12 Nisan 2013 Cuma

Ümit KAFTANCIOĞLU...













Asıl adı Garip Tatar olan Ümit KAFTANCIOĞLU, Ardahan'ın Hanak ilçesine bağlı Koyunpınar köyünde doğdu.

Ölümünün 33. yılında onu anmak,  hatırlamak ve de hatırlatmak istedim. O, zengin halk kültürünün yanısıra zengin Türkçe diliyle yazdığı eserlerinde, Anadolu coğrafyasında yaşayan halkın yaşam mücadelesini konu etti...

Ümit KAFTANCIOĞLU'nun Türkçemizin zenginliğini kullanarak yazdığı eserinden, hemen bir hatırlatma yapalım:


"Aşır:

- Arpayı böyle ufalayın, üfleyin atın ağzınıza. Bir ufak bastırın içinizi, dedi, sonra derine daldı:

- Ah oğul, ah! Buna şükredin. Benim bu karalı başıma neler gelmedi? Buna şükredin. Pişmiş tavuğun başına gelenler hiç. Urus'a verdi Osmanlı buraları. Biz de istemedik Urus'u, Kars'taki büyükler de bizi el altından arkalıyor. Molla İbram deden var ya, o başımız, köyün başı. Çete kurduk. Urus'a gün mü gösteriyoruk? Hanak'ta, bir avuç yerde kaldı Urus. Gelemedi, köyümüze, buralara. Geldi mi tepeliyoruz. Tutamıyor, yakalayamıyor. Ermeni kâfiri yerimizi söyledi Urus'un Neçelik'lerine. Bir gece Yelatan'da Ayımağaraları'nda uyurken yakaladılar bizi. Abdalemgil'in Ali, Lalaligil'in Bekteş, Dudaklı Hasan, ben. Varız bir sekiz mi, on mu? Sürdüler bizi Ahilkelek'e. Gardaşım Hasan da yanımda. Yedi yıl yattık delikte. Sonra yerin altından yol vurdukça kaçtık. Geçmiş gün, bir aya mı kırk güne mi geldik çıktık. O gelişimi iyi bilyorum. Batum'dan, Hopa'dan, Zigana'dan vurduk. Ne yiyerek? Arpa. Nerden buluyoruz?  Urus'un ordusunun atlarının, ya da yoldan geçen atın, öküzün bokunun içinden seçip de yiyorduk. Yaaa!.. Sen tertemiz arpayı beğenmiyorsun!"  YELATAN sf: 206


Ve yine,

"Kötülükler iyiliklerin değerini, çirkinlikler güzelliklerin niteliğini, yokluklar varlıkların anlamını, yoksullar zenginlerin kalesini oluşturur." diyor "Yaşama Sevinci"nde

Onu saygıyla anıyoruz...


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

10 Nisan 2013 Çarşamba

Yaşasın Türk Milleti! Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!









Atatürk'e göre Anadolu, en aşağı 7000 yıllık Türk yurdu! 


"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en az 7000 senelik Türk beşiğidir! Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu! Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünayayı aydınlatan güneştir!"


"Adınızı değiştirin yoksa ceza var

Artık bu kelimeleri kullanmak da yasak!

Adında "Türk, Türkiye ve Cumhuriyet" kelimesi bulunan şirketlere, "İsminizi değiştirin" biçiminde uyarılar gönderilmeye başlandı." 9 Nisan 2013 http://haber.gazetevatan.com/adinizi-degistirin-yoksa/528522/1/gundem


Bir yandan "Türkiye Cumhuriyeti" ifadesi kalkıyor söylemleri ortada geziyor...

Öte yandan  ABD’nin Dışişleri Bakanı, "Türk Halkı" ifadesini "Türkiye Halkları" ifadesi ile değiştirmeye kalkıyor...



Tüm bu gelişmeler karşısında insanın içi acıyor...

Nasıl acımasın ki?


Tarih boyu defalarca başlatılan "Haçlı Seferleri"yle bile yok etmeyi başaramadıkları  kimliğimiz  ve TÜRKlüğümüzün bugün bir şekilde elimizden alınmaya çalışıldığını görüyorum... 

Kimliğimizin sembolü bayrağımız, andımız, İstiklâl Marşımız, devletimizin adı, Cumhuriyetimiz, dilimiz, milliyetimiz, kültürümüz ağır  saldırı karşısında,  tehdit ve tehlike altında... 

"Nasıl yani?" demeye kalmadan, her biri tek tek itina ve özenle değersizleştirilip, itibarsızlaştırılmaya varacak boyuta getiriliyor...

Elin Amerikalısına bakar mısınız? Daha kıtaları keşfedilmemişken biz, çağ atlatıp, tarih yazıyorduk!!!

Mazileri, tarihi şunun şurasında 2-3 yüz yıllık var yok! Eee... Gelmiş binlerce yıllık birikimi, deneyimi ve devlet geleneği, tecrübesi olan milletimize "TÜRK diye bir şey yok, siz Türkiyelisiniz" demeye kalkıyor, iyi mi?!

Sen kimsin?!.. 

72 milleti bir araya getirmiş kovboy çeteden gelen, oradan buradan toplama bir maziye sahip değil misin? Hangi hakla ve de küstahça bize "soyunu sopunu unut..." demeye cüret edebiliyorsun?

Bir diğer  yandan da... insanlığa ders vermeye kalkan kirli, eli kanlı Avrupa, bu gelişmelere adeta "ağzının suyunu akıtarak"  bakıyor... Ki bu anlı şanlı(!) Avrupa'yı yakın tarihteki Türklere yapmış olduğu zulmüyle birden hatırladım:


"Türk olmak suçtu!
Son bir kaç haftadan beri Bulgaristan Komünist Partisi'nin aldığı bir kararla artık bu ülkede Türk ismi ve Türk varlığı diye bir şey kalmayacaktı. Edinilen bilgiye göre devlet bu sorunu çözmeye o kadar kararlıymış ki, Türk nüfusun yüzde onunun imha edilmesi bile göze alınmış. Yirminci yüzyılın sonunda böyle bir vahşetle karşı karşıya kalan Bulgaristan Türkleri için varoluşlarının en kötü günleri gelip çatmıştı. Bu asrın sonunda bu tutuklamalar, kurşuna dizme olayları Patagonya'da değil, bir Avrupa ülkesi Bulgaristan'da yaşanıyordu. Bundan böyle ben Mehmet, ağabeyim Ahmet, kız kardeşlerim de Emine, Fatma, Hayriye olmayacaklardı!? Bunları düşünmek bile insanı kahrediyor." http://www.gocmenizbiz.com/belene-kampi.html



Bu yazı 1989 yılında Türk oldukları için Belene Kampı'nda, Bulgar zulmüne maruz kalan...

Peki; bugün Belene Kampı'ndan kaçarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne sığınılan güzel ve yalnız ülkemde, "Türk'üm" demek "suç" oldu,  öyle mi?

O vakit burası neresi?!


Sevgi ve saygılarımla!



NOT: Sayfama üyeliği ve yazılarıma yapmış olduğu samimi yorumlarıyla tanıdığım ÇAĞATAY Bey'in geçirmiş olduğu elim kaza neticesinde, vefatını büyük bir üzüntüyle öğrendim. Çok üzgünüm...  Duyduğum derin acıyla kendisine Allah'tan rahmet diliyorum... 

Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

6 Nisan 2013 Cumartesi

DÜNYA'yı KANSER Ettiniz Be...


















"Karşılaştığınız sorunları o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz" A.Einstein


1-7 Nisan "Kanserle Savaş Haftası"

Bugün etrafımıza baktığımızda  pek çok kişinin kanserli olduğunu ya da kanserden öldüğünü görüyor, işitiyoruz...

Çağımızın hastalıkları arasında en önemli yer tutan KANSER'in sebeplerine derinden bakıldığında hiç de öyle masum sayılacak boyutta değil...

"Çevre bilimi ile uğraşan bilim insanlarının verilerine göre iktidar sahipleri dünyamızın kritik noktada olduğu gerçeğini bilerek geleceği tasarlamalıdır" deniliyor...

Hâl böyleyken...

