Halûk TARCAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halûk TARCAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Kasım 2015 Pazartesi
Bozulmakta Olan Türkçe
Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Sayın Halûk TARCAN'ın DİKKAT ÇEKİCİ iletilerini aynen paylaşıyorum:
"BOZULMAKTA OLAN TÜRKÇE
"... Türkçe kırması İngilizce ile Türkçe konuşurken kullanılan İngilizce kelimelerin dilimizi garipleştirmesi..
Bu kavramları önce, Londra'dan makale yazmış olan Prof. BAYRAKTAROĞLU'na cevabını hazırlayıcı bir özet olarak veriyorum.
Sayın Prof. BAYRAKTAROĞLU,
T24'le yaptığınız mülâkatı ilgiyle okudum; endişelerinizi aynen paylaşıyorum. Türkiye her gittiğimde, görüp, duyup rahatsız olduğum anlar çok oluyor. Bilhassa, genç nesille olan konuşmalar maalesef bir Türkçe-İngilizce karışımı halinde yürüyor; bundan eminim... Türk diline giren sayısız İngilizce kelimelerinin yerleşmesi, gösteriş yapma hastalığı ve tabii ki, İngilizceyle eğitim yapmış olmanın hasarları büyük rol oynuyor. Geçenlerde Oktay SİNANOĞLU'nun bu konuda yazdıklarını (Büyük Uyanış) okumuştum. O da aynen sizin eleştirdiğiniz tehlikeli durumu kitabında tartışmış. Yeni okumaya başladığım "Türkçe Off" adlı kitapta konuyu daha genel bir şekilde inceliyor... Bir bakıma, bu konuyu işleyen ve tehlikeleri tartışan yazarların ve akademisyenlerin olmasına seviniyorum, bir bakıma da, Türk dilinin bu acınacak hâle gelmiş olmasına çok üzülüyorum.
Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Betül NELSON, LONDRA
Sayın Betül NELSON burada Prof. Dr. Sinan BAYRAKTAROĞLU'nun Türkiye'de yabancı dil eğitimi adıyla yeni çıkan kitabında geniş bir şekilde incelemiş olduğu bu problem konusunda T24'ün önce Prof. BAYRAKTAROĞLU'nu tanıyalım:
CAMBRIDGE Üniversitesi'nde öğretim üyeliği ve The Cambridge Centre For Languages, Sawston Hall'un 22 yıl kurucu direktörlüğünü yürüten Prof. Dr. Sinan BAYRAKTAROĞLU, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılmasının şart olduğunu söyleyerek Türkiye'de eğitim bilincinin 'yabancı dil eğitimi' arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersiz olduğunu savundu. BAYRAKTAROĞLU. "Yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk yükseköğretiminin kallite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz" dedi.
"Bugün bilinçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce'yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır" diyen BAYRAKTAROĞLU, Türkiye'de yabancı dil eğitimi konusunda çok büyük kaynakların sarf edilmesine rağmen bu alanda bugün hâlâ ciddi boyutlarda sorun yaşandığını söyledi. İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılda İngilizcenin küresel yayılımının geldiği durum şudur: 20. Yüzyıldan beri dünya ekonomisine liberalizmin/neo-liberalizmin hakim olması üzerine, İngilizce, teknolojik gelişmelerin de desteğiyle, dünya ülkelerinin adeta "ortak dili" (Lingua Franca) olmuş ve uluslararası bir iletişim aracı haline gelmiştir.
"Dünyada her dört kişiden biri İngilizce konuşuyor"
Kısaca liberal ekonominin başlattığı küreselleşme süreci, bu büyük rakamlardan da anlaşılıyor ki, İngilizce aracılığıyla yürütülmektedir. Günümüzde, 1.75 milyar insan (dünyada her dört kişiden biri) İngilizce konuşmakta ve 2020 yılı itibariyle bu sayının 2 milyara, 2040 yılı itibariyle de 3 milyara (yaklaşık olarak dünya nüfusunun %40'ına) ulaşacağı tahmin edilmektedir. Durum böyle olunca, küresel liberal ekonominin bir uzantısı olarak, bugün dünyada İngilizce öğrenimine karşı çok yoğun bir kıyasla rekabet ortamında , "İngilizce'yle eğitim" dünya üniversitelerinde hızla yaygınlaşmıştır. Örneğin, 2002 yılı itibariyle 19 Avrupa Birliği ülkesinde (İngiltere ve İrlanda dışında) toplam 560 yüksek lisans programı İngilizce'yle yapılırken, 2012 yılında 11 AB ülkesinde bu rakamın 6800'e ulaştığını görüyoruz. "AB ülkelerinde İngilizce eğitim 'araç' olarak uygulanıyor"
Ancak bu ülkeler, eğitim programlarında 'İngilizce'yle Eğitim'i benimserlerken, bunu bir "amaç" olarak değil, ulusal gereksinimleri çerçevesinde bir "araç" olarak uygulamaktadırlar. Çıkarları doğrultusunda bir "ARAÇ" olarak bilinçli bir şekilde uygulamaktadırlar.
-Türkiye'deki Durum Nedir?
Türkiye'de Maalesef toplumumuzun eğitim bilinci, 'yabancı dille eğitim' ile 'yabancı dil eğitimi' arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersizdir. İngilizce'yle eğitim bir İngilizce öğretim-öğrenim yöntemi değildir. Bu bilimsel bir gerçektir. Bunlar birbirinden nitelik ve yöntem bakımından farklı iki ayrı eğitim faaliyetleridir. Her şeyden önce, İngilzceyle eğitim yapabilmek için İngilizceyi uluslararası sınav ölçeklerine göre ileri düzeyde en az B2-C1 düzeyinde edinebilmek olmazsa olmaz bir koşuldur. Oysa, üniversitelerin üst yöneticileri başta gelmek üzere, ebeveynlerin, öğrencilerin, yazılı sözlü basının, sosyal medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmında, İngilizce'ye karşı yaygın sosyal talep karşısında ve bu dilin yabancı bir dil olarak öğretim ve öğrenimi alanında yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar sonucunda büyük bir yanılgıya düşülmekte, sanki İngilzce'yle eğitim yapılırsa bu sorunların üstesinden gelineceği zannedilmektedir.
Böylesi bir bilinçsizlik, İngilizceyle eğitim adı altında başarısızlıkla yürütülen, verimsiz, göstermelik, öğrencilerin öğrenme, analitik düşünme ve yaratıcılığını engelleyici sakıncalı bir eğitim uygulamasına maalesef yol açmıştır.
"Ne Türkçe Ne İngilizce"
Daha da vahimi, yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde okuyan öğrencilerin birçoğunun ne Türkçe ne de İngilizce olan, bir dilsel sistemden yoksun, ne olduğu belirsiz ve anlaşılması güç yapay bir ifade türü kullanmaya itilmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, bugün yükseköğretimde sadece "İngilzce eğitimi" veya "İngilizce'yle eğitim" sorunu değil, ciddi boyutlarda bir "dil sorunu" yaşanıyor.
"Dil" olmayınca "düşünme" de olmaz. Bu durum Türk ulusuna ve yetişmekte olan genç kuşaklara yapılabilecek en büyük kötülüktür.
"Dil Devrimini Gerçekleştiren Toplum"
Unutulmamalıdır ki, Türk toplumu Cumhuriyetle birlikte dil devrimini gerçekleştirmiş bir toplumdur. Atatürk'ün sözlediği söz üzere "Türk dil Türk milletinin kalbidir, zihnidir... Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." Nr var ki, bugün bilnçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce'yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut, olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır.
-Bu Durumu Düzeltmek İçin Ne Yapılıyor?
Türkiye'de yabancı dil eğitiminin önemi ve bu alanda yaşanan sorunlar, cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, kamuoyunun gündeminden düşmemiştir. Çok büyük kaynakların edilmesine rağmen, hatta Türkçe'yi bile bir yana iterek yükseköğretimde yabancı dille eğitim yapılmasına kadar giden uygulamalara başvurulmasına rağmen, bu alanda bugün hâlâ ciddi boyutlarda sorun yaşanmaktadır. Öylesine ki, yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk yükseköğretiminin kalite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz.
"1960'dan beri aydınlar yabancı dille eğitimin sakıncalarını anlatıyor"
1960 yılından günümüze kadar birçok değerli aydı, yazar, düşünür, eğitimici, bilim adamı tarafından yabancı dille eğitimin sakıncalarını dile getiren çok sayıda ciddi ve haklı eleştiri yapıla gelmiştir.
Bunca yıldır yapılan eleştirilere rağmen, özellikle vakıf üniversitelerinin büyük bir çoğunluğu, bu durumu adeta bir fırsat bilerek, İngilizce'ye olan yoğun talepten mevcut rekabet ortamı içerisinde pay kapabilmek için, uluslararası yabancı dil eğitimi ile ilgili kalite krıterlerini göz ardı ederek, İngilizce'yle öğrenim görebilmeleri için bilimselliği tartışılmayacak, nesnel, uluslarasaı"olmazsa olmaz" dil ölçekleri düzeyine öğrencilerinin erişebilmelerine olanak sağlanmadan, öğrenci ve ebeveynlerine "uluslararası nitelikte bir eğitim" vaadiyle, hâlâ "yabancı dille eğitim" yapma ısrarı içinde bulunmaktadırlar.
Bu nedenle, başta YÖK ve yazılı-görsel basın olmak üzere, rektörlere, üniversitelere üst yönetimlerine bu konuda büyük sorumluluk düştüğü düşüncesindeyim." 30 Kasım 2015
Sevgi ve saygılarımla!
"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)
16 Mart 2015 Pazartesi
"Gururla Paylaşıyorum"
"GURURLA PAYLAŞIYORUM
Türkiye'ye ayak basmamış ABD'li Psikiyatr Profesörü Arnold LUDWIG, "in
one of the most comprehensive and insightful studies of political
leadership ever undertaken", KING of the MOUNTAIN adlı kitabında,
20.nci Yüzyılda tüm dünyada ülke yönetmiş, Abdülhamid'den
Kaddafi'ye, Mao'dan Roosevelt'e, De Gaulle'den Nehru'ya, Churchill'den
Hitler'e, Mussolini'den Mandela'ya, Stalin'den Nasır'a ve Arafat'a,
2000 (iki bin) kadar lider hakkındaki 18 yıllık araştırmasının
sonucunda, 377 kişiden oluşan belli başlı devlet adamı / lider listesi oluşturmuş ve onlara 200 kadar değişik kıstasa göre, 1'den 31'e kadar puan vermiş.
PGS (Political Greatness Scale) olarak tanımladığı bu sıralamada örneğin;
en çok Roosevelt ve Mao 30ar puan almışken,
Nehru 25,Churchill 22, Golda Meir 12, Fidel Castro 23, Lenin 28, Khomeini 23,Kennedy 15 puan almışlar.
Bir lider ; 31 puanla ve "visionary" sıfatıyla, 20.nci yüzyılın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı / lideri ünvanına hakkıyla layık görülmüş:
Mustafa Kemal ATATÜRK!
Ne yazık ki, ne basınımız, ne halkımız ve özellikle yeni nesiller bu önemli gerçeğin farkında bile değiller.
(King of the Mountain, The nature of political leadership,by,Arnold M. LUDWIG, University Press of Kentucky, 2002 )" Halûk TARCAN, Halk Bilimci Araştırmacı Yazar
Sevgi ve saygılarımla!
"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)
Etiketler:
Arnold LUDWIG,
atatürk,
Churchill,
De Gaulle,
Fidel astro,
Golda Meir,
Halûk TARCAN,
Kennedy,
KING of the MOUNTAIN,
Lenin,
Mao,
Roosevelt
28 Eylül 2014 Pazar
"Kafasız ve Dalkavuk Bazı Türkler Sayesinde..."
"DİLİMİZİN YAVAŞ İŞGÂLİ…VE BİR ÖNERİ
Sayın Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel,
82’inci Dil Bayramı münasebetiyle Cumhuriyet gazetesinin 25 Eylül günkü sayısında yazmış olduğunuz makaleyi okudum.
Buruk havayı çok güzel vermişsiniz.
Ben buruk havanın dozunu biraz daha arttıracağım.
Dilci değilim, budun bilimciyim; görevim olaylara bu açıdan bakmak, gözlemde bulunmak ve sonuçları vermektir.
30 yıl ülke dışında kaldıktan sonra ülkeye döndüğümde, İstanbul’un sokaklarını İngilizce’nin istilâsı altında gördüm.
En çok kullanılan kelimelerden biri, CENTER… Her şeyin Center’i var... Neredeyse sebze satanlar dükkânlarına, “Patlican Center, Ispanak Center ”vb.. diye ad koyacaklar…
Dükkân sahiplerine sordum, “müşteri daha çok geliyor”diyorlar… İşte Avrupa aşağılık duygusunu bir türlü atamamaş olan halkımız… Atması için hiçbir şey– Atatürk’ün ölümünden beri- yapılmamış…1970’den beri Kâzım Mirşan’ın, 1988’den beri de benim tanıtmak istediğim tarihteki ilk uygarlık, ilk kültür olan Ön-Türk Kültürü, Batı’nın, Emperyalizmin barajına, Batı Merkezli Dünya ve Türk Kültürü’ne ve ona inanmış Akademisyenlerimizin Ön-Türk Kültürü’ne “rağbet” göstermemiş olmalarına takılıp kalmış…
Bol CENTER’lerden sonra, sokaklarda düdük çalarak hızla dolaşan AMBULANS’lara rastladım… Bu arabalar, esas görevlerini çok güzel gösteren hâlis Türkçe bir ad taşıyorlardı: CANKURTARAN…Bu dakavukluk neden?…Neden Türkçeden vageçiliyor?…
Üstelik kelime de yanlış; Amb(Ü)lans olacak… Bu maymunluk geleneklerimize de sirayet ettirilmiş:
• BUYRUN, BUYRUNUZ EFENDİM deriz, çok güzel ve naziktir...
Ya da
• “Kendinize iyi bakın”… Ne münasebetsiz bir ihtar ve tavsiye?!...
• Biz, hoşça kalın, Güle Güle gidin deriz…Gidişin mutlu ve güzel olmasını dileriz. Bu güzel temenninin Batı dillerinde karşılığı yoktur... Giden, hasta mıdır ki “kendinize iyi bakın” soğuk, ruhsuz tercüme cümle kullanılıyor?!... Bu deyimleri hangi dalkavuk , hangi cahil Türkçe’ye sokmuş, kendi kültür ve geleneğine sırtını dönmüştür? Bu geleneklere niçin tecavüz ediliyor? Niçin kafamızın içine giriliyor ve bazı görevliler geleneklerimizin bozulmasına boyun eğiyorlar?
• Biz, misafirperver Türkler ve Doğulular bu bize aykırı düşen, Evrensel Uygarlık’ta geç kalmış olan Batı’dan mı terbiye dersi alacağız?!
Yıllar önce AB Türkiye Elçisi, Madam Karen FOGG korkunç bir baklayı ağzından kaçırmıştı: “Türklere Tarihlerini İnkâr etmelerini öğretebilsek!..Yani, Fogg’a göre, Türklerin hakkından gelmek için önce onları bir güçhalinde tutan tarih bilincini yok etmek gerekiyor!
• İşte kafasız ve dalkavuk bazı Türkler sayesinde dilimizi geleneklerimizi inkâr etmeğe başladık!...
Avrupa’nın hiç bir ülkesinde
• Taşıtlarda, durakların bir de İngilizce söylendiği görülmemiştir
• Turist, sorar öğrenir, hattâ gittiği ülkenin dili hakkında en basit şeyleri öğrenip, öyle gelir…Nasıl ki, Japonya’ya giden turist hemen gerekli bazı kelime ve cümleleri öğreniyorsa ,aynı turist birkaç kelime de Türkçe öğrensin... Bu ne kendini, dilini küçük görmek, alçalmak hâli!
Türk diline bir de bazı dilciler fecî surette zarar vermişlerdir:
• Yazı ve okuma dili tamamen bozulmaya başlamışır. Buna, inceltme işaretinin kaldırılması neden olmuştur ve değiştirenler hâlâ ısrar etmektedirler. Türkçenin ahengi bozulmuş, Dilimiz bir yabancı tarafından seslendirilen bir dil gibi garipleşmiş ve kabalaşmıştır:
Yüzlerce örnekten bir kaçı:
• Kağ(I)t..Dükk(A)n…Â yok edilmiştir. K(A)zım…yâni (Kâzım)…kaz hayvanı ile Kâzım birbirine karışmaktadır. Vek(A)letname… Â yok edilmiştir.. Bunu bazı genç avukatlardan işittim!?. Vb..
Bir başka rezalet:
• ECZANE, HASTANE, DERSANE…aslı Ecza-hane…Hasta-hane… Ders-hane’dir..Konuşurken (H) düşer ve ondan sonraki (a) uzar… O zaman , saçma bir şekilde uzatma işaretini atmasaydık
• EczÂne… hastÂne.. diye yazacaktık. Uzatma işâreti, beyefendilerin keyfi için kaldırılmış olan dilimiz, bir darbe daha yemiştir
Gelelim “çekimlere”!... Dilimizin çok eski bir kültürü ve çok eski bir tarihi olduğunu gösteren, Osmanlıcası ile MÜZÂRİ sıygası, yani “geniş zamanlı çekimi” vardır.
• EDERİM, yok olmuştur. Biz Teşekkür EDERİM deriz, bunun yerine Teşekkür ediyorum denmez..Teşekkür EDERİM, daima teşekkür hâlinde olduğumuzu, çok ince bir nezaketi gösterir
• Ediyorum, o anda ve bir kereye mahsus teşekkür hâlidir
• Çok iyi hatırlıyorum; televizyon ilk çıktığında “spiker” olmak üzere Amerika’ya gönderilen ve Amerikan kolejinde Türkçe konuşamayan, Amerikanca konuşup “geniş zamanı” bilmeyen tercüme Türkçe konuşan Kolej mezunu birkaç genç Amerika’da ihtisas yaptıktan sonra ülkeye döndüklerinde çok garip ve çirkin bir şekilde Tercüme Türkçeleriyle konuşmaya başladılar
• İlk büyük darbe, bizim çok eski ve zarif bir kültüre sahip olduğumuzu gösteren geniş zaman yok oldu
• Şimdi MAAŞA-ALLAH!... Profesörler, bakanlar, en yüksek seviyedekiler, herkes Teşekkür EDİYORUM diyor…
Emperyalizm Türk Kültürü’ne en büyük darbelerinden birini indirmiştir… Gözlerinizi açmak lûtfunda bulunur musunuz!... Atalarınızın ruhu için ?
• Dil Derneği, bu geniş zaman çekiminin kullanılması için televizyonlardan başlayarak devamlı bir çaba gösterebilir. Göstermelerini bekleriz.
Bir öteki çok büyük dert: Acaba okullarda gramer öğretilmiyor mu? Ben Lise öğrencilerinin yapacam, edecem diye konuştuklarını duymaktayım. Bu öğrencilere sorduğumda
• Yapacağım, edeceĞİM dendiğini bilmediklerini söylediler!
