14 Ağustos 2009 Cuma

Tehlikeli Görüntüler...
















"Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras ve bilgi gibi şeref yoktur."


Vallahi medeni, insan haklarına saygılı, demokrat bildiğimiz Batılı ülkelerin önde gelen devlet başkanlarının yaşamları, tehlikeli görüntüler veriyor!.. Ahlâki değerlerin dibe vurduğu yaşam biçimleri tüm ürkütücü boyutlarda alarm durumunda... Ne bileyim; örnek sayılacak kişiler, devlet yönetimlerinde yer almalarıyla sınırlı kalmazlar diye düşünüyorum. Bunlar aynı zamanda kendi ülkelerinin halklarının yanında, dünyaya da bir yerde davranış biçimleriyle, görüntüleriyle örnek model oluşutururlar. Bu iş böyledir. İster istemez bu konumdaki insanlar, psikolojik olarak insanların hafızalarına kayıt edilir. İşte o yüzdendir ki bu gibi yerlerde olan kişiler, sürekli göz önünde olacakları için yaşamlarına çekidüzen vermek zorundadırlar.



İnsani ve ahlâki erdemlerin daha güçlü bir şekilde, yani evrensel boyutta mesajların verilmesi önemli kişiler vasıtasıyla olur. İşte bunlar devlet adamları, bilim insanları, sanatçılar gibi kişilerdir. Ama burada saygınlığına gölge düşürmeyecek şahsiyetlerin başında devlet adamları olması gerekir. Zira bu kişiler, daima kontrol ve gözetim altındadırlar. Mesela, Prenses Diana bir yerde bu türlü kontrolün baskısı altında yaşamını yitirmedi mi? Günlerce gazete sütunlarına taşınan bu haberle dünya kamuoyu meşgul edilmedi mi? Hâl böyle olunca da şimdilerde görülen ve neredeyse magazinsel yaşama heveslenen bazı devlet adamlarının davranışları gazetelerde, televizyonlarda boy boy yer alarak, bizlerin de dikkatlerine sunuluyor. Bu durum özellikle mi yaratılmaya çalışılıyor, orası gerçekten bir muamma... Zira önemli konumda görev alan ve dünya kamuoyunun yakından tanıdıkları kişiler, elbette ki sansasyonel durumlardan uzak durmaları gerekecektir. İşte o vakit "ayıp" kavramı da her zaman için canlılığını koruyacaktır! Aile ilişkileri mahremiyetiyle birlikte, toplumların temel yapısı olarak yerini sarsmayacaktır! Ahlâki değerler zaafa uğramayacaktır! Zira bu kavramlar evrenseldir ve insanlığın temel taşıdır. İşte tüm bunlar da saygın kişilerce örnek olarak ayakta tutulur. Oysa bugün yapılmakta olan şey, bu türden kavramlar yozlaştırılarak, içi boşaltılarak yok edilmek isteniyor gibi bir görüntü var. Nasıl derseniz, topluma örnek olacak şahsiyetlerin bu türden yanlış davranışları pervasızca sergiledikleri gibi!..



İtalya Devlet Başkanı Silvio Berlusconi'nin kimilerine göre özel yaşam olarak tanımlansa da arkasındaki asıl perde, dehşet boyutlara ulaşan ve olayın rengi "özel" boyuttan çıkıp, utanca dönüşen bir rezalet tablosudur. Her ne kadar olay bizi ilgilendirmiyor gibi görünse de yaşanılan şeyler, ahlâkın, değerlerin, siyasetin, gücün korunması ve bu kavramların içinin boşaltılması, amacından saptırılması ile nelerin değişeceğine çok açık bir ÖRNEK.


"İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'yle para karşılığı birlikte olduğunu açıklayıp, bunu da telefon kayıtlarıyla kanıtlayan ve dünya çapında şöhrete ulaşan 42 yaşındaki Patrizia D'Addairo, Habertürk'te canlı olarak yayınlanan Teke Tek'te Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtladı. Programda, D'Addario'nun neden eskortluk yaptığından, hayallerine ve Berlusconi'nin verdiği sözlere kadar her şey konuşuldu. D'Addairo canlı yayında ağladı." Akşam / 7 Ağustos 2009

Bir diğer gazete köşe yazısında da bakınız konu nasıl değerlendirilmiş:

"Berlusconi’nin insani yönü
Tarih merakımızı büyük oranda “harem” hikayelerine borçluyuz. Hürrem’den önce ve Hürrem’den sonra diye ayrılmalı belki padişahların hayatlarına duyduğumuz ilgiyi. Atatürk’ün Fikriye ile Latife arasında sıkıştırılan yönünü pek sevmedik mi? Uçkur heveskarlığı değil miydi, kocasını aldatan kadının yasak elmayı ısırma sahnesine reyting rekoru kırdıran... Tahminim odur ki üç vakte kadar her birimiz birer uluslararası ilişkiler uzmanlığına soyunuruz. Malum ekranlarımızdan Patrizia geçti. Dünyanın en eski mesleğini yapan kadın bize İtalya Başbakanı’nın insani yönünü anlattı. Dış politikaya ısındık. Tam bizlikmiş meğer..." 6 Ağustos 2009 Selcan TAŞÇI / Yeniçağ Gazetesi


Bize gelince; olayın magazin yönü şüphesiz ki boş insanlara, "meşguliyet" anlamında iyi bir malzeme olarak görülmektedir. Zira bizim burada endişe ettiğimiz nokta, insani ve ahlâki erdemlerin çökmesi ile ilgili evrensel mesajın hayata yansımasıdır. Dolaysıyla insanlara, bu türden bir yaşamı örnek model olarak algılatılması anlamında gerçekten toplumlara kötü örnek olmasıdır. O halde insanlara verilmek istenen mesaj tek kelimeyle VAHİM ve REZALET diyebiliriz!