Doğanın dokusuyla  çıkar ve menfaat uğruna oynayan kartellere bizim de bir çift sözümüz var:

Yediğimiz içtiğimiz pek çok ürünlerin genetiğiyle oynayarak sonumuzu hazırlamak isteyenler,

Soluduğumuz havadan, yaşam kaynağımız toprağa kadar pek çok yaşamsal ana damarları temelinden sarsmanın planlarını hazırlayanlar,

Tohumda tekelleşmenin yolunu açanlar,

Doğadaki var olan bitki çeşitliliğini hızla yok etmeyi "kâr" sayanlar,

Teknoloji diye diye kurulan baz istasyonları, kontrol edilemez boyuta ulaşan silah sanayi'nin kimyasal vb. alandaki  silahları üretenler,

Bağımlılık derecesine vardırılan rant sağlayıcı unsurların  hayatımızın her alanına yerleştirilmesine sebep olanlar,

Ve yine sözde "kanserle mücadele" kapsamında kurulan ve geliştirilmesi istenen ilaç sanayiinin daha fazla rant elde edebilmesi için uğraş verenler,


Sağlık...

Sevgi...

Vicdan...

Samimiyet...

Bu unsurlar masum olan  tüm insanlara yakışıyor,

Ama gözü dönmüş tekelci sermayeye hiç yakışmıyor...

Söz konusu menfaat olduğunda, doğaya ve canlılığa dair en acımasız kararların alınmasında rol alanlar...

İnsanlığa dair böylesi sahte "gün" ve "hafta" kutlamalarıyla kendi vicdanlarını aklayabilirler...

Ancak biline ki, doğa sizi de affetmeyecek...

Zira;

Doğa yok ediliyor...

Canlılık ölüme terk ediliyor...

En masum güzellikler  kirletiliyor...

Diyeceğim... doğa düşmanları için;

Dağ, taş, tepe demeden her tarafı deldiniz geçtiniz...

Nehir, ırmak, akarsu, toprak... Allah ne verdiyse.... pervasızca talan ederek, doğanın dengesini altüst ettiniz...

Adeta... meydan okudunuz...

Doymak bilmez açgözlü'lüğünüz, ihtirasınız, güç gösteriniz... En nihayetinde cehaletiniz, sevgisiz'liğiniz, ruhsuz'luğunuz hat safhaya ulaşırken...

Ve gözü dönmüş tekellerin doğaya karşı açtığı savaş ortadayken...

Dünyayı her hücresine kadar saran kanser virüsü, oraya buraya sıçrarken...

Neyin mücadelesinden bahsediyorsunuz?!


Her geçen gün hızla yayılan beton yığınlarıyla birlikte  insanlığa pompalanmak istenen ahlaksızlıklar...

Dünyayı kanser ettiniz, insanlığı bitirdiniz be...

Asıl insanların topyekûn "doğaya ve insanlığa savaş açanlar"a karşı savaş açması gerekirken...

"Kanserle Savaş Haftası" öyle mi?

"İdareyi elinde tutanların vizyon sahibi olup, ufuk açıcı olması elzemdir. Bunun için de her şeyden önce daha fazla akıl ve daha fazla sevgiye ihtiyaç var." tespiti ortadayken...


Sayın yetkililere selam olsun...


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

2 Nisan 2013 Salı

Hayrettin KARACA ile Söyleşi'm -2- "Dünyanın En Büyük Ödülünü Aldım!"...


24 Mart 2013 günü TEMA  Vakfı'nın Kurucusu ve dünyaca ünlü Karaca Arboretum'un sahibi Toprak Dede Hayrettin KARACA ile yapmış olduğumuz söyleşiye kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Bir kız 20-22 yaşına gelmiş, 22 olmuş. mahalle ona damat bulur, evlendirir. Damat evi beğenmedi, o beğenmedi, bulurlar. Damadın ve gelinin evinde eğer yatacak oda yoksa, bir tane oda varsa, ev tutulur damada... ev döşenir. Bilirim, mahalle yapar.  mutfak eşyalarını biz almıştık. Ben buna şahit olduğum için söylüyorum. Damada iş bulunur. Aç insan yok zaten... Şimdi herkes birbiriyle giymek için yarış yapmaaaz! Yapmaz yapmaz yapmaz... Ayıptır, çok ayıptır!

Şimdi...

Biz mahalle çocukları, dışa sarkan dallardan biz yerdik. Çünkü o göz hakkıdır, o. Evvela kiraz olur, kirazı yeriz, sonra dut olur, kara dut olur, ekşi kara dut olur, onları  bitiririz., Sonra elma, armut, ayva... Onlar kolay yeniyor ya... Eğer bir yerde daha kalmışsa, ona özeniyorsak, birimiz gideriz  ağaca tırmanırız, o dalı sarkarız. Biliriz mahalleli  olarak iki kişi gideriz, biri arkasını döndürür sırtına alır ötekini çıkarır .  Sen gidersin onları eğersin aşağıya...  Göz hakkı! İçerideki ev sahibinindir, yukarıdaki kuşların, dışarıdaki, gelen geçenindir.

Eğer ev sahibi seni görürse; "Dur evladım dur dur dur! Geliyorum. Bekle bekle geliyorum. Sakın çıkma, çıkma ben geliyorum"...  Gelir seni alır kucağına, oraya çıkarır.. Sonra "Tut bakayım orayı... yavaş yavaş" der, "Acele etme... yavaş yavaş, aferin sana, ne güzel söz dinliyorsun aferin!"... Sonra bekler, alır seni kucağına; seni bir sever, bir sever, bir sever.. Seni indirir, sonra popona da bir tokat; hadi git oyna der...

Kültür mü bu?

kültür...

Biri hastaysa bütün mahalle hastadır...

Kültür değil mi?

Kültür...

Son olarak bir şey daha anlatacağım size:

Anneciğim bana 15 günde bir kurabiye yapar. Ama siniye yapar. Bizim fırına sığmaz o. Mahalle fırınına gidecek... "Aferin benim oğlum, Uslu durdu, ben şimdi ona kurabiye yapacağım." der. Ben yaramazlık yapmadım hiç... Şimdi, yuvarlakların yanında  bir tane kuş yapar, bir tane kelebek yapar, bir tane de tavşan yapar. Ama her zaman bunları yapar. Kuşların gözlerine üzüm kor, burnuna bir şey koyar. Kelebek mi, kelebek iki kanadı vardır... üzüm, ortasına da susamlar koyar...  Anacığım bayağı artistti...

Ben siniyi götürürüm fırına...

Ne vakit geleceğim? "İkindi ezanı okununca gel,  öğlen ezanından evvel gel"...Tabii, hep ezan, ezanla  konuşulur... Evden parayı alır, giderim. Tabii 5 dakikada gider, ama gelirken 15 dakikada gelirim. Sini kafamda, biri de ağzımda. E, Yiyorum. Bir elim burada, bir elim burada..

Bir gün geldim, bir tane yenmiş... Anacığım: "Ah ne yaptın oğlum! Ne yaptın evladım! Ne yaptın sen, ne yaptın? Ben sana söylemiyor muyum, bu yapılır mı bu, ne yaptın?" Ne yapmışım biliyor musun? Fırıncının çırağı var; benden 2 yaş büyük. Ona vermemişim... "Anneciğim mahalleye işe gitmiş, yoktu!" "Bekleyeceksin evladım, bekleyeceksin!"

Göz hakkı, göz hakkı... Fırıncı almaz zaten... Ama o, çıraktır! O çocuktur! Onun göz hakkı vardır!

"Bir daha n'olur yapma oğlum! Olur mu evladım? Çok günah, çok günah.. bekle evladım!" Eğer dışarıdaysa beklerim, oradaysa almazsa, ben "al" derim. Benim gözüm tavşandaysa, ve onu alırsa, hiç ses çıkarmam! Memnun olurum hatta... Eve gelirim, bir tane yemişim, kalmış bir tane... Anacığım alır siniyi, beni kucağına oturtur: "Aferin benim aslan oğluma! Aferin!" der. Anacığım göklere çıkarır beni.

Kültür bu, değil mi?

Kültür...

Akşama sofraya otururuz. Bir yerden yeriz, yemek biter. Babamın adı, "Halil".  "Halil, senin oğlun bugün ne yaptı, biliyor musun?"  "N'oldu?" işte bunu yaptı... "A benim Paşa oğlum, gel bakayım, gel bakayım" der, beni dizine oturtur. Beni, sever, sever, sever... işte benim oğlum şöyle olacaktır, böyle olacaktır...Seni hazırlıyor...

Bu kültür, kısmen de olsa Anadolu'da var hâlâ... Çünkü ben köy köy gezmişim... Şimdi işte  bu kültür, dünya kurtuluşunun bir enerjisidir! Çünkü "dünya kurtuluş hareketi, Anadolu'dan başlayacaktır" diyorum.