Sanırım İngilizceyi daha iyi öğrenmekteler…
İşte Dil Derneği’ne düşen bir görev daha. Tümüyle millî değerde bir görev…
Şimdi sıra asıl Türk dilinin tarih öncesi başlangıcına gelmiştir.
Herhalde sizler de bir Ön-Türkçe’nin varlığını duymuşsunuzdur ve tabîi akademisyenlerin Ön-Türkçe’ye RAĞBET etmediği için siz de ilk Türkçe’ye, Ön-Türkçe’ye sırtınızı dönmüşsünüzdür.
Ne acıdır ki, yeryüzünde tüm uygarlıkları yerinden sarsacak ve sarsmış olan dillerine, sırtını dönmüş bizim gibi zavallılaşmış bir ülke daha yoktur…Yukarıda sözünü ettiğim, adı KAREN FOGG olan Elçi daha geçmişimizi inkâr etmemizi istemeden
• İslâmiyet’in M.S. 708’de Orta Asya’ya girişinden beri Türk Dil ve Kültürü’nü terk etmişiz
Akademisyenlerin ilk görevi kendilerine getirilen, gösterilen bulgulara önce bilimsel açıdan bakmaları, kim ve nereden getirilmişse, bir acaba şüphesiyle incelemektir.
Bizim akademisyenlerimiz kendi ortamlarından olmayan kişilerden gelen bulgu ve belgere RAĞBET etmemektedirler… Ya da bulgular, belgeler büyük Batılı isimler tarafından getirilmiş olmalıdırlar. Büyük isimler?!... Orta Asya Türkçelerini bilmeyen, bilmediği için de gülünç hükümler verenler gibi….Örneğin:
• Bazı Alman kaynakları Türkleri sadece ATLI ÇOBANLAR diye görürler, kökenlerinde İskitler olduğunu kabul etmemek için de ıstırap içinde kıvranırlar… Onları bir yuvarlak masa toplantısına davet etmiş olmama rağmen…
• Atlı Çoban denilenlerin, yazıyı, tekerleği icat etmiş olduklarını, ilk büyük siyasal kuruluşları gerçekleştirdiklerini, Tek Tanrı kavramına vardıklarını ve Evrensel uygarlıkların kültürleriyle yer aldıklarını bilmeyi ASLA İSTEMEDEN…
Akademisyenlerimiz 39 Orta Asya Türkçesinden kaçını okuyup yazıp konuşabilmektedirler? Onlar çok güzel İngilizce, Almanca bilirler ve Türkçe bilmeyen İngiliz, Alman ve ötekilerin Türk dilini kesip biçip ayıklamak, Frenkçesiyle “Disséquer” etmek için sistemlerini ve kökeni olmayan bilgilerini esas alırlar.
Acaba Türkçenin 41 çeşit Türkçeden oluştuğunu ve bunun 39’unun Orta Asya Türkçesi olduğunu bilirler mi?
Bilimsel yol aşağıdadır:
• Türk Dili, 1-Doğduğu yerde 2- Doğduğu dilde araştırılır
Bu sahipsiz kalmış -kendisinin büyük değerine rağmen- sahip çıkılmamış Türkçeyi, Derneğiniz bütün büyüklüğüyle ortaya çıkarabilir, bunun için çaba sarfedebilir.
İsterseniz, bu büyük ıstıraba son vermek üzere, Evrensel Uygarlıkların kökeninde olan Ön-Türk Kültür ve Dilinin değerini ortaya çıkarmak için Bir yuvarlak Masa toplantısında bir araya gelelim.
Her iki taraf bildiklerini sıfırlasın ve beraberce sıfırdan başlayıp Türk Dilinin değerini ortaya çıkaralım.
Cevabınızı beklerim.
Saygılarla
Halûk Tarcan- CNRS- Paris"
Sevgi ve saygılarımla!
"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.
Etiketler:
CANKURTARAN,
Dil Bayramı,
Dil Derneği Başkanı Sevgi ÖZEL,
Halûk TARCAN
31 Ekim 2013 Perşembe
Dünyaya Örnek, Haçlıya Kapak, Cumhur'a Selâm Olsun...

C"adı"lar "Bayram"ı, her sene 31 Ekim'de kutlanan, Pagan ve sonrasında Hıristiyan köklerine dayanıyor...
"Cadılar Bayramı bazı belli başlı Batı dünyası ülkelerinde kutlanır. Amerika'da oldukça büyük ve görkemli bir festival olan Cadılar Bayramı, Amerikan kültürünün etkisiyle diğer Batılı ülkelerde de yaygınlaşmaktadır. Popülaritesi Türkiye gibi ülkeleri de etkilemiştir." Vikipedi
Evet ne deniliyor?
"Popülaritesi Türkiye gibi ülkeleri de etkilemiştir." Hiç şüphe duyulmasın ki bu cümlede de belirtildiği üzere bu türden el âlemin bayramları inceden inceye bizlere çeşitli vesilelerle aşılanmaya çalışılıyor...
Çünkü bizim bayramlarımız "yok" ya...
Öte yandan Haçlıların gerçekten öyle elle tutulur ve içi dolu dolu değerleri, kültürleri yok ...
O sebepledir ki onların tek dayanakları ve tek ortak paydaları "haç"
Yani Hıristiyanlık etrafında kendilerine "kültür" yaratıyorlar... Ki ne demişti Sayın Halûk TARCAN Hoca'mız, Batılılar Türkler karşısında gerçekten ezik ve kıskançlık duyguları içerisindeler...
Neyse...
Onlar varsın "Cadılar Bayramı"nı ballandıra ballandıra kutlayadursunlar biz asıl, dünyayı kıskandıracak kadar özel ve de güzel, gerçek anlamda bir bayram nasıl kutlanır, kıvançla ondan bahsedelim:
Dünyanın hiçbir ülkesinde emsali görülmeyen bir bayram...
Cumhur gerçek anlamda Cumhuriyet'ini büyük bir coşku ve heyecanla kutladı...
Vatan topraklarımızda yüz yıllık plânlarıyla gözleri olan emperyalist güçlere, insanın tüylerini diken diken eden haykırışlarla birlikte o muhteşem görüntüler kapak, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye cumhur'una da selam olsun... :)
Dünyada hangi ülke vardır ki, ulusal bayramını bu kadar kararlı, güçlü ve büyük bir heyecanla kutlasın?
Hangi ülkenin vatandaşı işini gücünü bırakacak, yüz binlerce insanı ellerinde bayraklarıyla meydanlara sel gibi akacak, milli coşkusunu yaşayacak, Ata'sına saygı duruşunda bulunacak..
Dahası... hangi dünya lideri vardır ki, ölümünün ardından geçen onlarca yıla rağmen büyük bir sevgi ve özlemle anılacak, adından söz ettirecek ve unutulmayacak...
Yok böyle bir lider!
O sebeple "eşsiz"...
Ve milyonlar tek yürek olmuş, bayrağına, Ata'sına sahip çıkıyor...
"Varlığım Türk varlığına armağan olsun" haykırışları...
"Ne mutlu Türk'üm diyene" cümleleri...
Atatürk, Cumhuriyet marşları, Onuncu yıl marşları... milyonların ağzından gırla gitti..
On binler, yüz binler, milyonlar tek yürek...
Cumhuriyet'ine, Atatürk'üne olan bağlılığını, ulus oluşunun haklı gururunu tüm dünyaya meydan okurcasına haykırıyor...
Demek ki neymiş?
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkı, Türk milleti'ymiş!
Demek ki neymiş?
Büyük Türk ulusu etnik, mezhepsel bir ayrışma istemiyormuş!
Demek ki neymiş?
Cumhuriyet Türk ulusunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiş!
Demek ki neymiş?
Halkını karanlıklardan çıkartıp aydınlığa taşıyan Lider Atatürk bir yol gösterici olarak sonsuza kadar kalbimizdeki yerini almış!
Demek ki neymiş?
Atatürk'ün düşüncesi halkı için hakikat yolunda çabalayıp, mazlum milletlerin gözlerini açmak, onları yanılgılarından, dolayısıyla da emperyalistlerin elinde oyuncak olmaktan kurtarmakmış!
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!
Sevgi ve saygılarımla!
Etiketler:
29 Ekim Cumhuriyet BAYRAMI,
Cadılar BAYRAMI,
Cumhur,
Halûk TARCAN
30 Eylül 2013 Pazartesi
Tarihçilerimiz Neredeler?...
Hocamız Sayın Halûk TARCAN'ın bildirisini, kendilerinden aldığım izinle sayfamda aynen paylaşmak istedim:
TARİHÇİLERİMİZ NEREDELER?...
OSMANLI’DA BİR KÜRDİSTAN EYALETİ VARDI…
Evet doğrudur ama Osmanlı kendini Türk saymıyordu ve tarihini, atalarının kim olduğunu aramıyordu: Türk için Etrak-ı bî İdrâk, idrak sahibi olmayan Türkler diyorlardı.
Kâzım Mirşan’dan öğreniyoruz;
Ëlegeş anıtında okunuyor : bir aşîret reisi
• Alpurungu ( Alpertunga değil- Orta Asya Türkçelerini bilmeyenler tarafından yanlış okunmuştur)Han’dan,
• ÖKÜ-ERT yâni aşiretini yönetme yetkisi ister Bu sıfat zamanla sıkışarak KÜRT’e dönüşür demek ki,
• Kürt bir etnik, budunsal ad değil ,
• Aşiretini yönetme iznidir.
• Kürt kelimesi gene Bedirhanlı bir gençten öğreniyoruz Kürtçede yoktur.
Kürd/İSTAN adına bakalım:
• Orta Asya Türkçelerinden yedisini ana dili gibi okuyan, yazan, konuşan ve oradan da yazıtlar yoluyla Ön-Türkçeye varmış olan Kazım Mirşan’ın verdiği açıklamayı görelim:
• Halkına iyi hizmet etmiş olan bey,’in vücudu ateşe verilir. Vücudu yanar külleri yeryüzünde kalır ve toprak kaplara konup ateş evinde gömülür
• Can’ı, Ruh’u Tanrıya uçar Tanrı katında
• ASQAN yâni Asılı olur. Artık cennette bulunmaktadır. Tanrı buyruğuyla yeniden doğacak ve yeryüzüne gönderilecektir.
• ASQAN, zamanla, Aspan, Astan Asüman olmuştur.
Bu iki noktadan hareketle Kürdistan kelimesini inşa edebiliriz :
• Öküert-astan…Kürt/astan…Kürdistan olmuştur.
Bu ad Kürtlerin Ön-Türklerden olduklarının bilimsel ispatıdır.
Kürtlerin kullandıkları( Q ile W) harfleri onların Ön-Türklerden olduklarının bir öteki delilidirler. Her iki şekil harf değil birer damgadırlar:
• OQ…UW…ilki, günahsız olma , yeryüzü kişisi, öteki kutsal, anlamını anlamını verirler. (Kâzım Mirşan) Damgaların başındaki sesli harfler gitmiş damgalar sessiz harf haline dönüşmüşlerdir.
Halûk Tarcan (CNRS-Paris)
Not: Astan , bugün Kazakistanın yeni başkentinin adıdır, Orta Asya ve güney Anadolu’da iki yerde bu isim mevcuttur.
Sevgi ve saygılarımla!
Etiketler:
Halûk TARCAN,
Kâzım Mirşan,
Kürdistan,
Orta ASYA,
osmanlı,
türk
15 Temmuz 2013 Pazartesi
Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Halûk TARCAN'la Söyleşi'm -2- "Avrupa Türkler Karşısında Muazzam Aşağılık Duygusu İçinde"!

Almanya'dan Nazilerden kaçıp 1940-60'larda, İstanbul Üniversitesi'nde görev yapan Türk dostu Prof. Fritz Neumark ile bir kısım öğrencisi Boğaziçi'nde geziye çıkarlar. Öğrencilerden biri Prof. Neumark'a sorar:
Avrupa bizi neden sevmez?
Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır, kilisenin Türk ve İslâm düşmanlığı hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince; Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza, laiklik şöyle dursun, hıristiyan olsanız da, size düşman olarak bakmaya devam eder.
Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar:
Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz... " Dünya Tarihini Değiştiren Ön-Türk Kültürü -4- Sf: 87, Halûk TARCAN
2. BÖLÜM
"Kafalarda oluşmuş olan soru işaretlerini silmeye çalışma yolunu tuttum" diyen Halûk TARCAN hocamız, acı ama ne yazık ki gerçekleri anlatmaya devam ediyor:
Ön-yargılarla, bizi en başta ırkçılıkla suçladılar... Dünyayı Türk yaptınız dediler.. Fenike yazısını öğretmeye kalktılar... Biz Türkler bir hiçiz, uygarlıklara hiçbir katkımız olmamıştır dediler.. dediler ve dediler ve sonunda, Avrupa'nın aşağılık duygusu altında ezilmiş, kendine güveni olmayan bir kitle olduğumuzun resmini çizdiler...
Türkleri haritadan silmek ve insanlık dışına itmek amacıyla Batılının, Haçlı seferlerinden beri oluşmuş olan, Batı merkezli Türk ve Dünya kültür ve tarihi iflâs eder.
Diğer çok önemli nokta ise;
Batı merkezli tarih, Türkleri uygarlık hattâ, insanlık dışına atmak için, GÖÇEBE KAVİM diye tanımlarlar. Oysa TÜRKLER göçebe değil, GÖÇMEN'dirler!
Zira, GÖÇEBELER;
*Devamlı olarak kışlak'larda otururlar, kışın yaşadıkları yere çekilirler,
*Yazı, hayvanlarına otlaklar aramak için yaylâlara çıkarlar.
*YAYLÂKLAR'da, otlak mevsimini geçirirler. Çobandırlar, kentlerin et, süt gibi gereksinimlerini sağlarlar.
*İş aramak için esas kaldıkları yerden iş olan yere giderler; yaylâdan Çukur ovaya pamuk toplamaya gidenler gibi.
GÖÇMENLER,
Yeni yurt aramak için göç ederler.
Doğdukları yurtları terk edip, yeni yurtlar ararlar ve artık yeni yurtlarında yaşarlar.
Demek ki Ön-Türk göçmenleri, yazıları ve bu yazıların ileri seviyede düşünceleri içeren bilgileri ile yurt edindikleri ülkeleri IŞIKLANDIRMIŞLARDIR!
* Kâzım Mirşan Hocamızın öğrencisi misiniz, yoksa onunla beraber mi çalışıyorsunuz?
Efendim Kâzım MİRŞAN'ın öğrencisi olabilirim, diyebilirim.. Kâzım MİRŞAN'la aynı fikirdeyiz. Ben Cumhuriyet'e yazmıştım, bu tarih bizim olamaz, diye... O da aynı şeyi düşünüyor. Fakat bizden başka aynı düşünen olmadığı için kitaplarını bana gönderiyor. Çok güzel çalışmaya başladık. Bu adamcağız dahidir! Fakat, çalışıyoruz ama mutsuzuz. Çünkü adamcağız konuştuğu zaman, hiçbir şey anlaşılmıyor. Atlamalı zekaya sahip... Kitaplarından hiçbir şey hiç kimse anlamıyor... Sonra ne yapacağız falan filan dedim. 2 sene bıraktık kitabı. Sonra yeniden aldım; "Kâzım bey'in ruhuna gireceğim" dedim. Paris'ten telefon ediyorum, dünyanın telefon parası... Tabi o zamanlar bugün gibi değil... Netice itibariyle, ilk kitabımı yazdım. O bir başlangıç oldu. Zaten onla girdiğiniz takdirde pekâlâ gidiyor. Sonra Kâzım MİRŞAN, benimle küstü... "Siz meşhur oldunuz, ben olmadım" diye küstü benimle. Çok güzel çalışıyorduk hattâ onun yanlışlarını çıkardım, memnun oldu. Cevizoğlu, bir proğramında bana sordu, "neden beraber çalışmıyorsunuz?" "Valla bana küs Kâzım Bey." Evet, "benim bir kabahatim var" dedim. Ama Özür diledim. Evet siz benim kafaca, yaşça büyüğümsünüz, ellerinizden öpüyorum, affedin beni falan, dedim. 2 defa mektup yazdım... Nafile.. N'oluyorsunuz ya.. Sonra ayırmak gerekir, bana kızabilirsin, ama bilime kızılmaz. Benim elimde bir yığın malzeme var. Çıldırıyorum.. Onu bir okusa, bir çok şey ortaya çıkacak. Son yazdığım kitabı ona ithaf ettim, gönderdim.. Son defa telefon açtım; "Benim sizinle âlâkam yok, bir daha beni aramayın!" dedi, telefonu yüzüme kapadı... Efendim... benden nefret et, ama elimde şu malzeme var.. yazdım, siz kendinize ait değilsiniz, dünyaya aitsiniz... Elimde çok malzeme var. Onları tek o okuyabilir...
Halûk hocamız o kadar mütevazı duruyor ki... Ben tüm bu bilgileri sizden öğrendim diyorum. Kendisini bu konu üzerinde görevli sayan Sayın hocamız, bakın bütün bunların başında Kâzım MİRŞAN var. Ve ben mütemadiyen kitaplarımda yazarım; "ben haberciyim" diyorum, esas olan Kâzım MİRŞAN'dır. Mütemadiyen yazarım. Bütün kitaplarımda, Kâzım MİRŞAN'dan aldığım cümlelerin sonuna "K.M." yazarım. Yok efendim, "K.M." yerine büyük Kâzım MİRŞAN yazacakmışım! Çok yazık... elimde o kadar malzeme var ki...
Derin bir acıyla ve çaresizce iç çekerek, kaldığımız yerden devam etmeye çalışıyoruz.
Ahdamar adasına eşimle birlikte gittik. Ben daima sağda solda dolaşırım. Şöyle batı istikametine gittik. Bir vadi vardı oradan aşağıya iniyordum, ayağım bir taşa takıldı, yuvarlanacaktım. Baktım aa "Ön-türkçe" taş... 7 bin senelik taş orada duruyor. Çünkü aynı taşın üzerindeki yazı şeyde var, Çilgiriz yazısı. Namık Kemal ZEYBEK'e yazdım. Oradan aldılar, müzeye koydular. Fakat müzedeki adamlar bundan 2 sene evvel bana telefon ettiler, taş yine dışarı atılmış. O ön-türkçedir, niye dışarı atıyorsunz? Tarihimiz güneş ve kar altında mahvoluyor. Olmadık eserler orada duruyor. Grekoremen, grekoremen.. anladık anladık, bıktık artık grekoremen'den... Avrupa'da bıkmıştır...
* "Anadolu'nun Türkleşmesi değil, Ön-Türk Dil, Yazı ve Kültüründen olan Anadolu'nun Hıristiyanlaşması söz konusu"dur, diyorsunuz. Bunu biraz deytaylandırabilir misiniz?
