üç ayeti buradan izninizle paylaşmak isterim. Zira aynı zamanda bu gecenin günahlarımızın affedilmesine bir fırsat olduğunu biliyoruz... T.G.

Gâşiye Sûresi:

"Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin." 21. Ayet

"Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin." 22. Ayet

"Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir." 26. Ayet


3 Eylül 2010 Cuma

Nerede Sevgi, Orada Allah!















"Canı inciten kişinin, bu incitmenin Hakk'ı incitme olduğundan haberi yoktur. Bilmiyor ki bu küpün suyu ırmak suyu ile birleşmiştir." MEVLANA



"YOZGAT Otogarı'nda otobüs bekleyen Kadışehri Cumhuriyet Savcısı Özcan Çubukoğlu, Ramazan ayında açıkta sigara içtiği gerekçesiyle 2 kişi tarafından dövüldü." 03.09.2010, Vatan


"İnsanın içinde ne vardır?

İnsanın yüreğine sevginin egemen olduğunu öğrendim.

İnsanların tümü kendilerini nasıl rahat ettireceklerini düşünerek değil, insanlara verdikleri sevgiyle var kalırlar.

Daha önceleri, Allah'ın insana hayattan tat alması için arzular bağışladığını biliyordum; bugünse anladığım şu ki, gerçek bunları kat kat aşıyor.

-Biliyorum ki; Allah kullarının ayrı ayrı değil, beraberce yaşamalarını istiyor; bundandır ki, her birine, hepsi için gerekenleri esinliyor.

-Biliyorum ki, insanlar sadece kendilerini düşünerek var kalıyor gibi görünseler de; aslında onlara hayat veren tek şey sevgidir. Seven Allah'a, Allah sevene yaklaşır. Sevgiyi var eden sadece O'dur çünkü." Tolstoy'dan


Okuduğum bu korkunç haber aslında münferit bir olay olmakla birlikte, her toplulukta ve inançta sıkça karşımıza çıkabilecek bir durumdur. Bu olay, mübarek Ramazan ayının bizlere sunduğu o huşu içerisindeki havayı neredeyse azgınca bir kontrol mekanizmasına çevirdiğinin, kötü bir örneğidir.

On bir ayın sultanı saydığımız kutsal Ramazan'ın bizlere rahmetle birlikte birliktelik, dayanışma ve sevgi sunduğu bilinirken, öte yandan bu türden haberler, İslamiyet'e sadece zarar vermekten öteye geçemiyor!

O zaman, bu haberde olduğu gibi sözde "din" adına yola çıkarak, insanlara zulmü yaşatan ve etrafa korku salan bu orta çağ zihniyetine karşın, kutsal kitabımızdan bir ayetle karşılık vermek isterim:

"Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?" Yunus Sûresi, 99. Ayet

Buradan yola çıkarak, o halde hangi düşünce ve kuvvetle insanları oruç tutmaya kaba kuvvet kullanıyorsun? diye sormak isteriz!

Bu mudur, Müslümanlığın insanlara sunmuş olduğu davranış ve tutum anlayışı?

Bu mudur, insanın içerisindeki Allah sevgisi?

Oysa biz Mevlana'nın, Yunus'un çocuklarıyız! Fıtratımızda hoşgörü yatmaktadır. O halde bu korkunç durum, sadece ve sadece cehaletten kaynaklanan birkaç bilgisiz kişinin sorumsuzca ortaya çıkarak göstermiş olduğu münferit bir olaydan ibarettir!

İslamiyet'le uzaktan yakından alâkası olmayan bu karanlık zihniyeti, şiddetle ve esefle kınıyorum!

Sevgi ve saygılarımla!