Şimdi peki ne yapacağız biz? O kültüre döneceğiz...

-Özür dilerim, o kültüre dönüş için sanırım millet olarak, bir felaket yaşamamız gerekecek herhalde..

Ama başladık... Felaketten evvel başladık. Hayrettin'in bir yerlerde sözü geçiyor... Sen merak etme... sen rahat ol! Köylerden başladım, kasabalara geldim.

90 yaşını aşan bu bilge insan, adeta Hz. Musa'nın asa'sı olmak ister gibi inanılmaz enerjisiyle durmaksızın üretiyor, gayret gösteriyor...  Meydan okuyor bugünün doymak bilmez "gözü aç" ve duyarsız kalmış hımbıl  insanlarına...

Devam ediyor Hayrettin KARACA, ulusunu ve vatanını korumaya hazır bir Cumhuriyet neferi olarak dimdik ayakta; kültür emperyalizmine meydan okuyarak, feryat edercesine...

Şimdi, dil ve kültür, bir ulusun en temel varlığıdır!  

Yamalı geziyorum.. Yalova'ya gelin... Benim çoğu elbisem yamalıdır. Bu (süveter) 34 yaşında. Bu (pantalon) belki 25-30 yaşında. Param var ama hakkım yok! Almam! Bu kültür, dünya  kurtuluş hareketinin başlangıcıdır. BM'in ilk defa verdiği bir ödülü TEMA aldı.  Şimdi işte dünya barışı Türkiye'den dediğimi size anlatmadım. Şimdi 1998 TEMA'nın  kuruluşunun 6. yılındayız. Ben diyorum ki, hem yönetim kurulu başkanı, hem de mütevelli heyeti başkanıyım, ikisini de bana vermişler. Efendim ben diyorum ki, artık ben yönetim kurulu başkanlığını bırakıyorum, bunu gençlere bırakıyorum..  Biz bugün varız, yarın yokuz. O açıdan bunları gençlere bırakalım,  biz de onların yöneticisi olalım.  Onlara yol gösterelim, onları bilgilendirelim.. Ama gençlere bırakalım. Başarılı olamadım. Benden 3 yaş küçük birisi oldu...  Sonra yavaş yavaş yaşlıları emekliye koyduk, hatırlarını kırmadan.

TEMA gençlerin elinde. TEMA'nın 16 bölüm faaliyeti vardır. Burada çalışanların ortalama yaşı 35'i geçmez.. Eskilerden bir-iki kişi daha kaldı. Onlar da paralarla uğraşıyorlar. Şimdi gelenler canavar gibi.. Dışişlerinden sorumlu görevlimiz 29 yaşında.. Dünyada 1000'in  üzerinde kişi ve kurumlarla ilişkisi var. Şaşırmayın sakın! Basıyor 1000 kişiye gidiyor, onlardan cevap geliyor...

Bunların çoğu kadın... Bunların hepsi "Dünya barışı hareketi Anadolu'dan.." Ben de onlarla bunu paylaşıyorum. Bunlar bugün kurumlarla, devletlerle ilişki içerisindeler.. Bacaksızlar! Bilgi paylaşılırsa ürer... Şimdi bunlar, TEMA'yı Şili'den, Güney Afrika'dan bilenler var.. TEMA'yı  Yeni Zelanda'dan biliyorlar.. TEMA buraya kadar gelmiş efendim.. TEMA dünya kurtuluş hareketidir dediğimizin sebebi bu... Biz düğmeye bastığımızda, onlarla  hep beraber olacağız.. Bunu 20 bine çıkarmak istiyorlar.. Ama 10 bin de kafî diyorlar..20 bin kişi yalnız TEMA ile değil, alıyor kitabı okuyor.. Birbirlerine... biri diyor ki, "sizinle aynı görüşte olan biri var, onu sizinle görüştüreyim diyor..."  Biri Japon, biri Polonyalı...

Ortak düşünceye sahip olan dünya insanları da bir araya geliyor. İnanılacak gibi değil...

İşte Atatürk'ün çocukları bunlar...

Atatürk'ü mümkün değil, unutturamayacaklar!

Ben, 40'ın üzerinde  belki de 45'e gelen  uluslararası ve ulusal ödül alıyorum; plaketler hariç o 400'ü bulmuştur.  Yalova'ya gelin görün, ama mutlaka gelin! Ama yazın gelin, ben oradayken gelin..

Şimdi ben pek çok ödül aldım.. Ama ben dünyanın en büyük ödülünü aldım... Onu herkes alamaz.. Ben aldım o ödülü!

Nedir o biliyor musunuz?

Ben "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı" olma ödülünü aldım. Her ödülün sana verdiği bir görev vardır! O ödüle layık olman lazımdır!



Bu sözlerle birlikte göğsümün hiç bu kadar kabardığını hatırlamıyorum... Biliyorum ki o gurura hepimiz lâyık olmak zorundayız... Öte yandan Sanki o şerefli ödülü taşımaktan intikam almak istercesine bugün, bölünmez bütünlüğümüzün çimentosu olan TÜRK'lük vurgusuna ve kurucu önderimiz  ATATÜRK'e hiç olmadığı kadar alçakça saldırıların yağmur gibi aktığı bir dönemde söylenen bu sözler, yüreğimi heyecanla dolduruyor...


Şimdi ben o ödüle lâyık olmaya çalışıyorum... Ben hiçbir siyasi  kurumun üyesi olmadım; ve taraftarı olmadım; Atatürk'ten sonra... Ama ben Atatürkçüyüm! Benim kütüphanemi göreceksiniz gelince... İstanbul'a da gelin. İstanbul'a da... Çay veririm, kahve veririm. Oturacak yerde veririm, her bir şey var, hallederiz onu...

Gelin, gelin... orada da konuşalım, kitapları görün ...  8 bin kitabım var (Yalova ve İstanbul olmak üzere) Ama Atatürk ile her şeyi almışımdır.. Şimdi dil ile uğraşıyorum... Dil ve kültür giderse, ulus gider! Bugün 11 oldu... il ve ilçelerde belediye karar verdi; yabancı isimlere artık izin verilmeyecek!

-Ne mutlu... Bu ne zaman çıktı?

Tarsus'da 12 yıl evvel ve  Adana'da, Seyhan'da  15 sene evvel.. Aklıma geldi bu, ben bunu Türkiye'ye yayayım..  Şimdi 11 oldu. Yalova'ya söyledim, bundan geri kalmayın.. Yalova meclisi karar çıkardı, yabancı kelimeler kullanılmıyor... Bugün İzmit meclisi de... 11 oldu.

Şimdi, bir yerden başlamak lazım..

Şimdi ben konu dışında böyle bir görev sahibiyim...

İstediğiniz bilgiyi istediğiniz zaman istediğiniz konuda size vermeye hazırım.. Şimdi gençler, bundan önce başka hiçbir görevimiz yok! Halka inmedem hiçbir şey olmaz! TEMA halka inmiştir. Köylerde Tema temsilcisi vardır! Köylerde muhtarlarda...

TEMA Vakfı'na "Land for Life" Ödülü BM tarafından verildi...




-Evet, TEMA'nın Birleşmiş Milletler (BM) Çölleşmeyle Mücadele Sekretaryası önderliğinde ilk kez verilen "Land for Life Ödülü"ne layık görüldüğünü duymuştum...

Ama bunu gazeteler yazmadı, televizyonlar vermedi..  Kimler vardı? Devletler olarak girmişler, devletlerin üst kademeleri vardı, bakanları vardı ve dünyada hizmet yapmış, dedelerinden kalmış 3 devir 4 nesil buna adamışlar  vardı... Efendim,  vakıflar, dernekler vardı.. Ama TEMA 1. oldu!

Şimdi fruktozun çocukları nasıl zehirlediğini okuyor, inceliyorum...



Size kitaplar vereceğim.. Gelin Yalova'ya da gelin.. Yalova tabii dünyaca meşhur arboretum var..
Halka inmeden bir şey olmaz... Şimdi o gençler var ya... daha halka inemediler. "Neden?" Yeniden bir sistem kuruluyor. Yönetim kurulumuz ve idare kurulumuz şu an meşguller.. Bizim yönetim kurulu başkanımız hanımdır, onun yardımcısı hanımdır. Bunlar epeyce meşguller. İşleri bitsin artık onları İstanbul'da göremezsin...  Ben köy köy gezdim.. Niçin gezdim, Yalova'daki arboretuma bitki bulmak için gezdim.  Ben gördüklerimle erozyonu tanıdım, orada erozyonla tanıştım.. Erozyanla 1955 yılında da mücadeleye başlamışlar ama başarılı olamamışlar. Ama bunu TEMA başardı! Neden TEMA  başarılı oldu? TEMA halka indi...