Batı merkezli Tarih'in bıkmadan usanmadan aleyhimize çalışması, yarattıkları Türk karşıtı propoganda sayesinde, Anadolu'ya geliş tarihimizin 1071 olarak hücrelerimize kadar işlenmesi, Batı!nın oluşturduğu Akurgal ekolünün bu tarihi şiddetle savunması sonucu... kendimizi Anadolu'da "sonradan gelenler" olarak görmüşüz!!! Oysa
Türk Tarihi'ni doğduğu Orta Asya'da ve doğduğu dilde araştıracağımıza, Batı'nın yarattığı Batı hayranlığı ile yakın ve uzak Batı'dakilere inanmışız; çünkü onlar her şeyi bilirler, en doğruyu yazarlar... Nalıncı keseri değildirler... Diye düşünürüz, bizlere öyle öğretilmiş... imiş. Zira Tarihçilerimiz, tarihte hıristiyan olan Anadolu'nun... Çünkü onlara göre Anadolu, İsa'nın doğduğu yılda çoktan hıristiyan idi???
Anadolu'nun 1071'den sonra Türkleştirilmesinden söz ederler; Türk Tarihini İngilizceden, Almancadan kısaca FRENKÇE'den öğrenenler...
* Türk uygarlığının, tüm zorluklara rağmen bugünlere ulaşmasındaki öne çıkan isimler hangileridir?
Tanzimat döneminde bütün acısıyla ortaya çıkan, Batı uygarlığı karşısındaki kökleşmiş olan ezikliğimiz, kendimize güvensizliğimiz, yeni kimlik haline dönüştürülmüş ve dönüşmüş olan Türk kültüründen, kültür ve uygarlık sahibi olmuş olmaktan korkmamız, bazılarının utanması... bizi aşağılık duygusundan kurtaracak olan ÖN-ATA KÜLTÜRÜMÜZDÜR!
Bu kültür, tarihi başlatan, kaybolduğu sanılan, büyük uygarlık olarak ortaya çıkmıştır.
Bu uygarlık, Asya!daki büyük jeo-fizik değişimler sonucu, buzul dönemi su baskınları, devamında uzun yıllar süren kuraklık sonucu gerekli hale gelmiş olan göçlerle yerinden oynamış, batıya, doğuya, güneye, inmiş, yayılmış. Yayıldıkları yörelerde, bir taraftan ileri seviyedeki uygarlıklarıyla dip kültürü oluştururken, öte yandan da dış etkiler altında kalmış... Tüm zor koşullara rağmen bu büyük uygarlık gene de, üstüne örtülmüş olan toprağı atmayı becermiştir... Türk ve uygarlık dünyası bunu iki kişiye borçludur:
Atatürk Türkçülük akımını, "kuvveden fiile", teoriden gerçeğe dönüştürmüştür. Devletin kültür politikasını, öz kültürümüze dönüş, ulusal kimliğimizi arama olarak saptamış, bunun için de gerekli olan ilk adımı atmış: Türk Tarih Tetkik cem'iyeti'ni kurmuştur. Fakat, Türk Tarih cemiyeti, sonradan Türk Tarih Kurumu olmuş...Bir öteki kişi de, Kâzım MİRŞAN'dır. Araştırmacı. Köşesinde sessiz sedasız, onlarca yıl çalışan ve çalışmakta olan Orta Asya çocuğu Kâzım MİRŞAN, bu uygarlığın bir Ön-Türk uygarlığı olduğunu ortaya çıkardı..
* Türkler 3 tane başkent kurmuşlardır, bunlar hangileri?
Pekin, İstanbul, Roma
* Türk tarihi bakımından Doğu Anadolu oldukça zengin, diyorsunuz bu konuya değinir misiniz?
Tamamen zengin. Baştan aşağı... Mağaralar dolu... Batı, Anadolu'dan Türkleri kovmak, ya da en aşağı Anadolu'da Türkleri etkisiz hâle getirmek ve her şeyin üstünde Doğu Anadolu'da çıkarlarına en uygun yapay devletler kurmak için, Doğu Anadolu'yu tarihsiz bırakmıştır.
Oysa Doğu Anadolu'da tarihinin, Orta Asya'dan gelen göçlerle 13 binlerde başladığını, Doğu Anadolu yüksek yaylâsı'nda, sayısı 40 bin kadar olan kaya resimleriyle, Orta Asya kişisi kültürünün eşlik ya da benzerlik halinde ilişki içinde olunduğunu ortaya koymuşlardır. Bu kültürün Mezopotamya'ya indiği ve etkilediği de ortaya çıkarılmıştır.
Ben öyle üzülüyorum ki, oradaki mağaralar terör nedeniyle bombalanıyor.. Bütün tarihimiz farkında olunmadan yok ediliyor. Ben, Genel Kurmay Başkanlığına yazdım. Efendim, Genel Kurmay Başkanlığına yazdığınızda, onlar tarihçilere soruyorlar, onlar da yok öyle bir şey dediklerinde... oradaki bütün tarihimiz gidiyor.
* Bu durumda hemen akla gelen bir soruyu izninizle sormak isterim sayın Hocam; Irak işgalinin hemen ardından Bağdat'ta bulunan dünyanın en büyük kütüphanesi yağmalanarak yakılıp yıkıldı. Emperyalist güçlerin işgal ettikleri ülkelerin hedefinde ilk önce medeniyetlerin yazılı olduğu kütüphaneler oluyor. Sizce bunun sebebi, yalan üzerine kendi yazdıkları "tarih"in aslının ortaya çıkma endişesi olabilir mi?
Hiç kuşkukusuz düşündüğünüz doğrudur. Amerika'dan önce uygarlık yok. Yani New york'a gitseniz Metropolitan müzesini yakmak isteseniz ne yapar Amerika, değil mi? Orada asker var.. ve hiçbir şey yapmadan yağmalamaya göz yumdu. Dünyanın en muazzam müzesi, Mezopotamya medeniyetini yok ediyorlar. Orta Asya'yı bu şekilde yok edip, Orta Asaya'da Türkler var, Orta Asya'da her şey mevcut. M.Ö 4000'e kadar dünyadaki mevcut her şey, Orta Asya'da söylenmiştir. Gerisi bunun gelişmesinden ibarettir. Bunu yok edeceksin, Afrika'da başlatacaksın..
Asıl Ruslar, Qazan Kütüphanesini 1555'de yakmışlardır. Çünkü Ruslar, bulundukları toprakları kendilerine ait olduğunu ispat etmek için, yakmışlardır. Bizim bu yazdığımız tarih, Qazan kütüphanesinde aynen var.
* Dolayısıyla... "Batı usûlü insan hakları"nı şöyle tanımlıyorsunuz:
"İnkâr, iftira, yalan saptırma, yakıştırma... Frenk atasözü der ki: İftira et, iftira et! muhakkak bir şey kalacaktır" öyle mi?
Batı, Türkleri, tarih ve uygarlık dışına ittikten başka,
Dünya, ulusları karşısında küçültmek ve insanlık dışına atmak için onun katliam'lar yapan bir ırk olduğu iddialarını her fırsatta ileri sürer, "katil Türk" imajı yaratmak için her tür iftiraya başvurur. Oysa, asıl gerçek tümüyle tersidir.
Tarihçi yazar Bilâl ŞİMŞİR'e göre, 1821, Yunan ihtilâlinde, Yunanistan'da 400 yıldan beri yaşayan 900 bin Türkten ne kadar kişi kalmıştır bilmiyoruz. Yalnız, Yunanlılar, yok olan Türkler hakkında sual sorulduğunda "onları Ay yuttu" diye alay ettiklerine göre, kalan Türk sayısı daha çok yok'luğu ifade etmektedir. diyebilmişlerdir.
Bu, Türklerin katliamı Batılı tarih kitaplarına , Yunan İhtilâlinde, Türklerin Yunan soykırımı yaptığı şeklinde geçirilmiştir.
* Karadeniz'de Pontuslardan önce Türklerin olduğu gerçeği doğru mudur?
Evet...
Bizans dönemine ait, Trabzon'daki Ayasofya kilisesindeki, Ön-Grekçe (pre-Grekçe) olduğu ileri sürülen yazılar asla bu Grekçeyle çözümlenememişlerdir. Bunlar tümüyle Kâzım MİRŞAN tarafından ön-Türkçe okunmuşlardır. Zaten Bizans tarihine bakıldığında, Yunancanın başlangıçta resmî dil olduğundan kat'i olarak söz edilmemekte, ya da ispat yolu güven sağlanamamakta, bu belki de (+9/10)uncu yılların Vatikan'dan ayrılma yıllarına kadar süregelmektedir.
* Avrupa'nın kendine özgü bir kültürü yok .
Paris'te maalesef göz ameliyatı olmuştum. Avustralya'dan kültür ateşesi geldi benimle konuşmaya, "bizim kökenimizde Türkler var" dedi. Ama O sıra ameliyat olmuştum, sonra unuttum, hâlen söylerim...
Bugün bildiğimiz tarih, doğrudan doğruya 18-19. asırdaki entellektüellerin (felsefeciler falan) toplantıları neticesinde yazılmış. O sıra Yunanistan bir çıkıyor ortaya, "tamam" diyorlar, şey buradan başlıyor. Söylüyorum, kızıyorlar bana.. Avrupa'nın kendine özgü bir kültürü yoktur. Avrupa kültürü icad etmemiştir, dışarıdan gelmiştir. Hatta harita bile var.. Gösterebilirim. Hepsi dışarıdan gelmiştir. Onun için kültürlerini Yahudi, Hıristiyan dinine bağlarlar. Şimdi onların hepsini silecekler prototürkler olacak. Çok kızıyorlar bana..
Fakat biliyor musunuz, Avrupa,Türkler karşısında muazzam aşağılık duygusu içinde... Bütün kıskançlık duyguları da oradan geliyor. Üstelik bir de Müslüman olmuşuz. Vatikan karşımızda. Avrupa'nın medeniyet taşıdıkları çok şey var. Ama kardeşim, yazıyı ben sana öğretmişim yani. Tekerleği ben öğrettim, sana değil mi? At üzerinde gitmekten bıktın artık... Taşıyamazsın...
