1 Ocak 2009 Perşembe

"Beyaz Yakalı Önlüğü" UNUTMAYIN!












Merhaba! Bugün 2009'un ilk sabahı. Her zaman olduğu gibi bugün de aslında değişen hiç bir şey yok. Bunu hepimiz çok iyi biliyoruz; ama olsun, UMUT işte!.. Bizlerin, sanki yeni bir yıl denildiği zaman herşeyin değişeceği gibi, ne bileyim öyle insani duyguların en güzeli olan ve içimizi sımsıcak saran duyguları hayal etmemizden ibaret.



Hani bütün insanların başını sokabileceği sıcacık bir yuvası, karnını doyurabileceği bir çorbası ve sırtını üşütmeyecek kadar giyebileceği elbiselerinin olduğu ve de sevdikleriyle birlikte geleceğini planlayan hayallerini, umutlarını yaşatabilecek kadar da beklentilerinin olması gibi bir şey; bizim yeni yıldan beklentilerimiz. Öyle insanların, duygularını ve beklentilerini bencilleştirip hırsa dönüştürecek şatafatlı bir isteğimiz yok. Hele de insanı, insana kırdıran ve zalimliğin her türlüsünü yine insan eliyle insanlara reva gören acımasız dünyada, umutlarımızın bu kadarı bile lüks kalırken! İnsan olmanın onurunu duyarak yaşamak, hayatın gerksinimlerini mütevazı ölçüde tutmak; ama bu ölçünün ne demek olduğunu da hissederek bilmek!..



Evet, sn. Ergir'in kaleminden ve gönlünden yazdığı, harika yazısını sizinle paylaşarak belki biraz da neleri kaybettiğimizi, yılın bu ilk gününde sizlerle paylaşmak istiyorum:

*****

"Bir ülke masalı

Sevgili çocuklar; ben Beyaz Yakalı Okul Önlüğü’yüm.

Bu sene sizinle birlikte, sizin üzerinizde son senem. 2009-2010 eğitim yılından itibaren artık giyilmeyecek, bir süre sonra da unutulup gideceğim.

Bu yüzden bu veda mektubumda sizlerle, bu ülkeyle, nesiller boyu uzun, anlamlı birlikteliğimizi anlatabilmek dileğindeyim.

** ** **

Kurtuluş Savaşı’mızdan yeni çıkmıştık. Yepyeni bir dönemin, yepyeni bir heyecanın başındaydık; ama yoksulduk.

Ülkemizde canla başla eğitim seferberliği de başlamıştı. Yolu, elektriği olmayan yurt köşelerine öğretmen yetiştirmek, çocuklarımızı eğitmek, hep birlikte üretip kendimize yetebilirken, ilimde, kültürde de ilerleyebilmek için yanıp tutuşuyorduk.


Uzun savaşlardan yeni çıkmış bir ülkenin, doğru dürüst ayakkabısı olmayan çocuklarının imdadına ben yetişmiştim. 1925’lerden itibaren yavaş yavaş, 3 Aralık 1934’den sonra da kanunen ülke çocuklarının son derece sade okul kıyafetleri bendim.


Artık milletvekilinin de, arabacının da, nalburun da, dülgerin de, çiftçinin de, tabibin de, polisin de, varlıklının da, yoksulun da öğrenci çocuklarının üzerindeydim. Düğmelerim arkada olduğu için, küçük bedenlerin sırtında, ancak annelerine ilikletebilirdim.

Edirne’den Ardahan’a, kimi zaman köylerinden ilçedeki okula karda el ele yürürlerken, tepelerde kendilerini izleyen kurtlardan korkan, kimi zaman okul çıkışında ayakkabı boyayan, kimi zaman okulda aşı olurken o kesif kokuda ağlaya ağlaya kollarını sıvayan çöp bacaklı çocukların üzerindeydim.


Ayağında gıcır gıcır siyah potin olan çocuğun da, sanki bağları varmış gibi üzeri ayakkabı bağı desenli - tamamen lastik cızlavet ayakkabı giyen çocuğun üzerinde de hep aynıydım.

Kışın bot şeklindeki “Soğuk Kuyu” denen muflonsuz cızlavetlere gücü yetebilen, yoksulluğun nefes aldırmadığı ailelerde, sığabileceksem elden geçirilip seneye de giyilir, gerekirse alttan gelen küçük kardeşe devredilirdim.


Ben “okullu” demektim, okula gidebilendim; abisi, ablası okula giden ufaklıkların bir an önce giyebilmek için can attıkları kıyafettim.

Kızların saçları uzun olursa sıkı sıkı örülürdü ya da kulak memesi hizasından kesilirdi. Süs ve ziynet eşyası takılması yasaktı, ama başta eğer büyükçe bir de beyaz kurdele varsa, onunla en az öğretmenin göğse taktığı kırmızı kurdele kadar havalıydım.