Ben Atatürkçüyüm.. Atatürk'e olan sataşmak halkı yavaş yavaş uyandırdı..

Çok güzel oldu!

Ama ben size müjdeyi veriyorum: Yavru TEMA'yı kurduk. Ama size söz veriyorum, en geç 3 sene sonra onlar kürsüye çıkacaklar! O minik TEMA'lar konferans verecekler..  İnanamazsınız onlar geliyor... Türk Türk...

Türk, zekidir, çalışkandır!

Ben kendimi övmesini seviyorum ya... Bayılıyorum.. Bayılıyorum..

-Hak ediyorsunuz...

Bu yaşta bu coşkulu ve heyecan verici  çalışma...

Fransızların dil üzerinde endişeleri var..

"Fransızlar İngilizce'ye savaş açtı" İşte bu konuda Fransa parlementosunda çıkan "yasa tasarısı"nı okuyorum...

Fransızlar, dünyada en az 7 milyon insanı öldürdüler.

"Fransızlar 1954-1962 yılları arasında... Fransızlar Cezayir halkının sosyal ve kültürel hayatını Fransızlaştırma...

Cezayir'de ne kadar Arap, İslam ve Türk kültürü varsa bunu sistemli bir şekilde unutturulmasını hedef olarak seçmişlerdir. Bu unutturmadan doğacak boşluğu kendilerinin dolduracağını düşünüyorlardı..."
 
Bilgi ilgi ve tepki diye bir yazım var. Bir olay oluyor kimseden tepki yok...

Tepki toplumu olmamızı istiyorum... Olumlusunu alın öne..

Bir köylüm, bir muhtar bana haber veriyorlar... Sen de vereceksin! Kim olursa.. O muhtara telefon açıyorum, inanılmayacak bir şeyler yapmış: "Muhtarım seni alnından öpüyorum... Cennetliksin sen, bu yaptığın bu yaptığın var ya...  sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Allah senden razı olsun! Sen cennetliksin!" Muhtar ne diyor; ben yalnız değilim yav.. Böylelikle yayılmış oluyor. 2. kişi de diyor; "ya muhtar sen ne yapmışın.. Allah razı olsun senden.." O muhtar ne düşünüyor? Ya ben yalnız değilim ya..

Bir köşe yazarı.. Cesaretle bir şey yapıyorsa... Ona hemen telefon açarım... belge de gönderirim. Bazen çerçeveli teşekkür de gönderirim. Bunu yapacaksınız! Ama olumlu ya bu.. Hak ettiği kadar... Ben vatandaş olarak yalnız olmadığımı anlayacağım.. Bir hareket başlatıyoruz buradan. Ben yalnız değilim dedirtecekisniz.. Bu şarttır! Bunu mutlaka yapacaksın! Hepiniz bu olumluyu sakın kaçırmayın... Bu bir toplumun kendi kendine güvencesidir. Yalnız olmadığını kendi kendine güvencesi... Bu bir toplumun kendi, kendi kendine güvenini ortaya koyacaktır. Bunu yapın mutlaka! Olumluya... Onları çoğaltalım, yaptığına asla pişman olmasın! Buna ihtiyacımız var!


Şimdi bir de tersi var. Cumhurbaşkanına yazarım. "Nike" gördüm; yabancı sermayeye hizmet ediyor.. Görürsem yazarım.. Anayasa mahkemesine yazarım... Herkese yazarım.

Ama yalnız kalıyorum, tek kalıyorum...

Bireysel... Sen yazsan, sen yazsan... Bu tepkiler karşısında kimse duramaz!

Çünkü ben Atatürk'ün mirasını korumak zorundayım, bana emanet etmiş. Bana verdiği görev var. Her şartta olsa dahi...

Ben Anayasa mahkemesine yazmışım.. Çünkü ben Atatürkçüyüm.. Her şartta...

Bir en büyüktür! Şimdi sizden istediğim vatandaş olarak... bunu paylaşın gençler!  3 olalım, beş olalım, 40 olalım, 50 olalım... bir yerden başlayın..

Bugün TEMA buraya gelmişse halka indiği için gelmiştir.. Ama iddia ediyorum, azami 3 sene sonra  minik TEMA'lar 3 yıl sonra bize ders verecekler.. Öğretmen yapıyor bunu.. Öğretmen öğretmen, öğretmen!

Öğretmen olağanüstü bir değerdir Türkiye için. Hepsi değil.. Ama hanım öğretmenler! Ben...
Türkiye'yi hanımlar kurtaracak. Bacılarım, analarım kurtaracak... İstiklal Savaşını okuyun... okuyun Sevr imzalanmış! Fransız güneydoğudan giriyor, İtalyanlar güneybatıdan giriyor, İstanbul çevresi İngilizler tarafından, Yunan da giriyor, Pontus da konuşuluyor...  O günü düşünün... daha Amasya Tamimi yok! Atatürk'ü Mustafa Kemal olarak biliyorlar, ama Türkiye'de böyle bir hareketin olacağına dair daha.. Atatürk bize bir şey demedi. Çünkü arkadaşlarını daha ikna edemiyor...

Oturuyorsun, Amasya'da konuşuyorsun... Atatürk'ün dokuz arkadaşı da "manda" istiyor...

15 saat konuşuluyor...
"Anladık, tamam anladık" diyor..

"Para yok", bulunur, "ordu yok", kurulur diyor, Atatürk

Şimdi...
1. Büyük Meclisini satır satır okuyun!

Kendi partisinin içerisine muhalif koyuyor. Hep muhaliflerin yanında oluyor.. Çünkü ona ihtiyacı var!

Yaa.. bu Atatürk bambaşka bir şeydi.. Gelmez böyle biri daha...

Bir en büyüktür. Ben en büyüğüm, sen en büyüksün!

Amerikalı Kimyager... 9 sene uğraştı ve Amerikan Senatosuna ve kimya sanayiine karşı başardı!

Size bir Hayrettin'i anlatacağım. Hayrettin  İstanbul'da ABD konsolosluğunda bir toplantıya çağırıldı gitti. Nihat arkadaşımız da var. O bir masanın başında oturuyor, ben bir başka.. Ben yanımdakine bildiklerimi anlatıyorum: Yani Amerikanın da pek sağlam mal olmadığını anlatıyorum. Olmaz bu iş; yaşamak için yaşatmak gerektiğini falan..  

Mistır KARACA sizden bir şey rica etsem, acaba bizim arkadaşlarımıza bunları anlatır mısın? Meğerse o senatör'müş... Nihat'a söyledim böyle böyle söylüyor, gidebilir miyiz? Gittik...

Bizi bir karşıladılar bir karşıladır ayyy... Bizi bir tatil köyüne götürdüler,  Olağanüstü şeyler var.. Orada her şeyden ayrılıyorsun... Huzur içinde olduk 1. gün bizi konuşturmadılar "dinlenin dinlenin yoruldunuz..."  dediler. 2. gün 15 dakika konuşacağız. 15 dakilkaya sığdırman gerekir. Nihat konuştu çok güzel konuştu ama onu alkışlamadılar. Ben 16 bölüm başlıklarını şu konu, bu konu; şu yararlı bu yararsız anlattım son 5 dakikaya bunları toparladım.

Sonuç: benim derdim neticedir, hatice değil.. Netice bunu yapacaksın!" dedim. Konuşmam bitti.  bir alkış bir alkış...

Çıktı kürsüye, 34 senatör var. "Gördünüz mü, işte böyle olacağız." dedi, "Mister KARACA gibi olacağız..." İşte mister Karaca buralara kadar geldi...

Sizinle gurur duyuyoruz...

Hollanda parlementosunda 4 kere konuştum.  1500 kişiye konuştum...

Kimim ben, kimim?

Dünya insanı

Yok!

Atatürk'ün.. Ama ben lise mezunuyum, ingilizcem var. Ama karar verdiğim her şeyi yaparım! Her şeyi  yaparım! Beni kekemeliğim buraya getirmiştir!


