5 Nisan 2009 Pazar

Aklın Kullanımı Devredilebilir mi?











İslâm dini, aklı olana hitap eder. Yani İslâm akıl ve izan dinidir. Dolayısıyla Kur'an'da akla hitap eder. Buradan yola çıkarak, yaşamın her adımında insan, aklını kullanmak zorundadır. Zira iyi ya da kötü anlamda yapılan her işin sorumluluğu, bireysel olarak kişilerin üzerindedir. Hesabını da, yine bireysel olarak bizler vereceğiz. Bunun dini boyutu da böyledir. Günahlarımızla, sevaplarımızla ödeyeceğimiz bedellerle birlikte mükafatlarımız da bireysel olacaktır. Şimdilerde hızla insanlara cemâat anlayışı yerleştirilmek istenmektedir. Zira aslında bu anlayış tüm dünya üzerinde belki de etkisini göstermeye çalışmaktadır. Neden, diye sorguladığımda karşıma menfaatlerin fazlasıyla esiri olmak olarak algılıyorum. Buna rağmen demokrasi ile yönetilen çağdaş ülkeler bu anlayışa geçit vermemektedir.
*
*****
*
Ülkemizde de, Atatürk'ün devrimleri arasında olan;
"TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASI
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştu. Uygar ve ileri bir millet olma amacını güden toplumumuz için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılması zorunlu kurumlardı. Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vermiştir; “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır."
*
*****
*
İşte bundan sonra bizler, vatandaşlık onuruna yükseldik. Zira burada birey olarak sorumluluk, onurluluk ve ahlak anlayışına sahip olduğumuzu net bir şekilde görebiliyoruz. O nedenle, bu kavramlar da insanlar için geçerlidir. İnsan olma özelliği bu kavramlarla bütünleşir ve insanı ayrıcalıklı kılar. Bu takdirde de kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim de akla seslenerek, aklımızı bir başkasının kontrolüne devretmemizi reddeder! Zira okumamızı buyuran ve bizlere rehber olarak sunulan Kur'an'dır. O halde aklımızı kullanmak için bir başkasının kontrolüne hiç ihtayıcımız yok!
*
****
*
Toplu halde cemaatlerin sorumluluğuna girmiş olanlar; ahlak, onurluluk ve sorumluluk kavramlarını bir yerde, kendi üzerlerine dahi almazlar! Çünkü, onlar için kişi sorumluluğu yerine, cemâat liderlerine bağlılık ve hizmet vardır. Onun aklıyla hayata bakış algılaması vardır. Demek oluyor ki, o zaman bu anlayış Kur'an anlayışıyla örtüşmüyor. Nitekim; Atatürk de, bunu önlemek ve akıl mantığı üzerine kurulu bir anlayışı, ulus bütünlüğü çerçevesinde ortaya koymuştur. İşte onun içindir ki, bizler bu zorlu coğrafyanın içerisinde onurluca dimdik ayakta durabiliyoruz. Zira diğer bölge ülkelerine baktığımızda, cemâat anlayışının hüküm sürdüğünü görebiliyoruz. Dolayısıyla da kendi aralarında, birbirlerini boğazlar derecesinde bir parçalanmışlık söz konusudur. Bundan yararlananlar da Haçlı zihniyetleridir. Yeri gelmişken bir örnek vermek isterim;
Al-i İmran Sûresi 103. Ayet; "Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz."
*
*****
*
Bakınız burada "Kur'an"a sımsıkı sarılmamız emrediliyor! Bu da bizi birarada tutan ve ulus olmanın şartları arasındaki "din birliği" vurgusunun göstergesidir, diye algılıyorum. Demek oluyor ki, aklımızın kontrolünü bir başkasına devretmek sadece bireyselliği rededdetmekle olabilir. Sonuç olarak; düşünmek, anlamak ve öğrenmek bir zorunluluktur! Zira insan olmak bunu gerektirir. İnsanlar akıllarının kontrolünü bir başkasına devretmeyi nasıl oluyorda, akıllıca buluyor? Üstelik bunu bir de dine malederler! Ne zamandan beri, bizim dinimiz cemâatleşmeyi öngördü? Tekrar etmek gerekirse, Kur'an-ı Kerim aklın rehberidir ve akıl sahiplerine gelmiştir. "İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl erdiresiniz." Bakara Sûresi, 242. Ayet.
Aklını kullanan insan; düşünür, araştırır ve sonuca gider. Özgür irade bunu gösterir. Sevgi ve saygılarımla!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme