28 Mayıs 2009 Perşembe

HEPİMİZ MEHMET'İZ!..











Yaşadığımız süre içerisinde sahip olduğumuz ve olmak istediklerimizin bir bedeli ve karşılığı vardır. İşte bu anlamda soyut ve somut tüm olgular için sarfettiğimiz çabalara biz BEDEL diyoruz. Mesela, refah için döktüğümüz alın teri, vatan ve istiklâl için döktüğümüz kan, kutsal saydığımız değerlerimizi savunmak da bir bedel ister. Kısaca uğrunda göğüslediğimiz tüm zorluklar gibi, insan olmanın gereğini yerine getirebilmenin ve ruhsal doygunluğun hazzına ulaşabilmek için de verilen mücadelenin elbette bir bedeli vardır.
*
*****
*
Evet bugün yine o dayanılmaz acı olarak gördüğümüz, şehitlik mertebesine yedi vatan evladımızı daha verdik. İşte o kutsal değerlerin içinde saydığımız özgürlüğün ve millet olmanın onurunu yaşamak ve yaşatmak, devlet olmanın büyüklüğünü şüphesiz ki bedel ödeyerek gösteriyoruz. Ve bilinmelidir ki, hepimiz şu veya bu şekilde bu bedeli ödemeye hazırız. Bugün yedi vatan evladımızı şehit verdik; ama unutulmasın ki arkasında yetmiş milyon daha hazır beklemektedir!
*
*****
*
Aslında biz bu bedeli millet olarak Kurtuluş Savaşı esnasında top yekûn ağır bir şeklide ödedik. Ancak kaybettiğimiz şehitlerimiz ne kadar da içimizi acıtıyorsa da, emperyalist sömürgecilerin yüzyıllardır yok ettikleri maddi ve manevi değerlerimizin yanında küçücük bir nokta olarak kalmaktadır. Üstelik başı dik ve onurlu yaşamak adına bu verilen bedel, hakikaten insanca ve haysiyetli yaşamın ta kendisidir. Türk milletinin asaleti de buradan gelmektedir. "Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Büyük Atatürk, yedi düvele "İstiklâl Savaşı" ile dik durmayı örnek model olarak öğretmiştir!
*
*****
*
Birinci Dünya Savaşı emperyalist güçler için, bir paylaşım kavgasıydı. Özellikle burada Osmanlı için neredeyse "uğrunda ölmeye" değer görülmesi nedeniyle deyim yerindeyse iştah kabartıcı olarak da ifade edilebilir. İşte bu münasebetle Osmanlı'ya karşı "etnik" anlamda kullandıkları silahla ayaklanma başlatıp, ilk olarak Arapları kışkırtarak istedikleri sonucu elde etmeyi başardılar. Bu onlar için gerçekten bir zaferdir. Zira Araplar Osmalı'yı arkadan vurarak, emperyalis güçlerin o bölgeye yerleşmesine vesile olmuşlardır. Yani bunu yapmakla, amiyane tabirle, "kendi kuyusunu kazmak" ifadesi yerinde anlam kazanacaktır.
*
****
*
Ardından Anadolu'da Sevr'e giden yolumuz Lozan'daki başarımızla neticelenir. Ancak İngiliz temsilci Lord Curzon tam 86 yıl önce Lozan görüşmelerinde “Siz savaştan galip çıktınız ve bizi topraklarınızdan kovdunuz. Şimdi bu avantajla istediklerimizi vermiyorsunuz. Ama biz vermediğiniz her şeyi cebimize koyuyoruz. Gün gelecek, sizi bize muhtaç hale getireceğiz ve şimdi vermediklerinizi önünüze koyup, teker teker alacağız.” diyor.
Ancak İngilizlerle birlikte Batı dünyası, Türkleri Orta Asya'ya göndermeden rahat etmeyeceklerini bugün çok net olarak gelişmeleri takip ettikçe anlayabiliyoruz. Zira bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla, her alanda Türk ve Müslüman dünyasına karşı oyunlar düzenlemekten geri kalmıyorlar! Bu durumu 19. Yüzyıl 'da Batı'nın Türk kabusu ile başlatıkları söylemlerden de anlaşılacaktır. İşte o söylemleri özetleyen bir kaç tarihi özet bilgi:
*
*****
*
"Tedbirli ve dikkatli olmakta fayda vardı. Acaba Batı’nın 1920’de Sevr’e gelene kadar Osmanlı Devleti’ne gayri resmi bakışı neydi. Gelin biraz geriye gidelim; 1800’lerde Avrupa’nın inatla üzerinde durduğu tek şey Türkleri geldikleri yere, doğuya sürmekti. Gelin o günlerin Avrupa basınında bu konunun nasıl işlendiğine şöyle bir gözatalım:
8 Aralık 1876 günlü Stanboul Gazetesi şöyle yazıyordu. “Türk'ün artık Avrupa'da hüküm sürmesine daha fazla hoşgörü gösteremeyiz. Türklere herşeyden önce yüzünü doğuya çevirip boğazların batısını tümüyle terk etmesi gerektiği anlatılmalıdır. Türkler Avrupa'dan hemen çıkarılmalı, Avrupa'dan hemen yokolmalıdır.”
2 yıl sonra 19 Eylül 1878 günlü Daily News Gazetesi'nde şu sözler yeralıyordu: “Türk yönetiminin üstün ırklar üzerindeki hakimiyeti kaldırılmalıdır.”
10 yıl sonra 18 Ekim 1888’de bu kez Fransız Le Figaro Gazetesi'nde bir makalede şu satırlar yeralıyordu: “Türklerin Avrupa'daki günleri sayılıdır. Türkler geldikleri yere Asya’ya yerleşmelidirler.”
Ve İtalyan başbakanlarından Crispi, 3 Mart 1897’de gazetelerde yayınlanan açık mektubunda şöyle diyordu: “Türk'ün Avrupa’daki varlığı insan haklarına sürekli bir hakarettir. Türkler dörtbuçuk yüzyıldır ne Avrupalılaşabildiler ne de üzerlerinde gaddar bir egemenlik sürdürdükleri ırkları bir ulusal potada eritebildiler. Türkiye'de ırklar soylarına göre değil dinlerine göre ayrılırlar.”
1900’lere gelindiğinde batıda en yaygın düşünce, Türkleri Avrupa’dan atmaktı. Batılı emperyalistler bir yandan kendi halklarına Türk düşmanlığı aşılayan yayınlar yaparken bir yandan da gizli anlaşmalar yapıyorlardı." Banu AVAR / Unutulan Yıllar
*
*****
*
İşte halen üzerimizde baskı, kin ve öfkenin hakim olduğu bugünlerde yapılan ve yaşanılanlar, acaba bizlere geçmişi hatırlatmıyor mu dersiniz? Ancak herşeye rağmen ulus olarak bizler, bu badireleri de atlatacağımıza kesin gözüyle bakıyorum. Bu millet ki, vatan için evladını seve seve verdiğini, dün olduğu gibi bugün de büyük bir gurula haykırabiliyorsa, o vakit düşünecek olanlar; canıyla, kanıyla bedel ödemeye her zaman hazır olan bizler değil de, işgalci ve sömürmeyi, köleliği kendilerine yaşam kaynağı haline getirmiş, insanlıktan uzak maddiyatçı Batılı kesimdir, diyorum! Zira burada gerçek anlamda mağdur edilmeye çalışılan ve dolayısıyla da -yaşamak ve yaşatmak için- BEDEL ödeyen bizleriz!
Sevgi ve saygılarımla!

2 yorum:

  1. Çok harika yazı(lar) Emeğinize fikrinize sağlık. Baktım blogunuzun sağına soluna, bir yazar mısınız diye ama bulamadım. İletişim adresiniz de göremedim. ellerinize sağlık

    YanıtlayınSil
  2. Çok anlamlı ve bir okadarda insanın içini sızlatan bir yazı olmuş .Vatanımız sağolsun bizler hiç düşünmeden bu vatan için canlarımızı seve seve veririz veriyoruzda ...Ellerinize yüreğinize sağlık çok beğendim çok duygulandım .saygılarımla dilek doğru

    YanıtlayınSil