dostoyevski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dostoyevski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2022 Cuma

"Çağdaş" Avrupa, Öyle Mi?

 





Hahahaaa... 

Hani... "modern" Batılı pek "demokrat", insan haklarının yılmaz, fedakar "savunucuları" var ya...

Hah işte,

Tolstoy'u, Dostoyevski'yi yasaklamaya kalktı.

Dahası hızını alamayan sayın geri zekalı ahali

Çaykovski'nin "Kuğu Gölü Balesi"ni   yasaklamış, 

Münih Flarmoni orkestrasının şefini  işinden kovmuş... 

Hahahaaa!.. 

Rus kedilerine yasak getirilmiş!

Milano Üniversitesi'nden geri kalmayan Netfliks'te Tolstoy'un Anna KARANİNA yapıtına engel koymuş!

Nazi içerikli Ortaçağ'a geri dönüş...

Suç ve Ceza,

K. Kardeşler,

Budala,

Delikanlı...

Diriliş,

Savaş ve Barış,

Anna Karenina...

Dostoyevski, Tolstoy insanlığın ortak değeri, 

Vicdanın sesini, dünya edebiyatının bel kemiği yazarlarını yok saydınız, öyle mi?

İyi o zaman.

Ey  İtalya, birileri de çıksın Dante'yi yasaklasın! 

Fransızlara kızıp, Victor HUGO'ya, Emile Zola'ya, G.Flaubert'e, Camus'ye...  yasak getirsin.

Vay be...

Rönesans dönemini insanlığa sunan toplumların geldiği nokta bu oldu, öyle mi?

Öncelikle Dostoyevski'nin ve Tolstoy'un hemen hemen tüm kitaplarını okumuş ve onlara hayran biri olarak duygularımı dile getirmeye çalıştığımı belirtmek isterim. 

Savaş ve Barış gibi dev yapıtıyla birlikte, Napolyon'un Moskova'yı işgalini detayıyla öğrendim. "Bu savaşın kazananı olmamıştır" özetiyle savaşın nasıl bir şey olduğunu, tarihçilerin tarihi nasıl değerlendirdiğini  dolayısıyla dünyaya bakış açımın değiştiğini, dar kalıplardan çıkarak daha geniş pencerelerden olaylara bakabilmemi TOLSTOY sağlamıştır. O sebepledir ki, Tolstoy ve Dostoyevski'nin yapıtlarını, kitaplığımın en güzel rafı olarak değerlendiriyorum. 

Demem o ki...

Bilim yuvası, dünyaca tanınan saygın Milano üniversitesinin rezilliğinin ve zavallılığının göstergesi bu tutumunu, sokaktaki tepkilerden, portakal bıçaklayıp, dolar yakan, dahası Çinli zannedip sırf gözleri çekik diye Koreli döven protestoculardan ne farkı kaldı!

Sahi sırada ne var? 

Kalinka eşliğinde...

Rus kültürünü tümden yok sayıp, yasak getirmek mi?

Hahahaaa...



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

27 Kasım 2021 Cumartesi

DEDE




Yazıma başlamadan önce bu rezil haberi okuyunca zihnimde canlanan "DEDE" olgusuyla birlikte yıllar önce bir reklama müdahil oluşum aklıma geldi... Ardından Dostoyevski'nin "K. Kardeşler" adlı eseri. Zira bu eserde Baba İvan KARAMAZOV; ŞEHVET merkezli yaşayan son derece KURNAZ olmanın yanında yüklü  servete sahip bir karakter tiplemesidir. Tabii DOSTOYEVSKİ'nin hemen her toplumda var olabilen  hastalıklı karakterleri ele alarak ortaya çıkarıp evrensel ahlâkın ne olduğunu sorgulatmasının önemini bir kez daha "toplum sağlığı" açısından  hatırlamış oluyorum. 

Dolayısıyla...  hepimizin iğrenerek baktığı bu rezil haberi okurken eminim ki herkesin ağzından düşürmediği kusursuz "ERDEM" bir anda akla  gelmiştir. 

O hâlde nasıl oluyor da bir insan bu kadar SEFİL duruma düşebiliyor?! 

****

2007 yılı diye hatırlıyorum. Televizyonlarda "muhabbet Kart" reklamı var. Reklamda Mustafa Sandal ve  dedesi genç kızlar arasında... benim aldığım terbiye ve eğitimde DEDElere, yaşlılara saygı duyulur ve ellerinden öpülür. İnsanlar onlara otobüste yer verir, sokakta yardımcı olur... Eh hâl böyle olunca bu reklâmla birlikte dedeler saygınlığını yitiriyor, genç kızlar da aşağılanıyor diye düşündüm. Bu da benim çok ayıbıma gitti. Dolayısıyla bu algıyla çocuklarımızın da etkileneceğini düşünerek RTÜK'e bir itiraz yazısı yazdım. Akabinde dönemin RTÜK başkanı (Sn. Zahit AKMAN) olayın hassasiyetiyle beni telefonla aradı ve konu üzerinde konuştuk, ardından reklâmın yayından kalktığını hatırlıyorum.

Oyyy kuzum! Sen ne güzel bir şeysin...

2021... sorsanız dilinden Allah, Kur'an düşürmeyecek kadar... DEDE. 

Ki  üç yaşındaki dünya tatlısı "torun"unun (DNA testiyle "öz kızı"..)adı, Müslime.

Müslime'nin kelime anlamı: “İslam dininde olan, Müslüman.” dolayısıyla fazla söze gerek kalmıyor...

Bu rezil DEDEnin, yazılanlara bakılırsa düzenli bir şekilde geliniyle ya birlikte oluyor ya da gelininin "ifadesi" ile ona tecavüz ediyor, iki tane de çocuk dünyaya geliyor, sonra onlara da tecavüz ettiği iddia ediliyor... 