Şimdi biz mahalle çocukları oynuyoruz. Köşe kapmaca oynuyoruz, birdir bir oynuyoruz. Orada dil'e  lüzum yok. Ama ben ağır kekeme oldum. Anam  dedi ki; (3,5 yaşındayken) "sen geldin, bir şey anlatıyordun bana,  anlatamadın" dedi..  "Bir türlü konuşamadın"...  Bir şeyden korkmuşum herhalde...  Sonra ilkokula başladık. Efendim, kekeme olduğum belli, beni oyuna almıyorlar. Kızlarla oğlanlar oynuyorlar. Ama beni oyuna almıyorlar. Ben de kendimi ispat etmek zorunda hissediyorum. Ben de yaparım diyorum, mesela.. Ben köy köy gezmişim harman yıkamışım, buğday beklemişim. 7 saat beklerim, kurusun diye şeyler  tavuklar, kuşlar gelmesin. Yıkadılar buğdayları. Kalk derler, "kalkmam, kalkamam! Ben yapacağım." Kendimi ispat etmek hırsım var.

Hırs yaptım! Kekemelik beni buraya getirdi!

Benimle hep alay ediyorlar, "keke meke" falan filan. Benle ne top oynayan var, ne bir şey.. Ve bir tesadüf oldu... Bandırma'daki evimizde bayağı büyük bir hamam vardı. Kurnası falan tam bir hamam... Ben orada şarkı söylüyorum. "Aaa kekemelemiyorum ben!" Şarkı söylerken hiç kekemelik yok.. O halde ben kekeme değilim, dedim. Bu bana yol gösterdi. "Keee mal" diyemiyorsun ama, "Kemal" diyorsun. Bitti gitti işte... "Bu kitabı beğenmedi", "Bugün salı mı acaba"... sonra gittikçe hızlandı, buraya kadar geldi.

Ama hırs beni buraya getirdi!

Sene 1950'ler.. Yedek parça alacak kadar dövizimiz yok. Ben Türkiye'yi sanayi mamulu ihracatı kurtaracak diye çıktım orta yere. Ve 1961'de ilk Türk tirikosunu, sanayii mamülünü ben ihraç edebildim. Kafaya koyuyorum. Ve bütün 5 kıtaya da mal satacağım dedim.  Ve 1965'de 5 kıtaya mal satmıştım ben. Ve İlk aldığım ödüldür benim! Sanayii bakanlığı bana ödül vermişti...

Hırs!

Ben, 1974'de işimi oğluma teslim ettiğim gün; 38 ülkeye mal ihraç ediyordum. 1800 müşterim vardı. Bu olacak şey değil bu... Azim ve karar!

Hırs hırs..

Kekemelik beni işte... Kendimi ispat etemek şey var ya... buraya geldim ama o zehra öğretmen var ya muallime, Muallime Zehra öğretmenim olmasaydı ben buraya gelmezdim, gelemezdim!

Ne oldu bak:

Kızların saçını çekiyorum değil mi, acıyor.. Bağrttırıyorum. Çünkü kendimi ispat etmek zorundayım. Beni almıyorlar oyuna! Oğlanlara bir şey yapamıyorum, kavga falan olacak diye. Kızların saçlarını çekiyorum.  Kızlar beni Zehra öğretmene şikayet ediyorlar, anlaşılıyor bu...  İşte o Zehra öğretmenim benim kekeme olduğumu biliyor zaten..  "Hayrettin gel  bakayım, gel gel" dedi, gittim.  Eyvah, cetvelle beni dövecek! "Uzat ellerini" dedi, uzattım...  Ama o "Aaa arkadaşlarım, bakın bu ele... ne güzel bu el yav... bu el yaramazlık yapabilir mi? Ver  ötekini", onu da uzattım; "Ayy ayyy.. ikisine de bakın, ne güzel eller bu eller, ne güzel eller ne güzel öyle değil mi? Şimdi bu eller hiç yaramazlık yapabilir mi?" dedi. Ben bir daha kızların saçını çekemedim...

Ama...

Latin Alfabesi ilk çıkmış, 1929... Öğretmen, "Ali topu tut." yazıyor sen söyle diyor, Sonra "söyle bakalım" diyor, o bilemiyor, ötekine soruyor o da bilemiyor... "üzülme öğrenir öğrenir" diyor.. Onu siliyor başkasını yazıyor, onu siliyor başkasını yazıyor. Sonra sıra bana geliyor: Sen sen, sen Hayrettin  gel. Bizi, 4-5 kişiyi çağırıyor. Alın bakalım tebeşiri, yaz bakalım: Benden önce bir öğrenciye "Tüfek" diyor, o yazıyor. Bana "kitap" yaz diyor, yazıyorum. Ötekine okutuyor, bana yazdırıyor. Kekemeyim diye beni çocuklar arasında koruyor...

Ama hep böyle...




İlk evliliğim çok önemli
13 yaşındaydım, sabahleyin üzüm topladım çıkıyorum, çayırın içinde bir kız. Küçük bir kız bana baktı, ben de ona baktım aşık oldum. 13 yaşındaydım .. Evimizin arasında bir çayır var.  Bakıyorum kız pencereden perdeyi açıyor, benim ona baktığımı görünce perdeyi kapatıyor. İşte böyle gitti.. Ben de her sene tatilimi orada geçiriyorum. İşimiz gittikçe açığa çıktı. Bu defa perde kapanmıyor. Sonra evin sahibi -ben ona abla diyorum- bana dedi ki, (o dalgayı çakmış tabii.) mısır kıracağız. Koca bir sofra "imece"...   "Türkan'ı çağırayım mı?" İsminin  Türkan olduğunu  o vakit öğrendim...

Türkan da geldiii... İkimize de yer ayırmış, tam benim karşıma. Yani 3 metre falan var. Şimdi ben ona bakıyorum, o kafayı indiriyor aşağıya, o bana bakıyor bu defa ben indiriyorum kafayı aşağıya. O gün öyle geçti. Tabii Hayrettin göklere çıktı. Onu yakından gördü.  Hakikaten güzelliği anlatılacak gibi değil...

Babam beni evlendirmeye karar verdi. Bandırma'dayım, 19 yaşını bitirdim. İşe girmişim. Aynı işi ben yürütüyorum. Babam benim başımı bağlamak istiyor. Ama "belli olmaz şimdiden evlendireyim de" diyor herhalde. Bana Karacabey'den bir kız getiriyor, güzeldi, beğenmiyorum. İşte oradan getiriyorlar, buradan getiriyorlar beğenmiyorum!

Benim evde misafiri olduğum evin, abla dediğim.. onlar da biz de çalışıyorlar. Babası belediye başkanıydı. Haşim Hoca. Şimdi ben hepsini reddediyorum. Ondan sonra gittim ablaya; "Abla beni evlendirmek istiyorlar. Sen biliyorsun Türkan'dan başkasını alamam!" dedim. "Ben Türkan'ı istiyorum ama söyleyemiyorum, sen söyle babana" dedim. Babası Manyas'a gidecek, Onlara söyleyecek. "Hayrettin seni istiyor" diye.

Babası doktor subay... Haşim Hoca bana diyor ki; "Gideceğim ben oraya.. Ama iki satır bir şey yaz. Belki ben yapıyormuşum gibi olacak." Türkan'a yazdım: "Seninle evlenmek istiyorum." Şimdi gidiyor Haşim Hoca, bunu söylüyor. Babası "Biz karışamayız, Türkan'a sormak gerekir. Evet, Hayrettin'i tanıyoruz  biz bir yerden. Ama Türkan'a sorun." diyor.

Türkan’a sormuş Haşim Hoca. Kağıdı da vermiş. Türkan hiçbir şey söylemiyor, söyleyemiyor... Türkan'dan ses yok. 4 gün orada kalıyor. Tam Haşim Hoca giderken yolunu kesiyor; "Ben Hayrettin’i istiyorum" diyor... Sonra onun ilk defa sesini nikah kıyılırken kısık bir "evet"le  duydum..

İşte o günler böyleydi. Söyleyemezdin aşkını... Nikahta duydum sesini...

Ama Türkan'ın güzelliğini bırak... O kadar sosyal bir kişi ki, Türkan'ın olduğu yerde kimse dedikodu yapamaz. Onun insanlık tarafı var..

Ama Veremden öldü!

Gelirseniz size kitabımı da veririm, Hayrettin KARACA diye. Mutlaka gelin...

BİTTİ.


 Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

27 Mart 2013 Çarşamba

Toprak Dede Hayrettin KARACA ile Söyleşi'm


















"Yaşamak için yaşatmalıyız" felsefesinin savunucusu, Cumhuriyetimizin değeri kıymetli bilge şahsiyet "Toprak Dede"... "Sadece bu ülkenin nimetlerinden faydalanmayalım, sorunlarına da sahip çıkalım" feryadıyla doğaya sahiplenen TEMA VAKFI'nın kurucusu ve Türkiye'nin ilk ARBORETUM(Ağaç Müzesi) KARACA'nın sahibi sn. Hayrettin KARACA...


Bir asır'a yaklaşan ömrü ile doğa sevgisini yurt sevgisiyle birlikte harmanlayıp bunun için  büyük bir inanç ve kararlılıkla mücadele eden, örnek bir kişilik... Yaşamın amacı ve doğanın kuralları... Bunun yanında iyiliğin ve gerçeğin egemen olduğu bir dünya anlayışı...

İnsanlar için en büyük mutluluk "iyilik ve gerçeğin egemen olduğu" bir dünyaya ulaşmak yönünde verilen gayrettir. Bilinçli yaşamalı, insanları ve doğayı sevmeli ve sahip olduğumuz toprağın bereketine sadece bugünün meselesi anlayışına değil, yarınların da yaşam kaynağı olduğunun bilinciyle hareket etmeli...

Gerçek budur işte...

Bu duyguları en iyi tahlil edebilecek o bilge insan...

24 Mart 2013 günü Hayrettin KARACA ile bir otelin lobisinde buluşuyoruz... Sevimli mi sevimli, ama kendisine çok güvenen ve emin bir kişilikle yüzündeki muzip çocukça, yumuşacık bilge bir ifadesiyle merhabalaşıyoruz. 

Aslında bu buluşma ile yapacağımız söyleşide hedeflediğim tek şey var:

İnsanların benliğinin uzun zamandır uyuyakalan en iyi yanının aniden uyanıvereceği duygusu ve  yeniden toplumsal duyarlılığa sahip sevecen, merhametli bir anlayışı hatırlamalarına neden olacağını düşünerek içimin heyecanla dolduğunu hissetmem oldu. Zira söyleşimizin başında bana hatırlatılan ilk şey;  "bilenin bilmeyene borcu var" ifadesinde ki o bilgece  cümle, bu röportajın ne kadar keyifli geçeceğinin habercisi olmuştu.


Zengin bir yaşamdan gelen, "Zengindik ama halkın yediğinden fazla yiyemez, giydiğinden fazla giyemezdik" anlayışıyla büyüyen, bayramdan bayrama ayağı ayakkabı gören, "komşusu açken, yediği helal değildir" diyebilen,

"Toplumsal yaşamda bireysel özgürlüğün bir sınırı vardır ve bu sınır toplum menfaatlerine dokunduğu noktada durur. Bu bağlamda, kimse bireysel özgürlük kalkanı ardına saklanarak kafasına göre iş tutamaz." felsefesiyle yanlış bulduğu her konuya bireysel tepkisini bilgece veren Toprak Dede.

Kıssadan hisseye varan ve koşar adımlarla dünyamızın sonunu getirmeye çalışan tekellere karşı mücadele kararlılığında çözüm önerisi olarak; "diline ve kültürüne sahip çık!" uyarısı ön plana çıkıyor. Ardından kararlı bir şekilde ısrarla vurguladığı; ve yaşamsal temel unsur olarak gördüğü, "dünyayı Anadolu kültürü kurtaracak" iddiasını sonuna dek koruyor. "Yalnız değilsiniz, siz bir'siniz, bunun gücünü kullanın!" ifadesine de sıkça yer veriyor.

İşte kararlılığını ve mücadelesini bilgece anlatan o söyleşimiz:

İlk uyarı bana geliyor;

Makyaj yapıyorsun...

Bunların hepsi kanserojen!

Sana bunu bilimsel olarak yapılmış, uluslararası kurumlar tarafından yayınlanmış bir bilgi vereceğim. Ama yanımda var mı yok mu bilmiyorum. Ancak yoksa bana adresini, kartını verirsin ben de sana gönderirim. Sen de başkalarıyla paylaşırsın... Tabii bunlara inanırsan. O vakit bunların hepsi kalkar, biter...

Şimdi sor bakalım sorularını. Yalnız ne soracaksın bilmiyorum, her şey sorabilirsin. ama bana yalnız kaç yaşındasın diye soramazsın, 90 yaşımı bitirdiğimi söylemem, dul musun, bekar mısın diyorsan, dulum derim. Aşkın var mı dersen,  var!


O kadar dolu, o kadar bilgi yüklü ki... Söyleşiye nereden başlayacağıma karar veremiyorum.

"Ekolojik ile ekonomik denge" diyorsunuz, bunu biraz açarak söze başlayalım isterseniz?

"Söz büyüklerin sükut küçüklerin" diyerek sorumu soruyla genişletiyor.

-Yaşamak istiyor musun?

-İstiyorum elbette...

-Ne yapıyorsun, yaşamak için?

-Yiyoruz içiyoruz...

-Başka?

-Hedeflerime ulaşmaya çalışıyorum. En önce de tabii sağlığıma dikkat etmeye çalışıyorum. Yaşamak için buna ihtiyacım var.

-Bugün reklam var, reklam... Gazetelerde reklam görüyorsun, değil mi?

-Reklam artıyor mu?

-Evet. Her geçen gün reklam dünyası inanılmaz boyutlara erişiyor...

-Bu reklamları kimler veriyorlar?

-Karteller...

-Peki niçin veriyorlar?

-Tüketmek için.

-Doğru...

İşte tam da bu noktada "çok güzel" diyerek bilgece anlatmaya başlıyor:


Bu reklam çok hızlanıyor, gittikçe de artıyor.. Nereye kadar gidecek daha bilemiyoruz ama bu reklamların parası bizden çıkıyor. Masrafına yazıyor. Benden çıkıyor.  2006 yılında dünya ulusları reklama 460 milyar dolar bütçe ayırıyor. Uuuu! Milyar dolar, milyar dolar... Bu maliyet arttı, arttı. 2011 yılında, 1 tirilyon 100 milyar dolar oldu. Yani üç misli! Al, tüket, at. Yok et! Bunu kim durduracak? Dünyada paranın esiriyiz biz! Bugün dünyayı para yönetir. Devletlerin hiçbir gücü kalmamıştır. Yani sermaye yönetimi. Bilgi vereyim, belki siz de birileriyle paylaşırsınız...

-Tabii efendim, zaten blog sayfamda paylaşmak üzere buradayım.

Şimdi efendim, 1994 yılında 42 şirketin geliri 48 ülkenin gelirine eşitti. Sonra 7 şirketin geliri 60 ülkenin gelirine eşit oldu. Gide gide 2011 yılında 3 şirketin geliri 80 ülkeye eşitlendi.

GDO'lu değişik bitkiler yapan bir şirket.. Efendim onları almak istemiyoruz... "Alırsınız, alırsınız" diyorlar.

10 sene evvel olabilir. Fransızlar GDO'lu tohumları ve GDO'lu malı Fransa'ya sokmama kararı aldılar. Amerika "bunu yapma" dedi, Fransa "yaparım" dedi... Neticede; Amerika Fransa'dan  ithal ettikleri mallara %190 vergi koyuyor...

İstersen alma!

Efendim, Anadolu ve Mezopotamya buğdayın beşiğiydi.. Biz kendi buğdayımızı üretip satma imkanımız yok, yasaklandı! Bugün Ege bölgesinde daha çok, ama yayılıyor bunu şimdi satmıyorlar da paylaşıyorlar. Sen bana tohumunu verdin, ben sana verdim gibi.

Dünyada en az 10 bin çeşit bitki türü var. Anadolu da ise bin kadar. İşte biz bunları kullanamıyoruz. Sermaye öyle istiyor.


Çeşitlilik sağlıklı bir doğanın temel özelliklerinden birisidir. Ve "Belirli bir ortak yaşam alanında yer alan canlılar beraber evrimleşmişlerdir. Her biri kendi devamını sağlamak için bir diğer türe ihtiyaç duyar." O sebeple bu sağlıklı düzeni koruyamazsak, koşar adımla yok olmaya giden dünyamızın sonunu kendi ellerimizle hazırlamış olacağız.

"Nasıl mı?" sorusunun yanıtını almaya devam ediyoruz...