Evet, bu hanımın -Patriza D'Addairo'nun- anlattıklarını işittiğimde, inanılmaz haytretlere düştüm. Yazımın başında ne demiştim, demokratik bir görüntü sergilemeye çalışan Batı'nın aslında tam bir diktatörlük anlayışı içerisinde olduğunu hep birlikte kulaklarımızla işittik! Bilirsiniz İtalyalıların meşhur "BABA" filmi vardır; sanki o filmi izliyormuşum gibi oldu. Maşallah; devlet olanakları kullanılarak siyasi ahlâksızlığın ve ayıbın yaşandığı dikta rejimine münhasır özelliklerin hakim olduğu bir dönemi anımsattı... Peki ya Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy, nasıl örnek oluyor derseniz; yok aslında birbirlerinden farkı... Çok yakın bir geçmişte Obama için de çeşitli skandal haberleri okuduğumuzu da hatırlatmadan geçemeyeceğim.


Kısaca ne diyelim, AB demokrasisi işte böyle bir şeymiş!.. Bu arada insanlara verilmek istenen bir diğer mesaj da ahlâkın bozulması mı, derseniz, onu bilemiyorum; ama ortada olanlar sanki ahlâkın bozulmasına zorlanma gibi bir algılama yaratıyor. Bakınız, geçenlerde dünya liderlerinin katıldığı bir toplantı vardı. Orada çekilen bir fotoğraf da günlerce bizim basınımızda yer tuttu. Nedir o konu? İşte bayan bir görevlinin, belki boş bulunduğu bir anın görüntüsü karşısında liderlerin, ilgi odağı haline getirilmeye çalışılması! Hatta oradan olayı, başka yöne doğru kilitlemek de diyebiliriz! Sizce yaşanılan bu olay ve dahaları neyin mesajı dersiniz? İnsanları nereye sürüklemek istiyorlar?!..


Sevgi ve saygılarımla!

11 Ağustos 2009 Salı

Biraz Felsefe...



















"Başkalarını hep bağışla; kendini hiç bağışlama." Syrus



Büyük dayım (annemin dayısı), Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda iyi eğitim almış, üniversitelerde okutulmak üzere kitaplar yazmış, kurallara olağanüstü bağlı, yaşamını da bu pencereden idame ettiren bir kişi.
Sözü nereye getireceğim, dayımla -90 yaşlarında iken- sohbet ettiğimiz bir sırada, hafızamda iz bırakan ve kişiliği ile de örtüşen bir anısını sizlerle paylaşmak isterim:



"Bursa'dan Bandırma'ya gitmek üzere bindiği bir otobüste (otobüsün henüz hareket etmediği esnada) bayanın birisi çocuğunun el, yüz temizliğini yaptığı, kağıt peçeteyi dışarı atar. Dayım bu manzara ve dahalarıyla dolu davranışlar karşısında tahammül gösteremeyerek hanımın yanına gider; "Bayan o mendili al ve derhal çantana koy. Atılması uygun olan yer nereyse oraya atmanı ve bu yaptığından dolayı da utanman gerekliliğini iyi bil!" der. Tabii bu olay karşısında, insanların durumunu anlatmamıza gerek yok herhalde. Dayımın, hayatını bu şekilde sürdürdüğünü ve dolaysıyla da mümkün olduğunca evinden dışarı çıkmamayı tercih ettiğini biliyorum. Bunun gerekçesini de "Gördüğüm yanlışlıklar karşısında kendime hakim olamıyorum; işte bu nedenle dışarı çıkmak da istemiyorum." diye açıklayarak, aslında toplum içerisindeki "otokontrol" sisteminin mutlak suretle çalışmasının gerekliliğine işaret etmek istemişti...



Evet, burada hem zekice bir yaklaşım söz konusu, hem de "medeni" cesaretin varlığı görülmektedir. Ve bu yaklaşımda insanların kendi yaşam alanları dışında yalnız olmadıklarının ve başkalarıyla birlikte yaşadıklarının hatırlatılması söz konusudur. İşte bu ince nokta kimilerince unutulmuş olabilinir; bazılarınca da hiç farkında olmadıkları varsayılabilinir.