Bu rezaleti okuduğum an kanım dondu!.. 

Dünyanın hiçbir yerinde, dünyanın hiçbir dilinde bu rezaleti ve utancı anlatacak sözcük yoktur. 

Güzeller güzeli yavrucağı koruyamadığımız için, 

Ahlâksızlıkta sınır tanımadığımız için, 

Allah'ım helâk et bizi...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Kim Masum? Kim Şeytan?


Okuduğum bütün kitaplar  üzerinde notlarım vardır. Lüzum hissettiğimde bu notları tekrar gözden geçiririm. Dolayısıyla bugün her şeyin birbiriyle karıştığı, neyin suç, neyin ceza olduğunu ayırt edemeyecek kadar değerlerin ayak altı edildiği bir ortamda  yaşıyoruz. Hal böyle olunca zihnimde yer eden, "Suç Ve Ceza" kitabını yeniden elime aldım...

"Asya nın derinliklerinden Avrupa'ya gelmekte olan, görülmemiş, işitilmemiş korkunç bir afet ile mahva mahkûm olduğunu gördü. Çok az seçkin kişi dışında kalan herkes ölecekti. İnsan vücuduna  yerleşen yeni birtakım trişinler, mikroskobik yaratıklar türemişti. Ama bu yaratıklar, akıl ve iradesi olan bir takım ruhlardı. Bu mikroplar kapanlar, hemen şeytanların pençesine düşüyor, zır deli bir hale geliyorlardı. Ama insanlar hiçbir zaman, kendilerini bu hastalığa tutulanların hissettikleri kadar, böylesine akıllı, doğrulukta bu derece sarsılmaz hissetmemişlerdi. Onlar kararlarını, bilimsel araştırmalarının sonuçlarını, ahlâki ve dini inançlarını hiçbir zaman böylesine sağlam ve sarsılmaz hissetmemişlerdi. Bütün köyler,bütün kentler, bütün uluslar  bu hastalığa tutuluyor ve çıldırıyorlardı. Herkes üzüntü ve telaş içinde idi. Kimse kimseyi anlamıyordu. Herkes gerçeğin yalnız kendisinde olduğunu sanıyor, başkalarına bakarak acı çekiyor, göğsünü yumrukluyor, ağlıyor ellerini ovuşturuyordu. Kimi nasıl yargılayacaklarını bilmiyorlardı. Neyin iyi,neyin kötü olduğunda anlaşamıyorlardı. Kimi mahkûm etmek, kimi beraat ettirmek gerektiğini bilmiyorlardı. Birbirlerine karşı büyük ordular halinde toplanıyor, ama bu ordular daha yolda iken, birden bire kendi kendilerini kırmaya başlıyor, saflar dağılıyor, savaşçılar birbiri üzerine saldırıyor, birbirini boğazlıyor, doğruyor, ısırıyor, birbirini yiyordu. Şehirlerde bütün gün felaket çanları çalıyordu. Herkes çağrılıyordu, ama kimin çağırdığını kimse bilmiyordu. Herkes telaş ve heyecan içinde idi. Bütün sıradan zenaatlar bırakılmıştı çünkü herkes, kendi düşüncesini, kendi düzelttiği şeyleri ileri sürüyor ve bir anlaşmaya varmak mümkün olamıyordu. Tarım işleri durmuştu. Şurada burada insanlar, kümeler halinde toplanıyor, herhangi bir şey üzerine birlikte karar veriyor, ayrılmayacaklarına and içiyorlardı. Ama, arkasından hemen, az önce önerdiklerinden bambaşka bir şey yapmaya başlıyorlardı. Birbirlerini suçlamaya koyuluyor, dövüşüyor ve vuruşuyorlardı. Derken yangınlar ve açlık başlıyordu. Her şey ve herkes mahvoluyor, afet genişliyor, durmadan ortalığa yayılıyordu. Bütün dünyada ancak bir kaç kişi kurtulabilmişti. Bunlar, yeni bir insan kuşağı meydana getirmek, yeni bir yaşayış kurmak, yeryüzünü yenileştirmek ve temizlemekle görevlendirilmiş, temiz, seçkin kişilerdi. Ama, hiç kimse hiçbir yerde bu adamları görmemiş, hiç kimse onların sözlerini ve seslerini duymamıştı." Dostoyevski, Suç ve Ceza 2. Cilt sf:360-361

Romanın kahramanı Raskolnikov'un ikilemleriyle birlikte duyduğu vicdan azabı ve iç çatışmalarını hatırladıkça  insanın, toplumsal, ahlâki ve dini değerleri üzerinden bugünü, dolayısıyla da sahip olduğumuz değerleri sorgulamayı kaçınılmaz bir durum olarak düşünüyorum. Zira Dostoyevski, insanın en saf ve masum halinden, çevresel koşulları, dayatmaları, istekleri, ve de en önemlisi zaafları ile  nasıl da değişebileceğini   inanılmaz  anlatımlarıyla ortaya koymuştur.

Demem o ki...

Hani coğrafyamız üzerinden başlatılan kanlı savaşlarla, "yeni bir dünya kuruluyor" deniliyor ya...

Hah işte, o sebeple aklıma Raskolnikov'un hasta yatarken ateşler içinde ve de sayıklamalar arasında gördüğü,  bugün  "karabasan" gibi üzerimize çullanan emperyalistleri anımsatan "düş"ünden bir alıntıyla, aslında coğrafyamızın tek sahibi olan müslümanların kendi aralarında bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarını kıyaslamak istedim. 

Dolayısıyla da  yine Raskolnikov'un etkileyici sözüyle yazımı tamamlamak istiyorum:

"Ve artık şunu biliyorum Sonya, 

Güçlü, sağlam bir kafa ve ruha sahip olan kişi insanların efendisidir. Kim daha cesaretli ve gözü pek ise, onların gözünde o haklı ve doğrudur. Kim daha çok şeyi ayakları altına alır, çiğner geçerse onların yasa koyucusu olur ve en arsız en cüretkar olan, muhakkak ki en haklı olandır. Bu hep böyle gelmiş ve böyle gidecektir."


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

11 Eylül 2014 Perşembe

Kabus Gibi...




Bursa Osmangazi ilçesinde, 3 kardeş vurularak öldürüldü. "iddiaya göre, Yunuseli Mahallesi'nde, evlerinin yakınında oturarak cips yiyen 27 yaşındaki Şefik, 25 yaşındaki Ferit ve Emrah Ece (26) kardeşler ile aynı sokakta market işleten Hurşit (59) ve oğlu Umut Ç. (30) arasında gürültü yapma meselesi yüzünden tartışma çıktı." 8 Eylül 2014


Bu olayı duyduğumda çaresizliğin ne demek olduğunu, dayanılmaz acı duygularla hissettim.. Bir toplumun "cinnet geçirmesi" böyle bir şey olsa gerek. Yaşları art arda (25-26-27) olan üç delikanlı evladın (ki ikisi bir fabrikada çalışıyor, ötekisi ise, askerden henüz gelmiş pırıl pırıl çocuklar) öldürülmesi... Allah'ım inanılır gibi değil... İnsanın kanı donuyor. Dahası iki silahtan "38" mermi kovanı bulunduğu iddia edilen bu katliam, nasıl anlatılır? Bu vahşeti kim nasıl izah edebilir? Bu nasıl bir öldürme isteği, bu neyin öfkesi..

Yok yok böyle bir şey olamaz!..

Bu insanlığın kabul edeceği bir şey değil... Olayı en yakınımın ağzından duydum. Anında haberi araştırarak inanmak istemediğim gerçeği, burnumun direği sızlayarak ne yazık ki okudum.. O kadar ki...  günü baş ağrısıyla geçirdim.  Ben bu haldeysem... Allah o ana babaya sabır, güç, kuvvet versin, demekten başka bir şey bulamıyorum..

Öte yandan toplum olarak, bir insanın bu kadar öfke-kin-nefret  kusmasının altındaki psikolojiyi iyi tahlil etmek gerekir diye düşünüyorum.

Allah aşkına!.. Bu çocuklar ölümü hak edecek kadar, ne yapmış olabilirler? "Gürültü yaptılar" diye, ya da ne bileyim hadi kaba kuvvet veya kaba söz "kullandılar" diye, çıldırmışcasına adam öldürmek de neyin nesi  oluyor? 

Dahası iddiaya göre;

"Başlarına kurşun isabet eden Emrah ve Ferit Ece, yere yığıldı. Şefik Ece ise yaklaşık 50 metre ileride bulunan evlerine doğru koşarak, "Baba yardım et" diye bağırdı. Bunu gören ve otomobille olay yerinden kaçarken geri dönen zanlılar, eve girmek üzere olan Şefik Ece'yi başından vurduktan sonra uzaklaştı." ntvmsnbc.com

Bu durumu nasıl izah etmeli?! Bu sıradan bir cinayet filan olamaz! Bu olay bir toplumun uçurumdan yuvarlanmaya çalıştığının göstergesidir... Dolayısıyla bu bir infialdir..


Diyeceğim.. 

Yaşanılan bu vahşet bir kabus gibi... Hani kabus dedim de aklıma Dostoyevski'den okuduğum bir bölüm geldi. 

İşte o bölümden alıntı:


 -Binin hepiniz binin! diye bağırdı.  Hepinizi götüreceğim, binin!..
Bu sözleri, kahkahalar, bağrışmalar izledi:
    -Bu lâgar beygiri mi bizi çekecek?
    -Kuzum Mikolka, sen aklını mı kaçırdın? Hiç bu kısrak bozuntusu böyle bir arabaya koşulur mu?
    -Kardeşler, bu demirkırı hayvancağız  yirmi yaşında var.

Mikolka, birinci olarak arabaya atlarken yine bağırdı:
-Binin, hepinizi götüreceğim, dedi ve dizginleri eline alarak bütün heybetiyle öne geçti... Sonra arabadan bağırarak, şunu ekledi:

- Bizim doru at Matvey ile gitti. Ama bu kısrak yok mu, kardeşler, yüreğimi tüketmekten başka bir şeye yaramıyor. Onu gebertmekten başka çare yok... Boşuna arpa yiyor!..  Binin arabaya diyorum size!..  Dörtnala koşturacağım!... Dörtnala  koşacak...

Mikolka demirkırı kısrağı büyük bir hevesle dövmeye hazırlanarak eline kamçıyı aldı. Kalabalığın arasından  kahkahalar yükseldi.

   - Koşacak ya!.
   -Acımayın kardeşler!.. Herkes birer kırbaç alsın, hazırlansın vurmaya!..
   -Vay anasını!.. Vur gitsin!..

(...)

Derisi kemiğine geçmiş su acınası beygir, arabayı dolduran bunca insanı dörtnala götürecekti! iki delikanlı da mikolka'ya yardım etmek için ellerine birer kırbaç almışlardı. derken, "deh!" diye bir ses duyuldu. lâğarcık bütün gücüyle asıldı, ama dörtnal şurada dursun, adî yürüyüşe bile kalkamadı. ayak değiştirir gibi küçük, kısa adımlarla olduğu yerde sayıyor, sırtında ardı ardına şaklayan kırbaçlar altında inliyor, bacakları bükülüyordu. arabadakilerin de, dışarıdan durumu seyredenlerin de gülüşleri bir kat daha artmıştı. mikolka iyice kızmıştı, kısrağının dörtnala koşacağına gerçekten de inanıyormuş gibi büyük bir öfkeyle ard arda indiriyordu kamçısını.
kalabalık arasından bir delikanlı da arabadakilere imrenmişti:
"bırakın, ben de bineyim kardeşler!" diye bağırıyordu.
atını habire kamçılayan ve artık neyle döveceğini bilemeyecek hale gelen Mikolka da bağırıyordu:
"binin! herkes binsin! hepinizi çekecek! geberteceğim onu!"
"babacığım, babacığım, ne yapıyor bunlar!" diye bağırdı çocuk "nasıl da dövüyorlar zavallı atı!.."
Çocuk,

"babasının elinden kurtulduğu gibi, kendinden geçmişçesine ata doğru koşmaya başladı. zavallı beygircik perişan durumdaydı. soluğunu tutup bir an duraklıyor, sonra yine asılıyordu arabaya. Ama her seferinde yere kapaklanacak gibi oluyordu.
"gebertin!" diye bağırıyordu Mikolka. "artık yeter! geberteceğim!"

Kalabalık arasından yaşlı bir adam da Mikolka'ya bağırdı.
"Sen Hıristiyan değil misin, mendebur!"
"Böyle bir atcağızın, böyle bir yükü çektiği nerde görülmüş?" diye ekledi bir başkası.
bir üçüncüsü: "öldüreceksin ulan!" diye bağırdı.
"Sana ne! mal benim!.. ne istersem yaparım. Daha binin, herkes binsin! ne pahasına olursa olsun dörtnala kalkmasını istiyorum!.."

birden müthiş bir kahkaha tufanı koptu ve bütün gürültüleri bastırdı. üzerinde ardarda şaklayan kırbaçlara dayanamayan zavallı kısrak, o perişan haliyle çifte atmaya başlamıştı. Mikolka'ya bağıran yaşlı adam bile kendini tutamayıp güldü. nasıl gülmezsin: ayakta zor duran bir beygir sağa sola çifte atıyor!
Derken kalabalık arasından iki genç koptu ve ellerinde birer kırbaç her biri atın bir yanına geçip böğürlerine vurmaya başladılar.

Mikolka bağırıyordu:
"Suratına vurun! gözlerine gözlerine şöyle!.."

(...)

Çocuk atın yanına koştu, öne geçti. Hayvanın gözüne nasıl vurduklarını gördü. ağlamaya başladı. yüreği kabarıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. bu arada kamçılardan biri yüzüne çarptı...

Öfkeden çılgına dönen Mikolka:
"Geberteceğim seni mendebur hayvan!" diye bağırdı. Kamçısını atıp eğildi ve arabanın dibine uzatılmış olan ağır, uzun yedek araba okuna sarıldı; iki eliyle tuttuğu oku güçlükle demirkırı kısrağın başı üzerinde kaldırdı.
Çevreden bağrışıyorlardı:
"Boynunu kıracak!"
"Öldürecek!"

Mikolka da bağırıyordu:
"Mal benim değil mi?
ve oku olanca gücüyle hayvanın üzerine indirdi. Boğuk bir ses duyuldu. Kalabalık arasından sesler yükseliyordu.
"Ne duruyorsunuz millet! Kamçılasanıza."

Mikolka ise koca araba okunu zavallı lagarın üzerinde yemden kaldırmış ve yeniden olanca gücüyle indirmişti. Bu vuruşla hayvan olduğu gibi arka ayakları üzerine çöküverdi. Ama birden doğruldu ve gösterebileceği son çabayla sağa sola saldırmaya başladı. Ama dört yanındaki tam altı kırbaç göz açtırmadı hayvana. öte yandan mikolka da araba okunu yeniden havaya kaldırmıştı, üçüncü, derken dördüncü kez olanca ağırlığıyla indi ok beygirin sırtına. Mikolka bu işi bir vuruşta bitiremediği için kudurmuş gibiydi.

"Amma çıkmaz canı varmış ha!.." diye bağırıyorlardı çevreden.
Meraklının biri de: .
"Öyle ama, bu kez yüzde yüz yıkılacak,” dedi." Sonu geldi artık, kardeşler!” Bir başka meraklı:
"baltayla bir vuruşta bitirilir bunun işi!" dedi.
Mikolka öfkeyle:

"Şimdi hapı yuttun işte! açılın hele!" diye bağırdı, sonra araba okunu elinden fırlatıp yeniden arabanın içine eğildi ve bu kez bir demir küskü çıkardı.
"Değmesin millet," diye bağırıp küsküyü var gücüyle hayvanın sırtına indirdi.
boğuk bir çatırtı çıktı. Zavallı lâgar şöyle bir sallandı, sonra arka ayakları üstüne yığıldı. arabayı çekmek için son bir çaba göstermek istediği sırada demir küskü yemden, olanca şiddetiyle sırtına indi. Zavallı beygir, dört ayağını birden kesmişler gibi olduğu yere yığılıverdi.
"İyice bitirelim şunun işini!" diye bağıran Mikolka kendinden geçmişçesine arabadan atladı.
İçkiden suratları kıpkırmızı birkaç sarhoş delikanlı daha ellerine geçen kamçı, sopa, araba oku gibi şeylerle can çekişmekte olan beygire vurmaya başladılar. mikolka yanda duruyor ve elindeki demir küsküyü boş yere hayvanın sırtına indiriyordu. Lâgar başını uzatmış, güçlükle soluyordu, az sonra da son nefesini verdi.
Kalabalık arasından sesler duyuluyordu:

"Öldürdü işte!"
"Hani dörtnala koşacaktı?"