Efendim, bizi dinsiz göstermek için mütemadiyen Şamanizmden bahsederler. Ne şamanı kardeşim? Yok öyle bir şey... Şamanizm bir din değil, sihir âyinleri serisi ve sihirle icra edilen her derde deva bir tür hekimliktir. Adam seni dinsiz gösteriyor. Din seninle başlamış, tek Tanrılı din. Sen kalkmışsın taşlara dağlara yazmışsın. Bu adam halkına hizmet ettiği için vücudu yakılıyor, ruhu Tanrıya gidiyor. Orada oz'laşıyor. Ozan oradan geliyor biliyorsunuz. Çok güzel bir şey var. Biliyorsunuz saz şairleri... bağlama yere konmaz duvara asılır. Çünkü ozan ruhu ozlaştırır, yani Tanrıya götürür sizi.
Toplum olarak varlığından bihaber olduğumuz, Halûk TARCAN.. Araştırmalarını ve bilimsel çalışmalarını istediği ölçüde duyuramamanın verdiği gönül kırgınlığıyla, "gelin de bunları anlatın..." diyerek derin bir iç çekiyor...
Sayın Hocamızla yaptığımız söyleşideki anlatımlarının hepsinin, belgeli olduğuna sıkça değinerek özellikle bu noktaya dikkat çekti.
Halûk TARCAN'ın
1- SAYMALITAŞ EVRENSEL UYGARLIKLARIN ÇATISI
2- ANADOLU'nun ESAS SAHİPLERİ ÖN-TÜRKLER
3- DÜNYA TARİHİNİ DEĞİŞTİREN ÖN-TÜRK KÜLTÜRÜ
4- KÖKENİNDEKİ ÖN-TÜRK KÜLTÜRÜNÜ BİLMEYEN BATI
Kitapları kitapçılarda satılmamaktadır. Arzu edenler bu kitapları temin etmek için,
212 3563011'den irtibata geçerek satın alabilirler. ilgilenenlere önemle ve saygıyla duyurulur.
BİTTİ
Sevgi ve saygılarımla!
Etiketler:
Ahdamar Adası,
Belge,
Bilal ŞİMŞİR,
Göçebe,
Göçmen,
Halûk TARCAN,
Kâzım MİRŞAN,
Mezopotamya uygarlığı,
Namık Kemal ZEYBEK,
Ön Türk,
Uygarlık
10 Temmuz 2013 Çarşamba
Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Halûk TARCAN ile Tatlı Şok Edici, Ezber Bozan Söyleşi'm...

Türkler Anadolu'ya "1071"de geldi..
Tarih'in babası "Herodot"
Yazıyı ilk bulan "Sümerler"
Orhun Yazıtları "732" tarihinin kabulü,
Ve dahalarıyla "bilinen"in aksine, ezber bozan pek çok tarihi gerçekleri bulgularıyla birlikte,
Roma’nın kökeninde Etrüskler var, Etrüsklerin kökeninde de Ön-Türkler var.
ANADOLU'nun esas ve tarihsel sahipleri ÖN-ATALARIMIZDIR ve biz onların mirasçı torunlarıyız. iddialarını belgeleriyle ortaya koyan, Kâzım MİRŞAN
Ve
Bilimsel araştırmacı(Centre National de la Recherche Scientifique, Paris / Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) ve Yazar Halûk TARCAN
İşte bu şok iddiaları sahibindan araştırmak ve anlamak için,
İstanbul, Mecidiyeköy'deki evinde söyleşimizi gerçekleştirmek üzere, Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Halûk TARCAN'la buluşuyoruz...
Zira...
Televizyon ve "televole" kültürüyle evrilip çevrildiğimiz ve onların etkisiyle artist, futbolcu ve mankenlerin tutkularıyla, hayâlleriyle ülkülerimizi oluşturduğumuz bir süreçte,
Futbolculara ve mankenlere milyon milyon dolarları bastırıp transferlerin havada uçuştuğu bir Türkiye'de yaşıyoruz.
O sebeple ülkemizde bilimsel faaliyetlere ne yazık ki yer verilmediği gibi, kendi çabaları ve gayretleriyle bilimsel iş yapanların da adını sanını bilen, duyan yok! Hattâ duyulmasına ve bilinmesine dahi, neredeyse izin verilmiyor...
İşte böyle bir ortamda...
Türkleri aşağılayan, Türkçe'den utanan, Türk kültürüne burun kıvıran ve bu ezikliği ruhumuza kadar nüfuz ettiren duyguların aksine, geçmişteki söylemleri alt üst eden hakikatleri duymak, herhalde millet olarak en çok ihtiyaç duyacağımız ve de gururumuzun oldukça okşanacağı unsurlar arasında olsa gerek.
Tatlı şok eden, ezber bozan bu belgeli iddiaların
Şüphesiz ki takdiri ve yorumu sizlere ait olacaktır..
* Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?
Babam, Mektebi şahaneyi tıbbiye'den mezun doktor idi. Babamın arkadaşı Dr. Refik SAYDAM. Beraber Almanya'da bulunmuşlar, sonra Ankara'da birlikte olmuşlar.. Refik Saydam Samsun'a Atatürk'le birlikte gitmiş. Atatürk'ün doktoruydu, sonra başbakan kadar oldu biliyorsunuz...
Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk çok güzel bir şey yapmış. Meslek sahibi olanlara diyor ki; "şehirlerde toplanmayın.", geri kalmış şehirlere, Anadolu'ya dağılın... Türkiye'nin seviyesini yükseltin, memleket kalkınsın diye. Babamı Urfa'ya gönderiyor, O zamanlar Urfa Türkiye'nin en berbat yeri. Mevcut bütün sârî hastalıklar var. Cüzzam, trahom, frengi, sıtma bütün bunlar var. Babam bütün bunlarla uğraşmak mecburiyetinde... Ben de Urfa'da doğuyorum. Fevzi Paşa hazretlerinin Urfa'yı ilk ziyaretleri.... o gün ben doğuyorum...
Babam Almanya'da bulunduğu için, klasik müzikle teması olmuş... Urfa'da bulunduğumuz zaman, Suriye'de Fransızlar var. Onlardan gramofon almış. Plâklar almış. Benim ilk müzikle temasım bunlarla oluyor... Sonra Urfa'dan İzmir'e geliyoruz. İzmir'de, sevdiğim bir eser var, Bethoven'ın 5. senfonisi... İzmir'de "bit pazarı"ndan 62 Tl. piyano almışız... 12 yaşında başlıyorum piyanoya... Rosati diye bir İtalyandan ders aldım.
1938'de İstanbul'a geliyoruz, orada konservatuara gittim... Konservatuarı bitirdikten sonra da hoca oldum. Savaş da yeni bitti; ben Avrupa Avrupa diye tutturdum... Mütemadiyen piyano tekniğiyle uğraştım. Hiçbir zaman kabul etmedim elde ettiğim seviyeyi.. Durmadan konser veriyordum, ama ben kendimden hiç memnun değildim.. İstediğim seviyeyi bulamadım.. Sonra burs buldum ve İtalya'ya gittim. Agosti isimli piyanistten ders aldım... ama bir türlü istediğimi elde edemedim. Sonra bir imkanını buldum ve Paris'e gittim. 4 aylık burs aldım ve 30 yıl Paris'te kaldım.. Sonra yine istediğim tekniği bulamadım... İleri seviyeye geldim, Artık konserler vermeye başlasam da istediğim gibi değildi. Avrupa'da 20-30 konser verdim. Uğraştım uğraştım... Beni alkışlıyorlar ama ben kendimi alkışlamıyorum. Aradığım tekniği bir türlü bulamazken, bu defa kolum sakatlandı...
10 sene müddetle piyano çalmadım. Fakat o sıralar, hattâ daha önce Ön-Türklere başladım...
Paris'te oturuyordum, Cumhuriyet gazetesinde arasıra yazı yazıyordum. Üniversitede okurken daha, farkına varmıştım ki bizim tarihimiz doğru olamaz... Çünkü Oğuzlar geldi falan diye... Ondan önce Mengüceklerin geldiğini öğrendim. Mengücekler, Oğuzlardan çok daha evvel gelmişler. Düşündüm ki, Anadolu köprü gibi, yani medeniyet beşiği.. 1071'i çivilemişler bize. Mengücek deyince 200 sene geriye gitti... sadece 6. hisle söylüyorum, arkeologlar ne yapıyor.. Arkeologların meslekleriyle âlâkaları yok...
Yine böyle bir makale yazıyorum. Bana paket dolusu kitap geldi. Üzerinde Kâzım Mirşan kişioğlu yazmışım. Ve ben Paris'e gittiğimde piyano tekniğini gösterir bir alfabe bulmuştum. Çünkü düşünüyorum ki bir hoca ancak 30-40 öğrenci yetiştirebilir. Binlerce piyano öğrencisi var... Benim göstermiş olduğum alfabeyle üstadlar, hocalar tekniklerini yazarlarsa, bir çok kişi öğrenecek. Alfabenin değerinin anlaşılması için Sorbonn'a yazdım. Ankara'ya da yazdım. Ankara'dan cevap gelmedi. Sorbonn'dan bir hafta içerisinde bana cevap geldi... Paris bilim akademisi ikiye ayrılır... "Bilimsel araştırma kabiliyetiniz var, bizimle çalışmak ister misiniz?"
Sorbonn'da etno müzikolog olarak çalışmaya başladım...Sakatlanıp ve piyanodan vazgeçmem gerektiği sırada bununla kendime teselli buldum. 10 sene sürdü... bu süre içerisinde Ön-Türklerle uğraştım.
* "Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih kalmaz" sözüyle başlayalım mı?