Oysa şimdilerde sokakta, caddelerde insanların birer "patlayacak bomba" gibi gezdiklerine tanık oluyoruz. Zira bırakınız yanlış davranışları uyarmayı, insanlar, her an birileri tarafından en ufak bir kıvılcımla parlayacak alev topu gibi ortada varlık gösteriyorlar. Neredeyse "niye yan gözle baktın?" diye, bir "sinir" ve "kavga" hırsıyla çatacak yer arıyorlar dersek, doğru bir tespit yapmış olacağımızı düşünüyorum. Gerçi bunun altında yatan gerekçeleri iyi anlamak lâzım; ve insanların davranışlarına hoşgörülü yaklaşımla bakmakta fayda olacağı kanaati taşımaktayım. Toplum olarak, ruhsal bir depresyonla karşı karşıyayız. Olay sosyolojik olarak incelendiğinde, içinde bulunduğumuz dünyanın şartları ile birlikte gelişmeler gözönüne alınırsa, bu durumun yansımaları da işte bu şekilde mutsuz ve çatacak yer arayan insanların kol gezdiği toplumun oluştuğuna hızla tanıklık ettiğimiz gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda da otokontrolün bireysel olarak çalıştırılması birer hayâl olarak belleğimizde kalacaktır. Zira bu türden yaklaşımların zaten çok az derecede görüldüğünü düşünecek olursak, bu şartlar altında, olanın da tümden yok olacağı aşikâr.


"Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne zaman korkulmaz?"


Horatius'un bu düşüncesiyle izninizle yazımı renklendirmek ve sorgulayarak düşündürmek isterim. Zira bilir misiniz, bilmem; ama Horatius, köleyken özgürlüğüne kavuşmuş bir adamın oğluydu; ama kendisi özgür doğmuştu. Babası açık arttırma işlerinde çalışıyordu, Horatius da babasını fakir ama onurlu bir çiftçi olarak anlatıyordu. Yani Horatius'un babası kölelikten özgürlüğüne kavuşmuş. Fakat ne hazindir ki, kendisi de daha sonra köle alım satım işlerinden hayatını idame ettirmiştir. Bu uğurda kazandığı parayı da HORATİUS'un eğitimine çekinmeden harcamış. Üstelik O'nu Roma'ya gönderecek kadar da eğitime önem göstermiş. Kimbilir bunun altında yatan şey, acaba eğitime olan gerçek inanç mıydı, yoksa eğitimli insanların yaşamı yönlendirmedeki gerçek rolün farkındalığıyla, oğlunu bu sınıfa dahil etmek miydi? Ama bir gerçek var ki, o da Horatius gerçek anlamda onurluluğu öğrenmiş; zira köle tacirliğine aracı konumundan para kazanan babasını, ifade ederken, "fakir ama onurlu bir çiftçi" olarak anlatmıştır...


Aslında yaşamımıza biraz felsefe katarak, yapmamız gerekenleri ve ideallerimizi tartmakla işe başlayabiliriz. İnanınıyorum ki o vakit herşey daha başka olacaktır.

Sevgi ve saygılarımla!




10 Ağustos 2009 Pazartesi

Kara Leke; "SEVR"


















"Hayatta neyin önemli olduğunu keşfetmek için bir felaket beklememek gerekir."




Emperyalist güçler Anadolu’yu parçalamak ve Türkleri bu topraklardan çıkarmak emellerinden dün olduğu gibi bugün de vazgeçmediler...

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan antlaşmadır.
Sevr Antlaşması adını, son müzakerelerin ve imza töreninin gerçekleştiği Paris'in Sevr banliyösünden alır.

Sevr Antlaşmasının Önemi:
Osmanlı Devleti yok sayılmış ve yağmalanmıştır.
Dünya Savaşı’nın galipleri Osmanlı topraklarını paylaşmışlardı.
Azınlıklara geniş ve sonsuz haklar verilerek, Türk hakları kısıtlanmıştır.
Osmanlı Devleti işgalcilerin kontrol ve güdümüne itilmiştir.
Anlaşma uygulama alanı bulamamış bundan dolayı ölü doğmuş bir anlaşmadır.
Anadolu’daki Milli Mücadele azmini hızlandırmıştır.


"Yine bu sıralarda, 18 Haziran 1920 de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, yaptığı bir gizli oturumda, Ulusal Ant'a bağlılığını bildirerek, Türk topraklarının parçalanmasına göz yummayacağını, bir kez daha, bütün dünyaya ilân etti." SÖYLEV "Nutuk" sf: 161 / Baki KURTULUŞ


"Sevr Antlaşması Uygulanamıyor

Osmanlı Hükümeti, Sevr Antlaşması'nı imza etmek ve onaylamakla birlikte, İtilaf Devletleri, bu antlaşma koşullarını uygulamak olanağını bulamıyordu. Çünkü, TBMM Hükümeti, bu antlaşmayı hiçbir şekilde onaylamayacağını, kesin kesin olarak bildirmişti.

İtilâf Devletleri, antlaşma koşullarını TBMM Hükümeti'ne zorla onaylatmak amacıyla, Yunan ileri hareketine izin verdiler. Yunanlılar, Türk cephesine saldırıya geçtiler." Söylev sf:163

TBMM’nin Sevr Barışı’na tepkisi çok sert olmuş, TBMM böyle bir antlaşmayı tanımadığını ilân etmiştir. Ayrıca Sevr’i imzalayanları da vatan haini saymıştır. Bu antlaşma Anadolu genelinde ulusal bilincin artmasına neden oldu. Anadolu'da Atatürk'ün önderliğinde başlayan ulusal hareket "Kurtuluş Savaşı" sürecine dönüştü. Bu süreç de Lozan Antlaşması ile noktalandı!

Sevgi ve saygılarımla!






Sevr Antlaşma'sının Hükümleri

1-Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya'nın büyük bölümü Yunanistan'a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye'ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti'nin başkenti olarak kalacak;

2-Boğazlar (madde 37-61): İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecek;

3-Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat'ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecek;

4-İzmir (madde 65-83): Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan'a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan'a katılması için plebisit yapılacak;

5-Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı Ermenistan Cumhuriyetini tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920'de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a verdi.)

6-Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;

7-Azınlık Hakları (madde 140-151): Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrımüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı'nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek;

8-Askeri Konular (madde 152-207): Osmanlı'nın askeri kuvveti, 15.000'i jandarma olmak üzere 50.000 personelle sınırlı olacak, Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek;

9-Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak;

10-Borçlar ve Savaş Tazminatı (madde 231-260): Osmanlı'nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye'nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefiklerarası mali komisyonun denetimine alınacak;

11-Kapitülasyonlar (madde 260-268): Osmanlı'nın 1914'te tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak;

12-Ticaret ve Özel Hukuk (269-414): Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacak vb.



7 Ağustos 2009 Cuma

NEYSEN, O OL














“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil!” FUZÛLÎ


Suyu, havası, henüz el değmemiş doğası ve cennetten köşeleriyle görenleri kendisine aşık eden coğrafyasına, üzerinden geçen nice medeniyet ve uygarlıklarıyla uzaklara kadar adını duyuran ve buraları görmek için kilometrelerce yol kateden sayısız insanları konuk eden Anadolu toprakları.

Tatili fırsat bilerek güzel ülkemin çeşitli yerlerini az da olsa görme imkanını yakalamayı başardım sayılır. Zira gezdiğim her bir mekanda ayrı bir lezzet vardı. Tatil kavramının içini sadece ve sadece deniz anlayışıyla doldurmak isteyenlere, inatla söylemek istediğim, gezilecek ve görülecek harika yerlerin bol miktarda bulunduğu Anadolu topraklarının cezbettiği güzellikler arasında, şüphesiz ki kültürel yaşamın yoğun etkisi de yer almakta olduğudur. Mesela yöresel yemek çeşitliliği, yaşam tarzları bizlere olduğu kadar, dışarıdan gelenlere de doyumsuz tadlar sunmaktadır. Hâl böyleyken, bizim de anlatacak ve söyleyecek çok şeyimiz vardır elbette!



Şehirleşmenin etkisi altında bir dizi değişimlerin hissedilmesi yaşansa da, Anadolu'da hâlâ, yaşam şekilleri ve kültürleriyle farklılıklar sunan kırsal kesimin yoğun etkisi devam etmekte olduğunu vurgulamak isterim. Ancak bir o kadar da hızla bu görüntülerin yok edilmeye çalışıldığını da dile getirmeden geçemeyeceğim. Evet, tatil beldelerinden tutun da Anadolu'nun en ücra kesimine kadar yabancı dil hakimiyeti bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde neredeyse "kanser" gibi sinsice ve hızla yayılıyor. Sokaklar, caddeler, alışveriş merkezleri kısaca büyük küçük bütün işletmelerin tabelaları yabancı kelimelerle bezenmiş durumda. Arada gözüme ilişen Türkçe isimler olmasa, kendimi Türkiye dışında bir yerde hissedeceğim.




Olay bir tek bununla kalmıyor tabii; bir de mekanların bizler için yayınladıkları yabancı dilde müzikler var. Şüphesiz ki bu durum da ayrı bir yara! Bakınız Anadolu'nun ücra bir kenarında yolda bir şeyler yemek için verdiğimiz molada duyduğum müzik; beni son derece mutsuz etti! Zira bu küçük mekanı dikkatle inceledim ve burada bulunan kişiler, çalışanı ve müşterisiyle birlikte son derece mütevazı kişilerdi. Mekan da öyle. Ama gel gör ki çalınan müzik yabancı. Bir türlü çözemediğim bu durumu daha iyi algılayabilmek için, müşterilerin genel görünüşlerine bakarak haleti ruhlarına girmek istedim. Hepsi de Karadeniz insanıydı. Üstelik de görüntü itibariyle belli bir yaşın üzerinde duruyorlardı. O halde, burası Karadeniz'e has yöresel yemekleri sunan bir mekansa, ben de burada yöresel müzikleri dinleyerek tadlanmak isterim. Peki bu durumda çalınan müzikler kime hitap ediyor? Kimin ruhuna seslenerek coşturuyor? Maalesef bu sorgulamalardan uzak, ne yaptıklarının farkında dahi olmadan bir akımın içerisinde yer tutan, hedefsizlik içerisinde kimliğimizin yok oluşuna seyirci kalmak, bana çok zor geliyor!..




Şimdi aklımıza şu düşünce gelebilir; müzik "evrensel"dir. Bence de "evrensel". Ancak işin içerisine söz girdiği zaman durum başka bir boyuta giriyor! Zira müzik aletleri ve çıkardıkları ses şüphesiz ki insan ruhuna hitap etmektedir! Ama bu durumu iyi anlamak gerekir. Neyse biz tekrar konumuza dönecek olursak, yapılanların tamamiyle bir kültür emperyalizmi olduğunu ifade ederek, bir kez daha kuvvetlice konuya dikkat çekmek isterim. Ben, burada bir şeye daha vurgu yapmaktan kaçınmayacağım. Evet; biz öyle bir zengin müziğe sahibiz ki, insanı hem ağlatıyor, hem de coşturuyor. Buradan varacağım nokta, sahip olduğumuz zengin müzik kültürünü kaybetmeden, ayrıcalığını bilerek, korumalı ve yaşatmalıyız! Hemen kısa bir düşünme turu yapalım; biz de olduğu gibi söylerken ağlatan, oynatan, coşturan, düşündüren, sorgulatan başka bir müzik var mı? Evet, her duyguyu açığa çıkaran bir başka müzik, kim de var acaba?!


Tüm bu güzellik ve zengin kültür birikimi karşısında, araya yabancı motifler sıkıştırmak, kendimize yapılabilecek en büyük kötülük olarak görüyorum. Bizim hiç bir şeye ihtiyacımız yok! Kendimizi her şekilde ifade edecek, hatta bir başkasını kıskandıracak boyutta imkan ve kabiliyetlere sahip olduğumuzu bir an bile unutmamalıyız! Hele o kocaman turistik tesislere verilen isimleri gördükçe kahroluyor ve utanç duyuyorum. Mesela; "Grand ..." gibi belirleyici sıfatlar kullanmak, inanılmaz bir ihanet! Aslında "The Marmara" adı ile başlayan bir aymazlık bunun belki de belirleyicisi ve öncüsü olmuştur. Çağdaşlaşmak (!) adına düşürüldüğümüz komik durum, tam bir içler acısı hale dönüşmüştür!
Bir ulus, ancak bu kadar kendine ihanet edebilir. "The" ne alâka?..

Herşeye rağmen kaybedilmemiş güzelliklerimizin farkındalığıyla, gördüklerim karşısında büyülendim! Bu ülke ve bu topraklar, tarihi gelişmeler sürecinde yerini almış uygarlıklardan süzülerek insanımıza emanet bırakılan, gelenek, görenek ve inanç sistemiyle birliktelik kazanan yaşama biçimi ve kültürümüz de bir o kadar gurur verici zenginliği göstermektedir.

Sevgi ve saygılarımla!

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Koşula Dayalı...
















"İnsanoğlu yaşadığı sürece birçok insanla görüşür, dostluk kurar, fikir alışverişinde bulunur. Bazı kimseler vardır ki, düşünceleri ile, yaşantıları ile, olaylar karşısında takındıkları tavırlar ile söyledikleri sözlerle sizi ömür boyu etkilerler. Size yepyeni bir bakış açısı, yaşama üslûbu kazandırırlar."



Sıradışı olmak; anlam itibariyle insanın kendisini yeterli hissetmesiyle başlayan bir sürecin devamı olarak algılıyorum. Zira belli ölçütlere sahip olmak, işini iyi yapabilmek bugün neredeyse yok denilecek kadar azaldı desek doğru olacaktır. Niçin bu tespitte bulunuyoruz, sorusuna hiç kuşkusuz verilecek cevap, "mevki" ve "para"nın çok hassas bir noktaya taşınmış olması gerçeğidir. Ne yazık ki günümüzde her koşul, bu iki noktada esas bularak, ilişkiler kurulup, değerlendirmeler yapılmaktadır. Toplum da buna göre şekil alıyor ve bu doğrultuda davranış kazanıyor. Hiç kimse elindekiyle yetinmeyi düşünmüyor. Hep başkası ile kıyas götürerek, şartlarını zorlamayı hedef sayıyor. O zaman da daima mutsuzluğu yaşamak kaçınılmaz bir gerçek oluyor. Buradan yola çıkarak günümüz insanlarının sürüklenmeye çalışıldığı nokta; insanlar arasında "zümre" yaratmak düşüncesi. Mesela, "mevki" anlamında birliktelik yaratmak. Yine "para"ya dayalı birlikteliklerle ayrıcalıklı yaşam sürdürmek. Bunu yaparken mekanların ayrı tutulması, yaşam tarzları, toplumun üstünde yer edinilmesi; hepsi de ayrıcalık yaratmak gibi bir arzuya dönüşmektedir. Böylelikle yaratılan, ayrıcalıklı -maddiyata dayalı- yaşamın kendilerince sıradışılık hissiyle, ruhlarında yapay oluşturulan sözde mutluluğa tanıklık etmiş oluyoruz. Aslında burada oluşan yürek burkucu olay; vicdanın yok oluşuyla ilgili gelişmelerdir...




Bir insanı beyin olarak doyuran en önemli etken, kitap okumaktır. Ancak günümüze baktığımız zaman, bu önemli ayrıcalık neredeyse değersiz hale dönüştürülmek isteniyor. Yani "okusam ne kazanacağım ki?" sorusu belleklere kayıt edilmeye çalışılıyor. Evet, "okusam ne kazanacağım?" Görüldüğü üzere, herşey maddi anlama bağlanarak, günümüz anlayışıyla kısa yoldan kazanç elde etmenin peşine düşmek amaç haline gelmiştir. Özellikle son 20 yıl, bu durumun hız kazandığı, hatta zirve yaptığı süreçtir. İnsanlar artık kitap okumuyor! Kitap okumayan insanın düşünme yeteneği ve görüş alanının dar olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, günümüzde insanların düşünerek, muhakeme yaparak yaşamı algılama yerine, aynı kaderin paylaşımı üzerine, yani topluluk ruhu ile hareket edildiği anlayışı görülüyor. Yani bu anlayışla toplu halde rahatlayıp, toplu halde üzüntü ve kaygıyı duyarak, yalnızlıktan kurtulmuş oluyorlar. Peki bu durumda SEVGİ kavramı nasıl oluyor derseniz, ne yazık ki bu yüce kavram da diğerleri gibi nasibini alarak, koşula bağlanıyor. Biraz açarsak, koşulsuz sevginin bir tek anne ve babaya ait olduğu düşüncesi dışında gerçek sevgi, yerini koşullu sevgiye bırakmıştır. Tıpkı arkadaş ilişkililerinde oluştuğu gibi. Yani samimiyetsizlik yaşamın her tarafını sararken, yüreğimizdeki ve vicdanımızdaki harika hisleride alıp götürdü. İnsanı, insan yapan duygular, düşünceler, davranışlar değersizleştirildi, koşullandırıldı ve bu hisleri yaşamayı da, topluluk ruhuna devredildi. Kısaca kişisel özgüven ve bireysel hareket kaybedildi!



Peki buradan tekrar sıradışı olmaya gelirsek, demek oluyor ki insanın davranışı düşünceleriyle birlikte hareket eder. Tüm bunlarla donanımlı olmak, yani kendini yeterli hissetmek bir insanı sıradışı yapabilir mi, sorusuna karşılık vermek gerekirse "evet" yapar. O halde sıradışı olmak, yapılan işi farklılaştırarak, ona yeni akıllar katmakla gerçekleşir. Bilinenlerin, yapılanların aksine yeni bir bakış; kişiyi veya toplumu harekete geçirecek, düşünmeye sevkedecek fikirlerin ortaya konulması, mesela bir sıradışılık olarak algılanabilir. Ya da ne bileyim ezberlerin bozulması gibi. Toplumda ortak bilinen düşüncelere farklı boyut getirerek, akıl katılması gibi...




Evet, tüm bunların yanında çılgınca davranışları sergilemek, elbette ki sıradışı olmak anlamı taşımıyor. Bu tamamiyle farklı bir durum. İnsanın aklına gelen her davranışı yapmak çılgınlık olabilir, bunun adı sıradışılık değildir. Hemen günümüzden bir örnek verelim; Michael Jackson çılgın bir hayat yaşadı; ama asla sıradışı olmadı. Bu örneği, çılgınlıkla sıradışılığı ayırt etmek için ortaya koymak istedim.
Yine kendi içimizden sıradışı olarak bilinen Vali Recep YAZICIOĞU'nu işaret etmek isterim:
Sistemin işleyişine sık sık ağır eleştiriler getiren ve sözünü esirgemeden düşüncelerini ifade eden Recep Yazıcıoğlu; gerek söylemleri, gerekse davranışlarıyla sıradışı bir kişilik olarak tanınmaktaydı.



Günümüzden yola çıkarak, kısaca içine düştüğümüz mutsuzlukların belki de kilit noktası, insanın koşuldan ve tutkulardan uzak bir şekilde yaşamını sürdürmesi en doğru olanıdır. İnsanı, insan yapan ve insanı diğerlerinden ayırt edici özellikleri olan değerlere, değersizlik katmadan sahiplenmek zorundayız. Zira insanlar, sevgi dolu ilişkilere ihtiyaç duyar. Hepimiz yakın sosyal ilişkilerden fayda görürüz. Mutluluğa ulaşmak için kıyaslama yapmaktan kaçınmak gerekir. Hayatımızı başkalarınınkiyle kıyaslamak onu değiştirmez. Gerçekte kim olduğumuzla ilgili olarak mutlu olmak durumundayız. Başkalarıyla kıyaslayarak, onu taklit ederek ruhumuz mutlu olamaz! Bu durumda da sağlıklı ilişkiler kuramadığımız gibi, sağlam bir kişiliğimiz de olmayacaktır.


Sevgi ve saygılarımla!

24 Temmuz 2009 Cuma

Sevr'den Lozan'a...