Mikolka ise, elinde küskü, gözleri kan çanağına dönmüş, öylece duruyor ve:
"Mal benimdi!" diye söyleniyordu.
Çevresinde öldürebileceği başka bir şey kalmamış olmasına üzülüyor gibiydi.

Kalabalıktan sesler:
"Sen gerçekten de Hıristiyan değilmişsin!" diye bağırdılar Mikolka'ya. bu kez bağıranlar daha çoktu.
Bu arada zavallı çocuk kendini yitirmiş gibiydi. Bir çığlık atıp, kalabalığı yararak beygire doğru koştu, onun kan içindeki başına sarılıp, gözlerinden, dudaklarından öpmeye başladı. Sonra birden öfkeyle yerinden fırladı, küçücük yumrukları sıkılı, Mikolka'nın üzerine atıldı. Epeydir oğlunun ardından koşup duran babası onu tam bu sırada yakaladı ve çekip kalabalıktan çıkardı.
"Gidelim artık oğlum, evimize gidelim!"

Çocuk:

Babacığım, bunlar... niçin... bu zavallı... hayvancağızı öldürdüler? diye hıçkırır. Ama soluğu tıkanır, sözcükler daralmış göğsünden bir çığlık halinde çıkar."  F. M.  DOSTOYEVSKİ / Suç ve Ceza 1. Cilt, sf:98/103


Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

5 Haziran 2012 Salı

Tekbir Getire Getire...












"Bir kimse ile münasebete girmek için, kendisinin ibadetine bakmayın! Dirhem ve dinar ile olan münasebetine bakın." Hz. Muhammed



"Karısının kafasını kesip çatıdan attı

Korkunç cinayet Orhan Subay’ın sevgilisi Leyla adındaki İranlı kadın yüzünden işlendi. Berlin de cinnet geçiren 33 yaşındaki Orhan Subay, altı çocuk annesi 31 yaşındaki eşi Sema Subay'ı oturduğu evin çatısına çıkartıp, üç kez tekbir getirdikten sonra kafasını koparıp aşağı attı." 04 Hairan 2012, Milliyet




"Yaşlı başlı, sarhoş da olmayan, birbirlerini çoktandır tanıyan, dost olan iki köylü birlikte çay içmişler ve gece aynı odada kalıp yatmak istemişler. Biri ötekinde şimdiye değin görmediği son iki gündür taktığı sarı boncuk kordonlu gümüş saate göz koymuş. Bu adam hırsız değilmiş, hatta namuslu ve bir köylüye göre pek de yoksul sayılmayacak bir durumdaymış. Ama bu saat öyle hoşuna gitmiş ve öyle şaşırtmış ki, sonunda dayanamamış, bıçağını çekmiş arkadaşı duvara dönünce yavaşça arkasına yaklaşmış, nişan almış, gözlerini göğe kaldırıp haç çıkarmış ve acı acı "Tanrım İsa aşkına beni bağışla!" diyerek arkadaşını koyun keser gibi bir bıçakla öldürmüş, saatini de almış." Dostoyevski, Budala sf: 268



Valla birisi, birkaç gün önce Berlin'de yaşanmış gerçek bir olay...

Diğeri ise, dünyaca tanınmış Rus edebiyatçısı Dostoyevski'nin bir romanından alınmış hikaye...


Birisi müslüman,

Ötekisi hıristiyan...


İnanılması güç,

Şaka gibi...


Diyeceğim...


İnsanlar için dünyada önemli olan varsa yoksa zevk... Bundan ötesini görmüyorlar!

Ve yine insanların Allah'tan, iyilikten söz etmelerinin tek nedeni de birbirlerini aldatmak olsa gerek.


Zira bakar mısınız?


"İnançlı" bir koca, Allah'a öyle inanıyor öyle inanıyor ki,

TEKBİR getire getire karısını hiç tereddütsüz vahşice öldürüyor...

Sonra mı?

Cinayetin adı,

Oluyor, "CİNNET"

Pes doğrusu...


Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)

18 Nisan 2012 Çarşamba

Adaletin Bu mu Dünya?

















"Ey iman edenler! Şu bir gerçek ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, halkın mallarını haksız yollarla tıka basa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler . Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele."
Tevbe Sûresi, 34. Ayet


"O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı"! denilecek." Tevbe Sûresi, 35. Ayet


Dün okuduğum bir haberden yola çıkarak, hem haberin vehametine, hem de hırslarından arınmış, sorumluluğu ciddi anlamda devlet yönetmek olanlara vurgu yapmak istedim.


"İspanya’da hızla büyüyen borç krizinin piyasalarda yarattığı endişe, Kral Juan Carlos’un gizli fil avıyla tavan yaptı. Carlos’un "Gençlerin işşizlik oranındaki artış nedeniyle uyuyamıyorum" yorumundan birkaç hafta sonra Botsvana’da yaklaşık 90 bin Euro’luk fil avına gitmesi büyük kriz yarattı.

(...)

Kral Juan Carlos, Botsvana’da düşüp kalçasını kırdı. Madrid’de ameliyat olmasından dolayı yapılan resmi açıklamayla ava gittiği anlaşılan Kral Juan Carlos, İspanyol basınının öncelikli gündemi oldu. İspanya basını safarinin sorumsuzluk olduğunu belirtirken, El Mundo gazetesi kralın safari gezisini "Çok kötü zamanlanmış sorumsuz bir yolculuk" başlığıyla okuyucularına duyurdu. Gazetede, "Monarşi’nin Afrika’da fil avı şovu, bir çok İspanyol krizle boğuşurken kötü bir örnek olmuştur" yorumuna yer verdi." 17 Nisan 2012, Hürriyet




Dünya nüfusunun yarısı açken, birileri insanların çeşitli yöndeki zaafiyetini tespit ediyor; ve üzerinden bir şekilde yararlanıp, sömürü düzeni kurarak gününü gün ediyor.