Tarih Türklerle başlıyor. Milattan Önce milyon yılda bugünkü Tacikistan'da Karatav mağarasında başlıyor. Karatav mağarasının tarihi milyon yıl evvel başlıyor. Sovyet eski Bilim Akademisinden Vadim. A. Ranov’un yapmış olduğu araştırmalarla bunu ortaya koyar. Marmara üniversitesinde bir tartışmada bulunduk, Ankara'dan gelen hocalarla... "Kim miş bu Ranov?", öyle bir konuşuyorlar ki efendim.. yeryüzündeki bütün araştırmacıları biliyorlar, Ranov'un orda ismi yok, öyleyse olmaz falan gibilerinden.. Çünkü onlar, sadece Amerika, Amerika diye tutturmuşlar... Amerika'nın da alçaklığı Türkleri yeryüzünden silmektir. Batılılar bunu istiyor; ve Orta Asya'yı yok etmek için Afrika'dan başlatıyor tarihi. Buna çok dikkat etmek gerekir. Afrika'da başlatıyor. Milyon yılda orada başlıyor. Sene sene artarak milyon yılda, ki Orta Asya kişisi, milyon yılda zamanın örsünde dövülüyor dövülüyor dövülüyor, yavaş yavaş ilerlemeye başlıyor, homo sapiens meydana geliyor. bilen adam, ortaya çıkıyor. Bilen adam 35 bin tarihlidir. Kâzım Mirşan, homo sapiens için, "ÖGÜL-UQUS" der. Ögül uqus. Bence her ikisi de aynıdır. Çünkü o da 35 bindir. Ögül uqus'dan itibaren kaya resimleri yapılmaya başlandı. ög: Felsefe demektir. Ögül; felsefeye ait. Uq: Algılamak demektir. Us: Yüce. Düşüncenin kutsal algılanması, kutsal düşünceyi algılayan kişi falan gibilerden... Kaya resimleri yapılıyor, ama 35 binden 14 bine kadar adamın kafası kaç sene geçiyor işliyor işliyor...
14 binde ortaya yazı çıkıyor, düşünceyi resimlerden ayırıyorlar. Bazı resimler şematik hale geliyor.
At resmi yapmaya başlarken, adamcağız doğrudan doğruya "haç" resmi yapıyor... Ok ucu "haç" haline gelmiş...
Doğu Anadolu’da Van’ın güneyindeki Tir-i şin Bölgesinde Çilgiri köyünde 45 cm çapında bir taş üzerinde bir yazıt bulunuyor. Bu yazıt çözüldü:
Yazıtın ortasında HAÇ işareti var. Yazı 7-8 bin yıllık yani Isa’nin doğumundan 7 bin yıl öncesi ve o yazıtın üzerinde “Haç” işareti var, (Hıristiyanlığın doğuşundan 7 bin yıl öncesi) bu haçın doğal olarak Hıristiyanlıkla ilgisi yok. Kâzım MİRŞAN’a göre, "Haç" bir Türk sembolüdür, "OQ" demektir. Türkler kendilerine iki isim vermişlerdir. Bu insanlar kendilerine Türk denmeden önce "OQ" sonra da "ON" demişlerdir. Bu ifadeler o dönem dini simge olarak yorumlanıyordu.
* Etrüskler kimdir?
Etrüskler halis mulis Türklerdir. Baykal civarından gitmişlerdir. Ön-Türk kültürünü Asya'yı İtalya'ya getirmişlerdir. Etrüskler Avrupa kültürünün kökeninde yer almışlardır. Etrüsklerin yazısı bugünkü Latince olarak karşımıza çıkar. Türk Latin alfabesi doğrudan doğruya Etrüsk alfabesidir. Marsiliana Yazı tahtası adıyla tanınan ders tahtasının üstündeki, sağdan sol’a yazılmış olan ve Latin alfabesi sanılan alfabenin Etrüsk, yani, Ön-Türk alfabesi olduğunun ortaya çıkmasıyla, Anadolu’nun dört bucağında bulunan,bilinmeyen bir halka ait okunamayan denen ya da denmek istenen yazıtların Ön-Türkçe olduğu tasdik edilmiş bulunmaktadır...
Atatürk Etrüsklerle uğraşmış...
Atatürk’ün kendi el yazısı ile yazdıklarına bakalım şimdi de.
“Bu memleket dünyanın beklediği, asla unutamadığı bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin yıllık bir Türk beşiğidir. Beşiği rüzgarlar salladı beşikteki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın yıldırımlarından, şimşeklerinden, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası olarak tanıdı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
Atatürk ne demişse, biz arayarak aynı noktalara varıyoruz. Öyle bir deha bu kadar olur...
1970 senesinde Kâzım MİRŞAN, Etrüsklerin Türk olduğunu söylemiş ve ispat etmiş... 100 tane yazı okumuş, Türk Tarih Kurumuna vermiş. Türk Tarih Kurumu raflara atmış. Ey şaşkınlar, 1970 senesinde bunu ortaya çıkarsak, Türkiye bu hâle gelmeyecek! Eski bir Türkiye eski bir kültürün sahibi olduğumuz ortaya çıkacak ve Anadolu'yu parçalayamayacaklar. Çünkü biz, Anadolu'ya 1071'de değil, M.Ö. 13 bin'de gelmişiz. Türklerin tarihe sahip oluşu 16 bin yıl, Anadolu'ya sahip olmamız, 13 bin yıl oluyor.
1071, doğrudan doğruya SEVR şartlarının başlangıcıdır. "1071'de çoban sürüsü olarak geldiniz" ikinci olarak üzerinde ısrarla durduğum, Türkler "göçebe" değildirler, göçmen'dirler! Göçebe, kışın bir yerde oturur, kışlakta; yazın da hayvanları otlatmak üzere yazlıka çıkar. Göçmen, yeni bir yurt arayan demektir.
* "Ataürk'le birlikte kendi öz kökümüze döndük" diyorsunuz, bunu bize açabilir misiniz?
Osmanlıcayı temizlemeye başladık. Türkçesi varken ne lüzumu var.. Karşılığı olan , Türkçesi varken ne münasebet...
708'de Kuteybe denilen o adam, Orta Asya'nın zenginliği dolayısıyla, Orta Asya'ya gitmiştir. 9 sene katliam yapmıştır, kadınları satmışlardır, erkekleri ya öldürmüştür ya da ordu kurmuşlardır. Zorla kamçıyla Osmanlıcayı öğretmişlerdir.
Ve hâlen bizim tarihçiler, akademisyenler Orhun Yazıtlarının 732 olduğunu söylerler. Ey muhterem şaşkınlar, 708'de Kuteybe Orta Asya'ya girmiş Arapçayı öğretmiş. Demek ki 732'de biz, Arapçadan vazgeçmişiz.. Çıldırırsınız! hâlâ 732.. Hâlâ bizim tarihçiler, akademisyenler.. çıldırıyorsunuz efendim!
Kardeşim adam 708'de oraya girmiş seni mecbur etmiş Arapçaya falan! Öyle yapıyorlar...Çıldırırsınız!
Çünkü hepsi cahil! Okumuşlar, mezun olmuşlar okuldan, diplomalarını almışlar, bir daha katiyen okumamışlar! Ayrıca edebiyat fakültesi öğrencileri , genellikle askerlikten kaçmak üzere Arkeoloji bölümüne girerler, bütün kış bulunmazlardı, sene sonunda 400 sayfalık bir kitabı ezberlerler imtihana girerler, arkeolog olarak çıkarlar, ondan sonra bunlar müzelerde müze müdürü olarak şurda burda.. Ondan sonra karşılaşıyoruz.. Yok "kûfi" yazısıdır, kardeşim yok, o ön-Türkçe..
* Bize öğretilen tarihte ilk tarihçi Herodot olduğu bilgisiydi, bu doğru mu?
Hayır değildir. Herodot, yarı doğru, yarı masal vari yazılar yazmıştır.
Ruslar Ön Türklüğü yavaş yavaş Ruslar kabul etmeye başladılar. Çok güzel çalışıyorlar, çok güzel şeyler Avrupalılar da yavaş yavaş kabul ediyorlar. Çünkü çıkmazdalar. Hint-Avrupa diye tutturdular. Hint-Avrupa dili yok!
Kürtlerin dillerinin Hint Avrupa dili olduğunu iddia ediyorlar. Bizimkiler de bilmediği için kabul ediyorlar. Amerikalılar da Kürtlerin Türk olmadığını ispat etmeye çalışırken, Türk olduğu ortaya çıktı. Şöyleki orada Doğu Aandolu'da Kürtlerin yoğun yaşadığı bir yerden DNA'sını alıyorlar,, Etrüskte de Murlu kasabası var. Onlarda biz Etrüsklülerin devamıyız. O zamanlar Etrüsklülerin Türk olmadığı iddia ediliyordu. Murlu'dan bir parça aldılar, bakın hepsi birbirine uyuyor. Murlu kasabasındakiler Etrüsklüler Türk olmadıklarına göre Kürtler Türk değildir, diyorlardı. 3 ay sonra Etrüsklülerin %97 Türk oldukları açığa çıknca hemen üstünü örttüler. Benim yazmadığım yer kalmadı.. Hürriyet gazetesinde çıkınca (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/7544610.asp ) oradan aldım, madde madde gösterdim. Onlarla birlikte Doğu Anadoludaki üniversitelerle birlikte çalıştılar. Sonra Kürt kelimesi Kürtçede yok. "Öküert" sıkışmış "kürt" olmuş. "aşiretin idare etme yetkisi" demektir. Etnik bir kelime değil, yönetime ait bir kelime "öküert". Alperungu han'dan bir bey aşireti "öküert" idare etme yetkisi alıyor. Alparunga han'ı, Alper TUNGA diye okumuşlar. Asya'da 39 tane Türkçe var. Türk tarihini bilmek için bulunduğu yerde ve kendi orijinal dilinde çalışmak lâzım. Bizimkiler, Türk tarihini İngiltere'de Fransa'da Almanya'da arıyor. İngilizler İngilizceyi Ankara'da mı öğreniyorlar?