Bugün insanlar, doymak ve tükenmek bilmez ihtirası sayesinde pek çok yaşamsal sorunla karşı karşıyadır.

Bu sorunlar yumağı, küresel ısınmadan başlayarak, iklim değişikliği, doğal gen kaynaklarının yok olması, toprak aşımı, su kaynaklarının kuruması, ozon tabakasının tahribine...

Bunların sonucunda:

Açlık, kuraklık, yoksulluk, hastalık ve hatta savaşlar ortaya çıkabiliyor.
Bunların  kökeninde günümüzün tüketim çılgınlığı var.

Hırsımız yüzünden tükenen dünyamızda ihtiyacımız kadar tüketmeyi bileceğiz.



Lobiden sonra Hayrettin Bey'in odasına çıkıyoruz.  Bir ara oda telefonu çaldı. Telefona baktığımda, Hayrettin Bey'e telefon bağlantısı yapılmak isteniyor...  Bu küçük detayla Hayrettin KARACA'nın cep telefonu kullanmadığını fark ettim.

Söyleşimize kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Global ekonomi  denen o canavar, kendine hayat veren bütün varlıkları bitirene kadar büyümesi gerekir. O durduğu zaman kriz oluyor. O nedenle sürekli büyümesi gerekiyor.. Kendine hayat veren doğal ekosistemi bitirene kadar büyüyecek. Kısaca ülkeleri esir almış; Rusya dahil..

Sermaye kokuşmuş. Bir şeylerin artan bir hızda tüketilmesine, yakılıp bitirilmesine, yıpratılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya çevrilmesine sermayenin acilen ihtiyacı var.


Çare benim, çare sensin. Sen çok şey yaparsın. Bir yoksa iki olamaz, dört yoksa beş olamaz. Bir en büyüktür! Ben en büyüğüm. Ben şimdi dünya barışını, ben sağlayacağım.


İnancın üzerinde hiçbir enerji yoktur! Bir örnek vereyim size:

Gandi'yi biliyorsun değil mi?

Gandi'yi tanıyoruz değil mi?

Gandi karar verdi; güneş batmayan imparatorluğu kovacağım dedi, kovdu!

Peki, nesi vardı bu GANDİ'nin? Çarığı, üzerine örttüğü çarşafı, sopası, iple bağladığı gözlüğü vardı.


İNANCI vardı.

Sonra Gandi'yi öldürdüler, Kenedi'yi de öldürdüler... İşine gelmeyeni bu sermaye öldürür, hiç...  Bugün 6'dan fazla Amerikan cumhurbaşkanı öldürülmüştür. Daha bilmiyorum...

Şimdi ne yapacağız?


Çare var. Ben varım ben.. Biraz uzun ama, bak şimdi; Ben Bandırma doğumluyum. Bir örme işi ile uğraşan bir babanın oğluyum. 1917 yılı, KARACA örme sanayiinin kuruluşu. Babam kurmuş...Şimdi; Yunan yakmış gitmiş... Yunan zalimi Yunan yangını, 1933 yılında İstanbul'a geldim okula. Yunan zalimi, Yunan yangını ile büyüdüm o vakte kadar..

Yunan komutanı ezanı yasaklatmış. Bugünkülere ders olsun, ders! Babamla karedeş çocukları olan Osman amcam  var. Osman Amcam 9 yaşında, Hafız-ı Kuran. Demişler ki bu çocuğu çıkaralım hiç olmazsa... O dönem her şey ezanla konuşulurdu. İşte öğle namazından sonra, akşam ezanı öncesi... Ezan çok önemliydi. Osman amcam ezan okurken Yunanlılar geliyorlar dövüyorlar, öldürüyorlar atıyorlar caddeye

Daha sonra öldü zannedilen Osman amcamı kucaklarına almışlar. Bakmışlar ki kalbi atıyor. Tedaviyle onu kurtarıyorlar. Osman amcam iyileşti ama ölünceye kadar özürlü kaldı...

Niçin anlatıyorum, bunları?

Çok fakirdik..Yunan yakmış, yıkmış gitmiş.. Çok fakirdik. Yani öyle şeyler var ki, bir kere fırın yok... Fakir herkes... Ama açımız yoktu! Olanın olmayana borcu vardı! Komşu aç yatarken, yediğin helal değildi!

Kültür mü bu? 

Kültür...

Bak anlatayım dinleyin, derken Hayrettin KARACA'nın ağzından bal akıyordu.

Kültürün ne demek olduğunu anlatırken, Anadolu kültürü derken insanın içinden bir şeyler kopuyordu sanki bugünle kıyaslarken...

3-4 yaşına gelmişim. Anacığım beni doyurur, sonra hadi git oyna derdi. Mahalle çocuklarıyla oynardık biz. Araba bile geçmez. Geçse bile bir kağnı geçerdi. Çok rahattık, oyunda.. ama anam bana ayakkabı giydirmezdi. Çünkü bütün  mahalle çocuklarının ayağında ayakkabısı yoktu...

Kültür mü bu?

Kültür...

Ben 3340 km. Türkiye doğasını gezdim. Ama Tanrı misafiri oldum, çadırlarda yattım. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir kültür yok! Ben Anadolu'nun pek çok yerini gezdim. Kimsin, nesin, ne kadar kalacaksın diye sormazlar.. O kültür hâlâ var. Tanrı misafiri. Bu kültür bir tek bizde var, bir de Orta Asya'da var..


Kültür mü bu?

Kültür...


Kadına verilen değer şöyleydi: Hunlara gelin, Hunlarda başta bir han var. Han  oturuyor. Yanında karısıyla beraber . Topluma konuşuyor.  Eğer karısı "doğru değil" derse karısının dediği oluyor. Şimdi biz kadına böyle değer verdik. Bugün kadını gözüne kadar kapatıyorlar. Bunların hepsi iktidar olmak için...



Daha anlatayım, size kültürü:

Babamın imalathanesi vardı. Ninem orada çalışırdı. Ninem akşam eve gelir. Her gün evde iki kazan yemek hazırlanır. Yorgun argın ama hazırlanır. Öğleye doğru 4 tane çırak gelir. Yemekler imalathaneye gider. Yerlere hasırlar serilir. Kora dediğimiz, yerden 30 santim yüksekte,. Üzerine örtü yayılır. Ortaya konulan çanaklara kepçe kepçe yemek dolar. Herkes evinden getirdiği tahta kaşıklarla, yemekler bir yerden yenir. Zaten evimizde de bir yerden yerdik. O kültür öyleydi. Şimdi, Babam yazıhanede oturuyor, hadi gelin derler işçiler gelir başlarlar yemeye... Babam yazıhanede oturuyor, hadi bana da  bir tabak getirin, demez. Lider işçilerin arasında oturur orada yer. Bugün buradaysa yarın orada, öbür gün başka yerde ...

Bu bir kültür mü? 

Kültür...

Mal sahibi, harpte aynıyız...

Kendini böyle göremezsin...

Anamın bir pazeni bir de basması vardı, senelerce onu giydi. Parası var, ama almaz!

Kültür mü bu? 

Kültür...

Derin bir iç çekerek hayranlıkla dinliyoruz...

Hani diyoruz ya," dünyayı kim kurtaracak?"

Eğer bayramda işçilere ayakkabı alınmazsa babam da yeni ayakkabı almaz, pençe yaptırırdı.

Kültür mü bu?

Kültür..

Anacığım beni posta olarak kullanır. Git ninene söyle.. Git babana söyle iki okka dana kıyması getirsin, ama yağlı olsun. Hemen gider görevimi yapar gelirim. Git komşulara söyle, yarın fırın yanıyor;  isteyen gelsin kullansın. 15 günde bir yanar o fırın... O fırında pişen ekmek kesildiği vakit; mmm.., ıh ıh  ıh ıh! Öyle güzel kokar, öyle ekmek olur ki!

15 gün dayanır o ekmek.

Şimdi bir kaç bir şey daha anlatayım.. Sabaha kadar anlatırım...

-Anlatınız lütfen! Biz de zevkle dinleriz.

Peki. Bazen, işte anacığım  bana görev veriyor ya... Yine çağırır "Hayrettin" hemen gelirim; "aç avucunu" der, avucumu açarım, ne olacağını biliyorum. Üzerine bir havlu koyar, onun üzerine de "kuşhane" derdik, iki kolu, bir de kapağı var. Yemek var içinde sıcak... Bilirim onu komşu anneye götüreceğim. 10 metre 15 metre ileride...  Komşu anne var yaşlı. 80'in üzerine gelmiş...