Ülkeleri yöneten devlet adamlarının zaruret olarak baş uçlarında bulundurması gereken kitaplardan iki yazar:

Birisi Lev N. Tolstoy, diğeri de Fiyodor M. Dostoyevski'dir.


İnsanın ruhunu ve vicdanını dinlemesi, kontrol etmesi için gerekli olanlar bu ikisinde.



Dostoyevski eserlerinde insanları rahatsız eden ahlâki, dinsel, siyasal konuları etkileyici olarak işlemiştir. Zira "gözlemlerinin keskinliği, ayıntılara verdiği önem, karmakarışık yaşamından çıkardığı sağlam karakterleri" romanlarına aktarabilmiş dünyaca ünlü bir yazardır.


"İnsanoğlu kendini feda etmekte bulduğu mutluluğu başka hiçbir şeyde bulamaz." diyor, Dostoyevski. Düşünebiliyor musunuz, bir devlet adamının kendisini feda edecek kadar halkı için çalıştığını..


"İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır."

"Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor."

"İnsanın kendisinden yüz çevirmeye, dünyada olup bitenleri görmemezlikten gelmeye hakkı yoktur."

"Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir."


Tolstoy eserlerinde, insanlık meselelerine dikkat çekerek, kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaradılışını, yaşayışını yansıtmıştır. Yazarlığının yanında bir filozof bir eğitimci olarak da dünyaca tanınmıştır.


"İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz."

"Mutluluğu ihtiraslarda değil kendi yüreğinizde arayın."

"İktidar, ancak onu eğilip alabilme cesaretini gösterenlere verilir."


"Başkaları için kendinizi unutun o zaman sizi de hatırlayacaklardır."


"Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez..."


"Sadelik, iyilik ve doğruluk olmayan yerde büyüklük yoktur."


"Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin çünkü öcünü çabuk alır."


Tıpkı İspanya Kralı Juan Carlos'un "mutluluğu ihtiraslarında arayıp, ahlak kuralını çiğnediği" gibi...



O halde her günün sonunda sorumluluk sahibi herkes birkaç sayfa bunlardan okumalı. Halkını anlamak, onlardan birisi olmak ve de duygularını tartabilmek için...


Zira hayat bu hırslara değmeyecek kadar son derece kıymetli.


Sevgi ve saygılarımla!



Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)

9 Şubat 2012 Perşembe

"Soylu"ca

















"Ben vicdanın ikinci bir kanun koyucu olduğuna inanıyorum, bizim yakalayamadıklarımızı o kaçırmaz." DOSTOYEVSKİ


"Bir yıldır işsiz olan kaynak ustası Bülent Soylu, dün sabah saatlerinde (Karaman'da) Hürriyet Mahallesi’ndeki evinden iş aramak için çıktı. Yolda kaldırım ile otomobil arasında bir kadın çantasının olduğunu fark eden Soylu, çantanın içini açıp baktığında 2 bilezik, küpe ve kolyeden oluşan altın takı ile yaklaşık 2 bin lira para olduğunu gördü. Çantayı polis merkezine teslim etmeye karar veren Soylu, cebinde 1.5 lira minibüs parası dahi olmadığı için yürüyerek gitmeye karar verdi. Yaklaşık 3 kilometre yürüyen Soylu, yolda gördüğü polis ekiplerine çantayı teslim etti." 07 Şubat 2012, DHA




Artık bu türden davranışların neredeyse tamamen ne yazık ki yok olduğunu düşündüğümüz ve değerlerin hoyratça yıprandığı günleri yaşıyoruz... Zira gün geçmiyor ki gazetelere, televizyonlara cinayet, hırsızlık, vahşet, aldatma, dolandırma... haberleri yansımasın...


Dürüstlüğün, vicdanın her ne kadar unutulduğunu zannetsek de...


Bakınız Anadolu'nun o tertemiz insanları, tertemiz ruhlarıyla hiç olmadık zamanlarda karşımıza çıkabiliyor!

Ancak Bülent SOYLU'nun göstermiş olduğu bu davranışını, yüreğimiz burkularak soyadı gibi "soylu" olarak görmeye ne yazık ki, mahkûm edildik!


Zira kirli bir toplumda, olması gereken sıradan davranışlar, işte böyle özlemle aranır hale geldi...

Her şeye rağmen,

Bülent SOYLU'yu yürekten alkışlıyor ve kutluyoruz...


İnsanlık adına içimizi ısıtan bu güzel haber, herkese örnek olsun...



Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (A.S.)

17 Eylül 2011 Cumartesi

Kendim Ettim, Kendim Buldum









"Gençler, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız." Atatürk



"Beğenmediği evi ailesi uyurken ateşe verip kaçtı

BURSA’nın merkez Osmangazi İlçesi’nde itfaiye ekiplerinin söndürmede zorlandığı yangının altından bir aile dramı çıktı. Anne, baba ve kardeşi uyurken evi ateşe verip kayıplara karışan 17 yaşındaki T.B. ...

"Anne ve babama evi satıp gidelim’ diyordum. Beni dinlemediler. Ben de sabah babam işten eve geldi annem babam ve kardeşim uyurken çakmakla battaniyeyi tutuşturdum alevler evi kaplayınca kaçtım" dedi." 15 Eylül 2011, Vatan


Bu haber, insanın tüylerini diken diken ediyor...