Boynuma bembeyaz, kolalı bir de yaka takar, tamamen bize, tamamen bu ülkeye özgü bir okul kıyafetinin en önemli detayını tamamlardım. Kimisinin cebinde buruş buruş mendil, kimisinin boynunda iple asılmış lastik silgi bulunan öteki beyaz yakalı arkadaşlarımla küçücük sıralardan kara tahtaya, beyaz tebeşirle yazılanlara, çengelli iğneyle tutturulmuş keçe silgiyle silineceklere bakardım.

O zamanlar bit, uyuz, trahom eksik olmazdı okullardan. Çoğu zaman erkeklerin saçları üç numaraya, bazen de tamamen usturaya vurulurdu. Sanki bütün öğrenciler değil, bütün küçük heyecanlar aynıydı, sanki hepimiz siyah beyaz masum bir bütünün parçalarıydık.


Yerli malı, yurdun malı sevgisi aşılanırdı beyaz yakalılara; tabii ki tutumlu olmak da. Ayakkabıları yağmurdan, çamurdan bir galoş gibi muflonlu lastik şaşon, yıpranmalardan ise tabanlarına çakılmış demir, ya da pençe üzerine pençe korurdu.

Teneffüslerde evden getirilmiş helva, leblebi, keçi boynuzu, pestil paylaşılırdı. Yıllar içerisinde süt tozu, günlük süt, balık yağı, fındık, kuru üzüm de beslenme saatlerine girip çıkacaktı. Kimi siyah kolda bir de hilalli “Kızılay” pazubenti dururdu ve sanki tüm dünyanın sağlığı o kırmızı yanaklı çocuktan sorulurdu.


Sadece anlaşmalı tek dükkanda bulunabilen değil,
başta Sümerbank, ülkenin her köşesinde bulunabilen bir formaydım.



Bazen bir kalem, boyundaki sert silgi, gazete kağıdıyla kaplanmış defter,
tahta ya da kalitesiz deriden pantizot çantayla biten senelerde,
bir dağ masalı gibi,
bir ülke masalıydım.


Derken yıllar birbirini kovalayacaktı. Ben hep Milli Eğitim’in ilk basamaklarındaydım.

Kimi zaman simsiyah, kimi zaman gri, kimi zaman şapkayla –
ama kolalı, sakız gibi bembeyaz yakamla ben hep vardım.


1988’de, yorgun bin yılın sonları gelirken mavileşecek,
beyaz yakamdaki motifleri güncelleştirecek,
yeni bin yıla emniyet kemeriyle girecektim.


Modern zamanların kişiselleşme rüzgarlarına dayanamazdım. Topraklarımızdan zar zor çıkarttıklarımıza ait bir tarz değildim. Kopyalayıp yapıştıranlarca savunulamaz, cilt cilt kriterlere, “çocukların tek tip olamayacağı” değerlendirmelerine, akan suları durduracak tezlere, fiyakalı yanıtlar hazırlayamazdım.

** ** **

Ve yenildim;
bu son senemde, boyna iple asılmış silgilerin yerini flash bellekler alırken -


bir zamanların miniklerinin, miniklerinin minikleriyle vedalaşabilmek için,
el yazımla olmasa da, kenar süsleriyle bu satırları yazdım:


Sevgili çocuklar;

ben çok “biz”dim, onlar gibi rengarenk olamadım,
farklılıkları ortaya koyamadım, gözlere sokamadım,
notumu kıracakların kriterlerine de uyamadım.

Ardımdan elbette güncel bir kıyafet standardı olacak;
ama korkarım gelecek nesiller beni, beyaz yakalı okul önlüklerini, sadece küçük kasaba dükkanlarında, anılarında değil, en gelişmiş arama motorlarında bile zor bulacak.

Sürekli “dün” yaşanarak “gün” ıskalanmamalıdır,
“eski”, “sırt”ta değil, “gönül”de taşınmalıdır;

ama bazı duygular, bazı heyecanlar vardır ki,
basit de olsa hep yeni kalmalı, korunmalıdır.


Çocukların servis araçlarıyla okula değil,
okulların servis sağlayıcılarla eve gelmesine az kalmışken,
insanlar yeni çağın vebası bulaşıcı yalnızlığa yaklaşırken,


benden, “biz”den, bir sembolden daha veda,
sıcak bir elveda sizlere;
beni unutmayın…

******

Sofradan eksilen tabak, tabaktan eksilen lokmadan daha önemlidir.
Sofranızdaki tabakların, gülen suratların hiç eksilmemesi dileğiyle..."

Tüm içtenliğimle; insani duyguların yine öyle sımsıcak yaşandığı bir 2009'un olmasını diliyorum! Sevgi ve Saygılarımla!

1 yorum:

  1. Yeni yılın ülkemize güzellikler getirmesini dilerim. Yazınız için teşekkürler. Serkan Alpaslan

    YanıtlayınSil