"Düşmanlarınızı affedin bu bir büyüklüktür. Ama onları unutmak büyük bir aptallıktır."
John Ford Kennedy



DEĞER VERMEK

Bir gün New York' ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya
çıkarlar, gruptan biri kızılderilidir. Yolda yürürken insan
kalabalığı, siren sesleri, yolda calışma yapan işcilerin araçlarının
çıkardığı gürültü, araçların korna sesleri arasında ilerlerken
kızılderili kulağına cır cır böceği sesinin geldiğini söyler ve
aranmaya başlar. Arkadasları bu gürültünün arasında bu sesi
duyamayacağını kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam
ederler. Aralarından bir tanesi inanmasada onunla birlikte aramaya
devam eder. Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür arkadaşıda
arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin
arasında gercekten bir cır cır böceği bulurlar. Arkadaşı kızılderiliye
"senin insanüstü güçlerin var bu sesi nasıl duydun" diye sorar,
kizilderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya
gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.
Kaldırıma geçerler ve kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı
kaldırımda yuvarla atar. Bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden
düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar kızılderili
arkadaşına dönerek,
- "Gördün mü ? Önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri
önemsediğine bağlıdır. Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin"
der !... Yani,
DEĞER VERMEK ÖNEMLİ DEĞİL, NEYE DEĞER VERDİĞİN ÖNEMLİ

*********

Bugün; Türkiye Cumhuruiyeti'ni taçlandıran ve Birinci Dünya Savaşı'ından sonra imzalanan uluslararası antlaşmalardan, Lozan Antlaşması'nın 86. yıldönümüdür. Bilindiği üzere Sevr Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan barış antlaşmasıdır. Ancak bu antlaşma 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile sona ermiştir.



O günden bu yana Lozan'ı etkisiz kılmak için, Batılı devletler ülkemiz üzerinde çeşitli faaliyetlerle sürekli bir tehdit oluşturmaktadır. Hatta bu yönde çeşitli kulislerle Lozan'ı küçümsetmeye çalışılarak, kendi aramıza ayrılıklar dahi atmıştır. Oysa Kurtuluş Savaşı'nı verdiğimiz yıllara bir bakalım: Kahraman ordumuzun, ayağında çarığı, üzerinde elbisesi dahi yoktu! Halk perişan aç ve susuzdu! Ama buna rağmen bebeğinin kundak bezini cephaneyi korumak için saracak kadar da, yüreği vatan duygusuyla doluydu! İşte bu duygu ve düşüncelerle Türk milleti onurunu, namusunu, bağımsızlığını korumak, kollamak ve kurtarmak için yediden yetmişe vargücüyle savaşarak bu vatan topraklarını kazandı. Lozan Antlaşması'yla da tüm dünyaya ilân edilmiş oldu.



Bugün, bu topraklarda yaşayabiliyorsak ve dünyada saygın yerimizi koruyabiliyorsak şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları sayesindedir. Ve Atatürk ömrü vefa ettiği süre içerisinde bu millet için gayret sarf etmiştir. Ölüm döşeğinde bile hastalığını hiçe sayarak, düşmandan gizleyerek, yaptığı çalışmalarla masa başında Hatay'ı milli sınırlar içerisine dahil etmeyi başarmıştır. Yine Montrö Antlaşması'yla uluslarası alanda Boğazların kontrolünü Türk egemenliğine devredilmesini sağlamıştır! Demek oluyor ki, bundan sonra bu başarılarımızın devamı ile birlikte koruyup, kollamak ve güçlendirmekte bizlerin görevidir.



Yazımın başında ibretlik saydığım bir hikayeye yer verdim. Buradan kısaca ifade etmek istediğim şey, DEĞER kavramını iyi tespit etmemiz gerekiyor. Bugün bu kavramların karıştırılarak yeni bir yaşam modeli sunan zihniyetleri iyi teşhis etmek durumundayız. Zira kafa karıştırılarak oluşturulmak istenen şey değerlerimizi tamamen kaybetmemiz içindir. Bu durumda da ortak paydalarımız daralacak; hatta oradan küçük cemaatler yaratılmaya çalışılmaktadır. Zira emperyalist güçlerin tek felsefesi var; o da, "böl, parçala yönet" Bu durumda da bölgede yaptıkları gibi, bizi de etnik ve inanç anlamda ayrıştırmaya gayret ediliyor! Başka türlü tapraklarımızı nasıl elde edebilirler ki?


Sevgi ve saygılarımla!



22 Temmuz 2009 Çarşamba

DİKKAT!















"Çok zeki olduğumdan değil, sadece sorunların üstünde daha çok duruyorum." Einstein