Son yıllarda hızla artan ve korku filmlerini aratmayacak boyuttaki korkunç gelişmelerin aslında toplumun ne denli kötü durumlarda olduğunun bir göstergesi değil midir?

Günümüzde herşeyin bozulduğu, öz'ün çürüyerek yalnızca dış şekillerinin kaldığı...

Saymakla bitiremeyeceğimiz kadar kanlı, dehşet içeren olaylar...


Tüm bunları bir veri olarak düşünürsek, yani sistemli bir şekilde özellikle de televizyon dizileri-reklamlar aracılığıyla düzene karşı yöneltilmiş bir saldırıdan başka ne olabilr ki?

Dayanak olarak ortaya atılan sözde "modern yaşam" ve "özgürlük" anlayışıyla bireyi, bencilleştiren ve ruhlarına "aşağılık duygusu" yerleştiren envai çeşit dizilerin topluma ne mesaj verdiği çok açık ortada değil mi?


Herşeyimizi, temelde de ahlaki ve geleneksel yaşamımızın özünü kaybetmemize yönelik ciddi anlamdaki saldırıların meyvası yukarıda konu ettiğimiz haberler değil midir?

Öyleyse bu tür haberlerde şaşılacak ne var ki?! Zaten istenilen de bu tür olayların baş göstermesi değil miydi? Türk halkına yönelik amansız saldırının ,"özünü inkar etmeden geçtiği"ni çok açık olarak bu haber doğrulamıyor mu?

Öte yandan ulusal geleneklerinden, milli manevi değerlerinden Türk tarihinden, dilinden kısaca herşeyinden nefret etme düzenini sağlayan bir sisteme -diziler aracılığıyla- entegre edilmedik mi?

Ve ne yazık ki bu sistem, herşeyin önüne geçerek, yurt sevgisi, aile bağı gibi toplumu ayakta tutacak unsurları bir bir ortadan kaldırmayı başardı!

Demem o ki...

"Toplum baştan çıkarılmış bir kızı küçük düşürdüğü için suçlu, vahşi, zalim sayılıyor. Buna göre kızın toplum tarafından incitildiğini kabul ediyorsunuz. Öyleyse sen de bunu ne hakla bu toplumun karşısında, gazetelerde yazıyorsun. Bir de halkın incinmesini istemiyorsun!" Dostoyevski, Budala sf:346


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Niyet Ettim Allah Rızası İçin...






Zeynep SULTAN;
"Bir namaz kalmıştı popüler kültürünüze alet etmediğiniz helal olsun sonunda onu da yaptınız! Başkası yapsa kıyametleri kopartırsınız, dini de her şeye alet ediyorlar diye."



"Yaşlı başlı, sarhoş da olmayan, birbirlerini çoktandır tanıyan, dost olan iki köylü birlikte çay içmişler ve gece aynı odada kalıp yatmak istemişler. Biri ötekinde şimdiye değin görmediği son iki gündür sarı boncuk kordonlu gümüş saate göz koymuş. Bu adam hırsız değilmiş, hatta namuslu ve bir köylüye göre pek de yoksul sayılmayacak bir durumdaymış. Ama bu saat öyle hoşuna gitmiş ve öyle şaşırtmış ki, sonunda dayanamamış, bıçağını çekmiş, arkadaşı duvara dönünce yavaşça arkasına yaklaşmış, nişan almış, gözlerini göğe kaldırıp haç çıkarmış ve acı acı "Tanrım İsa aşkına beni bağışla!" diyerek arkadaşını koyun keser gibi bir bıçakta öldürmüş, saatini de almış.

(...)

Tahta kaldırımda üstü başı yırtık, sarhoş bir asker yalpalayarak geliyordu. Bana yaklaştı:

"Al bayım, bu gümüş haçı iki onluğa vereyim, gümüştür!" dedi. Baktım elinde bir haç. Belki koynundan yeni çıkarmış. Mavi renkli, oldukça eski, bir kurdeleye bağlı. İlk bakışta kalay olduğu hemen anlaşılabilen, büyükçe sekiz köşeli, tam Bizans örneği bir haç... Yirmi kopek çıkarıp verdim, haçı da hemen taktım boynuma. Yüzünde aptal bir beyi kandırdığı için sevinç parıltıları dolaşıyordu." Dostoyevski/Budala sf: 268-269


"Tesettüre uygun kıyafetler üreten Tekbir Giyim’in 2012 Sonbahar-Kış Koleksiyonu önceki akşam İstanbul Yeşilköy WOW Otel’deki defileyle tanıtıldı.

EKRANDA TAKKE-TESPİH

Defilenin ilk bölümlerinde mankenler tempolu müzik eşliğinde yürüdü. Son bölümde ilahiler çalmaya başladı. Podyuma çıkan 3 erkek manken ayakta kılınan cenaze namazının hareketlerini yaptı.

Bu sırada arka plana projeksiyonla takke, tespih gibi dini unsurların görüntüleri yansıtıldı. Böylece Türkiye’de bir defilede ilk kez namaz kullanılmış oldu.

Tesettür defilesinin baş kadın mankeni çektirdiği çıplak pozlar ve yaşadığı ilişkilerle gündemden düşmeyen Ece Gürsel’di. 02 Temmuz 2011, EMİR SÖYLEMEZ/POSTA"


Mâ'ûn Sûresi’nin 4-5. ve 6.Ayetleri, "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar namazlarıyla gösteriş yaparlar" diyerek din sömürüsüne kuşkusuz dikkat çekmektedir.

Ve yine gösteriş için yapılanların yarar sağlamadığı uyarısında bulunan Ku'an-ı Kerim, Necm Sûresi’nin 39. Ayeti'nde, "İnsan için ancak çalıştığı vardır" diyor.