Komşu annenin odununu, gazını, tuzunu  kim alır, kimse bilmez.  Ben onu komşu anneye götüreceğim değil mi? Anacığım bana "Al bunu, komşu anneye götür" demez. Ne der biliyor musun? Kulağıma fısıldar gibi, "Komşu anneye götür" der. "Duydun mu?" diye sorar. "Duydum, duydum" derim ben de onun gibi yavaşça fısıldayan bir sesle.


Derin bir iç daha çekiyoruz.. Zira bugünkü gibi onursuzca kameralarla bağıra bağıra verilip, cümle aleme göstererek çekilen resimlerle ölümsüz'leştirmiyorlar yapılan yardımları o zaman...


Ben bakarım sağa sola kimse yoksa ayağımı vururum kapıya, zil çalar. Mahalleli oraya zil koymuştur.

Komşu anne; "Aaa sen mi geldin, sağ olun sağ olun..."  Ben bırakırım, giderim oynamaya.. Bir zaman sonra boş kabı almaya giderim. Kapıda kilit yok öyle, elimle açarım bu defa kapıyı. Girerim içeriye...

 "Aaa sen mi geldin evladım?" der komşu anne, gider kabı getirir. Kapağını açar, içinde bir tane yumurta var. "Söyle annene yedirsin sana, taze, şimdi folluktan aldım" der. Oysa herkesin evinde kümes var...

Ama kap boş gönderilmez!

Kültür mü bu?

Kültür...

Şimdi komşu anne budur!

Komşu anne yalnız. Mahalle onu yalnız bırakmaz. Her gün mutlaka 3-5 kişi gider... öğlenden sonra gidilir, komşu annede birkaç saat sohbet edilir, kahveler içilir.. Ama komşu anne yalnız bırakılmaz.

Bu bir kültür mü?

Kültür...

Komşu anne şimdi yalnız!


BUNDAN SONRA:  Dünyayı kurtaracak "Anadolu Kültürü" Göz hakkı... Unutamadığı eşi Türkan Hanım'la kısa süren evliliği...


Sevgi ve saygılarımla!

Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

23 Mart 2013 Cumartesi

KARDEŞLİK mi, AYRIŞMA mı?
















"Şaka gibi"ydi. Zira "kardeşiz" deniliyor, ortada kardeşin, hatta et tırnak olan birlikteliğin ortak paydası olan; anayasal hakla belirlenmiş ve kanla yazılmış ve de kazanılmış anamızın ak sütü gibi helal birlikteliğimizin  sembolü, Türk bayrağı yoktu! Dahası kardeşliği bir arada tutan "ulus" kavramı yerlerde süründü.. Bunun yerine emperyalizmin elini  ovuşturarak beklediği tuzak söylemlere kucak açıldı...


"Bugün Nevroz. Ben bir Laz'ım. Aynı dili konuşmamıza gerek yok birbirimizi anlamak için" diyen Koyuncu, şarkılarını alanı dolduran yüz binlerce kişiyle birlikte söyledi."

Öte yandan bir başka  "sanatçı" Cevdet Bağca’nın "Dünyada var olan bütün diller gibi Kürtçe dili de çok önemli ve kıymetli dilinize sahip çıkın" sözleri üzerine kitle hep bir ağızdan "Zimanê me rûmeta me ye" sloganını attı. Ahmet Kaya’nın "Kadınlar Dağlara" şarkısının söylemesi üzerine alanda bulunan  kadınlar parmakları ile zafer işaretini gösterdi."

Dahası bir televizyon kanalında bu sözde kardeşliği konuşan sunucu bile sevinçten, mutluluktan başı döndü... Öyle ki kendini tutamayıp stüdyoda halay bile çekti...

N'aparsınız... Türk olmak böyle bir şey işte...

Zira toplu halde gelen şehit haberlerini kamuoyuna duyuran bir başka televizyon kanalı sunucusu olayın üzüntüsüyle toplumun acısını yaşayıp paylşacağına, umarsızca bir yandan "şehit" dedi, öte yandan şarkı söyleyecek kadar küstahlaşıp, pervasızlaştı...

Öyle valla...


Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve Türk milletinin bir mensubu, vatandaşı olarak, bu yaşananlara hayretle, ibretle ve tedirginlikle bakıyorum...

Ne âlâ... birisi ben Laz'ım diyor, ötekisi Kürt'üm diyor, bir başkası bir başka etnik kökenini ortaya atıyor. Her kafaden bir ses... Topla toplayabildiğini...

Onlar bu "ırkçı söylemleri" ağızlarına alıp insanları "coşturma" kışkırtma, ayrıştırma peşine düşerken "ırkçı" olmuyor da, anayasal hakkı olan vatandaşlık bağını birlik beraberliğimiz için, TÜRK'üm  diyen insanlarımız anında "ırkçı, faşist, rezil" ilan edilip, "suçlu" konumuna düşürülüyor ya...

Pes!..

O halde...

Mehmet Akif Ersoy neden İstiklal Marşı'nı yazmış, sormak gerekir?

Yoksa bir süre sonra millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy da "ırkçı" mı ilan edilecek?

Çanakkale Savaşı neden yedi düvele karşı yapıldı, sormak gerekir?

Yoksa bir süre sonra Çanakkale savaşına da işgale gelen düşman askerlerine "katliam" yapılmış mı, denilecek?

Madem öyleydi de... Kurtuluş Savaşı'nı niye yaptık?

Yoksa İstiklal Savaşı'mız da, Yunalılara yapılmış, "katliam" mıymış?

Emperyalist güçler, ülkemizi işgal ettiğinde kardeşlik mitingleriyle, halaylarla onları bağrımıza niye basmamışız ki?

O vakit, "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" ne anlama geliyor?

Milli kahramanlarımız, Şerife Bacılar, Nene Hatunlar, İpsiz Recepler, Şahin Beyler, İmam Aliler... Niye, kim için  canlarını feda ettiler ki?

Yoksa onlar da -kundaktaki bebeleriyle- "ırkçılık" falan mı yapmışlar?

Sahi; dün Sevr'i yazanlar, bugün neyin peşindeler dersiniz?

Yoksa Kürt vatandaşlarımızı, Laz vatandaşlarımızı çok seviyorlar; onların iyiliği ve refahı için haçlılarla işbirliği içinde el ele verip "kardeşlik" mitingleri ile ülkemizi, Irak, Libya, Suriye'de olduğu gibi  kan ve gözyaşı gölüne çevirme peşindeler mi?

Elimiz yüreğimizde...


"Kardeşlik", "barış", "özgürlük", "demokrasi"  adı altında vatandaşlarımızı ayrıştırma gayretleri tüm hızıyla devam ediyor...

Tarih sayfaları bu tür kışkırtma ve isyanlara dolu dopdolu...

O sebeple...

Hangi etnik köken ve mezhepten olursa olsun, ayrım gözetmeksizin;

Türkiye Cumhuriyeti'ni Kuran Türkiye Halkına Türk Milleti Denir!


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

21 Mart 2013 Perşembe

Lider Olunmaz, Lider Doğulur!












"Ürdün Kralı 2. Abdullah, Anıtkabir’deki Atatürk'e saygı duruşu esnasında duygulanarak ağladı.

Kral, daha önce Atatürk için "Dünyanın gördüğü en büyük liderlerden biri. Ondan ilham alıyorum" demişti." 5 Mart 2013


"Direnmek, bir anlamda insan topluluklarının kendini sürekli yeniden yaratması demektir... İnsanoğlu tarihin akışını değiştirmeye kadirdir. Tarih yaratıcı yurttaşların eseridir." Stéphane Hessel, "ÖFKELENİN!" sf:19


Evet...

Mustafa Kemal ATATÜRK emperyalizme direndi! Bu direncin karşılığında da Osmanlının küllerinden yepyeni bir ulus meydana geldi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran Türkiye halkı adına verilen Türk milleti yani.

Ve de  Hessel'in dediği gibi, Mustafa Kemal ATATÜRK de yüzyıla damgasını vurarak tarihin akışını değiştirdi.

Bu değişimle...

ATATÜRK ve Türk milleti olağanüstü bir tarih yarattı!


O sebepledir ki; tüm dünya liderleri Atatürk'ten "ilham alıyor" önünde saygıyla eğilerek, gözyaşı döküyor...


Sevgi ve saygılarımla!


Image"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)