*

Televizyon kanallarını geziyorum ve biraz eğlenmek amacıyla müzik yarışması zannettiğim bir programa takılıyorum. Neyse, konuyu çok eğip bükmeden, direk izlenimlerimle birlikte değerlendirme yapmak istiyorum. Önce kameralar karşısında yarışmacıların düz ara konunun uzmanı ya da uzmanı olmayan kişilerce sorguya çekilmelerinden öte anladığım, aslında insanlara taklitden uzak durmaları yönünde mesaj vermeye çalışmaları. Ancak öte yandan, annesiyle birlikte 11-12 yaşlarındaki kız çocuğunu tam bir genç kız havalarında giydirilip, süsletilerek, eline mikrofon tutuşturulup sahneye çıkartılmasına da hep birlikte şahit oluyoruz.
*
*
Vallahi aferin!.. İşte size tüm çocuklara özendirici propoganda!.. O yaştaki çocukların oralarda işi ne?! Hadi ailesi cahil diyelim; peki, programı hazırlayanlar ve ilgili sorumlular neredeler? Bu durumu gören çocuklar, "renkli hayat" dayatmaları karşısında okumayı ne yapsınlar? Zira okuyanlar kültür alanında, bilimsel alanda oralarda boy gösteremezler!.. Allah korusun; sonra insanlarımıza iyi örnek olunur! Varsa yoksa, sorsan ki "Türkiye'nin başkenti neredir?" buna dahi yanıt veremeyecek kapasitedeki kişilerin cirit attığı, özendirildiği, boy boy yedi sülalesiyle birlikte "Nerede, ne halt işliyorlar?" sorularına, gün boyu aranılan cevaplarla, beyinlerimiz bir yöne çalışır hale getirildi!!!
*
*****
*
Neyse biz gene konumuza dönerek, içler acısı, "zavallı" durumumuzu gözden geçirmeye devam edelim. Kız çocuğunun şarkı sözlerini unuttuğu yönündeki sohbetlerin arasına büyük bir hayranlıkla sunucunun bizlere bir meziyet (!) aktarır gibi "Titanik" filminden hatırlayacağımız Selin Dion'un şarkısını İngilizce olarak çok iyi okuduğunu ilan etti! Doğal olarak arkasından çocuğa bu şarkıyı büyük övgüler ve hayranlıklar eşliğinde söyletildi. O da ne, jüri üyelerinden medyatik şahıs da (Seba TÜMER) o lakayt tavrıyla şarkıyı büyük bir gururla mırıldanmaya başladı bile!.. İşte bu!.. Ezikliğin, aşağılanmanın görüntüsü, yerini büyük bir gurura (!) büyük bir asalete (!) bırakılmaya çalışılıyor... Ekran karşısında UTANÇ duyuyorum! Bir insan bu kadar kendisini aşağılayabilir! Yani, orada çocuğa İngilizce bir şarkıyı söyletip, ardından çocuğun hep yabancı parçalar söyleyerek büyütüldüğü gibi, özenti ruhlarının dışa yansımasını görenler gördü...

Ne oluyor, bu kadar yabancı hayranlığı niye? Bizi, bu kadar aşağı gösterecek kadar, kültür ve musikimizden niçin utanılır, bunu gerçekten anlayamıyorum! Zira gelinen ve istenilen nokta itibariyle yabancı kültürün etkisine girmeye dönüştüğümüz kesin. Şimdi bu görüntüleri gören "cahil aileler", henüz hiç bir şeyin farkında olmayan çocuklarımız ve gençlerimiz neye özenip, hedeflerini ona göre belirleyecekler? Yazıklar olsun!!!
*
*****
*
Şu bir gerçek ki; bu türden özenti duyanlar, taklit edenler tamamiyle "MASKARA" o-lu-yor-lar!!!! Aslını inkâr etmek haramzadedir! Neyi inkar edip, neye özeniyorsunuz? Bu kadar özenmenin altında yatan bir o kadar da aşağılık duyguları vardır! Yok, şayet bütün bunlar kendinize "entel" sıfatı verdirmekse; inanınız "madara" olmaktan öteye geçemediğiniz gibi, sizi gören yabancılar içlerinden gülüyorlardır!!! Tüm mesele bu işte! Tek derdimiz ve düşüncemiz "Vallahi, aslında biz de sizler gibiyiz! Sizler gibi olmaya çalışıyoruz! Lütfen bizi de kendiniz gibi görün!.." Yok öyle bir şey! Her zaman her şeyin aslı makbuldur! "Taklit" hiç bir zaman değer bulmadığı gibi, insanı bir de "gülünç" durumuna düşürür!

Efendiler! Siz neyseniz, O'sunuz! Kimseyi taklit etmeyiniz! Taklit yerine, aslınızı geliştirerek kendiniz başkalarına örnek olmaya çalışınız! Yani üretiniz! Kendi öz müziğinizden niçin utanır oluyorsunuz? Kendimize has eğlence kültürümüzü ne zamandan beri inkar eder duruma düştük! Haa, modern hayat diye kültürünü, dilini, inancını terk ederek başkasına yönelmekse niyetiniz, ya-nı-lı-yor-su-nuz! Evet evrensel yaşam demek; modern hayatın içerisinde olmak demektir. Nedir o? Dogmalardan uzak, evrensel hukuk içerisinde insan hakları ve doğanın korunması yönündeki yaptırımlar, bilimin gerçeği ve insanı, insan yapan değerler, bence evrenselliktir. Bunun dışındakiler ise, tamamiyle kültürel yapıyı oluşturur; ki bu da tıpkı zengin bir bahçenin çiçekleri gibidir! Hepsinin kendine has bir güzelliği ve zevki vardır. Bu suretle kendilerinde aşağılık duygusu hissedenler olabilir (Bizce sakıncası yok; zira bu kendilerinin problemi!). Ancak bunu ekranlardan başakalarına aktarmak, beyinlere işlemek son derece sakıncalı ve hastalıklı bir ruhun işaretidir! Bu bağlamda da bilerek ya da bilmeyerek toplumun dokusunu bozmaya çalışmak, kimsenin haddine değildir! Bu durumda büyük vebal aldığınızı da belirtmeden geçemeyeceğim!

Sevgi ve saygılarımla!