Amerika'nın söylediği şu; "kısa sürede Türkiye'de Amerikan kültüründen geçmemiş kimse kalmayacaktır.". Prensip bu!
Yani Türk kültürünü yok edeceksin!
Orta Asya'yı yok etmek için söylediğim gibi, Afrika'dan başlatıyor adam, utanmadan! Milyarlar harcıyor... Bizimkiler de, hocalarımız, Afrika'dan başlattığını kabul ediyorlar. Biz bahsettiğimiz zaman Türklerden:
"Biz onu kabul etmiyoruz. Bizim için makbûl değil."
"Neden kabul etmiyorsunz?" "Neden makbûl değil?" dediğimde,
"Bakın benimle alay ediyorsunuz, madem bu yanlış; okuyun bunu ve bana söyleyin"...
Ses seda yok!
İlk televizyona çıktığım da, Anayurt'u reddeden Tarihçi Sina AKŞİN konuşacaktı. "Anayurt diye bir şey yok, o destani iddialardır." diyor. Çünkü, Türk tarihini gitmiş, Smithsonian üniversitesinde California'da öğrenmiş. Türkçe'yi berbat etti. "Yurt" kelimesini aldı. Çadır için "yurt" diyor. Bizde, Anadolu'da, Asya Türklerinde yurt, "toprak" "vatan" anlamına gelir. İngilizler "çadır" anlamında kullanır. Bizim şaşkın da yurt'u "çadır" anlamında tutturuyor. Bizimkiler de "yurt" diye kabul ediyor onu. Çıldırıyorum...
* Ön-Türk kültürü nedir? Tanımlayabilir misiniz?
Dünya kültürünün kökenini teşkil eden kültürdür. Yazı, yazının içeriği olan düşünce ve kültür, din ve tekerlek Türkler tarafından hediye edilmiştir. İlk siyasal kuruluşlar; kurultaylar'larda tarihte ilk kere. Seçim ile AT-ATA'nın seçilmesi fikri uygulanmış. Türkler, demokrasiye de ilk adımlarını atmışlar. İlk kağıdı bulanlar Türklerdir. Kâzım Mirşan ortaya çıkardı. Miran kenti vardır, onun yakınında Ruslar "atom bombası" tecrübesi yaptılar ki bunlar kaybolsun diye...
* Türkçe 41 dil'den meydana gelir. 39'u Asya'da bulunur. 39 tane Türkçe, muazzam bir hazinedir. Ve ben yazarım zaten, çocuklar lise de eğer politikayla, ticaretle uğraşacaklarsa İngilizce öğrensinler. Fakat bunun yaşındaki çocuklar, kültür dili olarak isterlerse Almancayı, Fransızcayı öğrenebilirler. Fakat asıl öğrenecekleri en aşağı bir tane esas dilimizdir. Şeyden başlarım ben, Yakutlardan.. Yakutlar en az karışmıştır. Çünkü kuzeye çıkmıştır, karışmamıştır. Yani buzdolabındaki Türkçedir o. Sonra Kırgızlar. Kırgızlar çok mühim Çünkü, Pamir yaylasında uygarlık doğmuştur. Pamir yaylasında ilk Kırgızlardır. En eski Türkçe'dir. Ve ben bunu Paris'te öğrendim biliyor musunuz, Türkiye'de değil!
* Tarihte ilk üniversiteyi açan Türklerdir, diyorsunuz...
Evet, İB-İS BOLIQ'larda, BOLIQ: Site demektir. İB: Düşünce İS: Düzenli demek.
"düzenli düşünce siteleri"nde, yani tarihteki ilk "üniversiteler"de öğretmişler.
* Felsefenin temeli Türklerdir, İlk kurultayları kuran, seçimi yapan, demokrasiyi yaşatan, yazının doğuşu, kağıdı bulan Türklerdir, diyorsunuz. Buna göre Türk kimdir, Türk'ün kelime anlamı nedir?
Türk bütün bunlardır.
* "Tanrıdan geliş, Tanrıya dönüş"...
Çünkü Ön-Türk kişisi önce bunu düşünmüştür. Mevsimler, jeo fizikle meşgul olmuşlar. Sormuşlar ÖGÜL UQUS Homo sapiens, bilen adam. Bakıyor birden hava değişiyor kar yağıyor, değişiyor çiçekler açıyor, derken ortalık kupkuru oluyor... Mevsimler, yıldırım, felaket bir şey onlar için.. gökten ateş iniyor yeryüzüne.. Sonra o ateşi yakıyor, onun ateşi de gökyüzüne çıkıyor. Bunları adam izah edemiyor. Nasıl oluyor da bu gökyüzüne çıkıyor, diye.. Ve onun için ateş kültürü var. Neden? Vücudu yakıyorlar, ateş alsın da onu Tanrı'ya götürsün diye. Başka çareleri yok. Ya kuş olacaktır...
Zaten Budizmin kökeni de Türklere aittir.
*Tek Tanrı kavramı'na sahip olarak, Tarihte din'e ayak basmışlar.
"Tanrıya erişme ruhuna sahip halkın Tanrıya aşması..."
Türklerin dinsiz olduğu iddialarına bu tek cümle kısa ve veciz bir cevaptır.
Türkler tarihe, "insan üstü bir kudretin" Allah'ın varlığını kabul ederek ayak basmışlardır.
Batı, ısrarla Türkleri Şamandırlar derler. Şamanizm bir din değil, sihir âyinleri serisi ve sihirle icra edilen her derde deva bir tür hekimliktir.
*Türklerin sanatla, müzikle olan ilgisi ne durumdadır?
Heykel ve resim sanatı başlıyor.. Adamlar yazı yazıyorlar. M.Ö. 14 bin'de
Daha önce resim yapıyor. Kayalara resimler yapıyor. Fakat resimler çok mühim. Resimler, natürist resim değil. Düşünce ifade ediyor sadece.
Avrupa'da resimleri görüyorsunuz, geyik resmi yapmış adamcağız; sakalı, bıyığı... gayet güzel işlenmiş. Bizimkilere bakıyorsunuz şema halinde. Fikri ifade ediyor sadece.
Bakın diyorlar, Avrupalılar ne kadar ileride ne güzel resim yapmışlar. Onlar kopyalamış doğrudan doğruya. Bu kendi kafasından, onu yapmış. Çünkü geyiğin her tarafını kullanmış. Derisi, boynuzunu, gözünü, bağırsağını... kullanmadığı hiçbir şey yok.
Düşünceler öyle başlıyor. Konuştuğunu resime döküyor, sonra yazıya...
*"Göktürk imparatorluğu''nu Batı uydurdu" diyor, Kâzım MİRŞAN hocamız. Bu konuda ne diyorsunuz?
Gök kelimesi yok! Yanlış okuyorlar. iki tane "k" harfi vardır. İki tane "k" harfini görünce "kök" diye okuyorlar. "ök" diyorlar "gök" diyorlar... Gök değil, iki "k" "ökök"diye okunur; ve böyle bir kelime yok Türkçede, "ökük" var. "ök", yönetim anlamına gelir. "ük", şuurunda olmak demektir, algılamak...
"ökük" tanrısal demektir. Ökük türük, Tanrısal insan, rabbani Türk demektir.
Onu kalkmışlar, ökük'ü "gök" yapmışlar.
Bir televizyon programında konuşurken Asya Türklerinden gelen belge geçerle,"biz bilmiyoruz, böyle bir imparatorluk diye bir şey yok bizim tarihimizde, bilmiyoruz" diyorlar. Bizimkiler hâlâ var diyorlar!
Göktürk tarihi Batılılar tarafından uydurulmuş. Jean Paul Roux’nun "Türklerin Tarihi" adlı kitabında Göktürk İmparatorluğunun 525’de Bumin Han tarafından kurulduğu iddia edilir. Orta Asya Türkçelerini bilmediği için de hocalarımız bu kitabin içeriğini Fransızca ’dan çevirip hap gibi Türk Tarihi diye bize sunmuşlar. Oysa kitabin yazarı J.P.Roux "Bumin" sözcüğünün anlamından haberi yok. Doğrusu "Bumin" "halklarım" anlamındadır. Bumin Han diye biri yoktur, "Bumin Kaan İstemi" cümlesi vardır. "Halka istemi han" anlamına gelir.
Bumin Kaan İstemi Milattan Önce 879’da Türükbil egemenliğini, Türük Egemenliğini, Türük Konfederasyonunu kurmuştur. Batılılar M.Ö. 879’da mevcut olabilecek bir Türk devletini kabul edemeyeceği için Bumin Kaan İstemi adını yok saymayı tercih etmiştir.
Öte yandan Göktürk İmparatorluğunun kuruluş ve var oluş bilgileri diye hiçbir belge ve yazıt yoktur. Verilen bilgilerde Türükbil Tarihinin bilgileridir.
Devamı var...
Sevgi ve saygılarımla!
Etiketler:
anadolu,
Etno Müzikolog,
ETRÜSKLER,
Halûk TARCAN,
Kâzım MİRŞAN,
Mengücekler,
Orta ASYA,
ÖN TÜRKLER,
Sina AKŞİN,
Sorbonn Üniversitesi,
Yakutlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









.jpg)























.jpg)


.jpg)






+(1).jpg)