Demem o ki... Birileri Allah'a öyle inanıyor, öyle inanıyor ki... "dua ederek adam kesiyorlar!!!"

Öte yanda ise, "din tüccarlığı" ile... "Din sömürüsü" gırla gidiyor...


"Dini duygular, sıradan yargıların, suç, cinayet, inkarcılık olaylarının ölçüleriyle değerlendirilemez. Bu konuda bunlar dışında olan ve her zaman da bunlar dışında kalacak bir nokta vardır." Dostoyevski


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

11 Mart 2011 Cuma

Kime Göre?!





















Bu yazımda insanların yaşamlarında bireysel mutluluğun mu, yoksa toplumsal mutluluğun mu ön planda olması gerekiyor, diye bir sorgulamayla günümüze de vurgu yaparak giriş yapmak istiyorum. Öte yandan gerçek anlamda mutluluk, özgürlüğe ve toplumdaki yerleşik anlamda ahlâki eyleme bağlı...



"...Demiryolunun açılışından çok az sonraydı. Ben (o sırada sivil giyiniyordum artık) görevimin devir teslimi ve önemli işlerin yüzünden çok telaşlıydım. Birinci mevki bir bilet aldım, içeri girip oturdum, sigara içiyordum. Daha doğrusu içmeye devam ediyordum, yeni yakmıştım. İçeride yalnızdım. Sigara içmak yasak değildi, ama tam serbest de değildi. Her zamanki gibi adamına göre yarı serbestti. Pencere de açıktı. Tam düdük öterken içeri iki bayan girdi, yanlarında fino vardı, doğruca karşıma geçip oturdular. Zor yetişmişlerdi. Biri göz alıcı açık mavi, öteki ise sade pelerinle siyah bir elbise giymişti. Pek çirkin değildiler; insana tepeden bakıyorlar, İngilizce konuşuyorlardı. Ben istifimi bozmadan sigaramı içiyordum. İçmemek aklıma geldi, ama pencere de açık, duman çıkyor diye üstünde durmadım. Fino açık mavi elbiseli bayanın dizlerine oturmuştu, küçük, yumruğum kadar bir şeydi. Kapkara, pençeleri beyaz, eşine az rastlanacak güzel bir köpekti. Armalı gümüş tasması vardı. Ben hiç aldırış etmiyordum. Kadınların sigara içişime kızdıklarının da farkındaydım. Biri kaplumbağa kabuğundan yapılmış çerçeveli gözlüğünü bana doğru tutup baktı. Ben gene aldırmadım, çünkü tek söz söylemiyorlardı! Eğer söyleseler, uyarsalar, rica etseler ya... Dilleri yok muydu? Hep susuyorlardı. Birden mavilisi aklını kaybetmiş gibi, önceden tek kelime söylemeden, uyarmadan, elimden sigarayı kaptığı gibi camdan fırlattı. Tren son hızla gidiyordu, bense kalakalmıştım. Kadın çok vahşi, ilkel görünüşlü biriydi. Şişman, tombul, uzun boylu, al yanaklı (biraz fazla kırmızıydı) kadın gözlerini bana dikmişti. Ben hiç sesimi çıkarmadan hiç yapmadığım, son derece kibar bir hareketle iki parmağımla finoyu ensesinden hiç acımadan tuttuğum gibi pencereden fırlatıverdim, biraz önceki sigara gibi. Yalnızca bir cıyaklama duyuldu!Tren yoluna devam ediyordu." Dostoyevski / Budala


Özgürlük kime ve neye göre?

Kurallara uymanın ayrıcalığı olmalı mı?


Platon: "Bir eylemin iyi yada kötü olması onun iyi ideasına uygunluğu ile anlaşılır. Yani bir eylem iyi ideasına uygunsa iyi uygun değilse kötü dür. Bunu bu dünyanın bilgisi ile anlamak ve değerlendirmek mümkün değildir. Onun için her insan idealar evrenine yönelmeli ve onu kavramalıdır."


Sokrates'e göre; "sorgulanmamış bir yaşam süren insanların hayatı kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde değildir; onların denetimi dışarıdan gelmektedir. Bu ise, kişiyi mutsuzluğa götüreceği için, bir felaketten başka hiçbir şey olamaz. Öyleyse, insan, mutluluğu buna bağlı olduğu için ruhuna özen göstermek zorundadır. Ruha gereken özeni göstermek ise insanı insan yapan şeyin ne olduğunu, ruhun bizatihi kendisini, neyin insan doğasını tamamlayıp gerçekleştireceğini bilmektir."


Sevgi ve saygılarımla!

Image "HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (s.a.v.)



29 Mart 2010 Pazartesi

Çocuklarıma Vasiyet; Satılmaz Haysiyet


















"Alkışı en sessiz şekilde karşılayan, alkışı hak etmiş demektir." Konfüçyüs



Rus matematikçi 100 yıllık problemi çözdü. Ödül olarak kazandığı 1 milyon doları ise geri çevirdi.

Yapılan titiz sağlamalarla çözümün doğru olduğu tespit edilen problemin, kainatın biçiminin saptanmasında yardımcı olabileceği belirtiliyor. Hürriyet, 23.03.2010


Günümüzde özellikle paranın her şeyin önüne geçtiği bir dönemde, normal insanın hayatını başlı başına değiştirecek boyuttaki bir paranın reddedilmesi, gerçekten olağanüstü bir davranış... Ayrıca ahlâkın ve insani değerlerin para uğruna yerle bir olduğu sürecin içerisinde olduğumuzu düşünürsek bu haber, insanlara tokat gibi bir cevap diyebiliriz...


Öte yandan dünya klasikleri arasında önemli yer tutan eserlerde, çoğu zaman insanın üstün vasıfları arasında yer alması gereken ahlâkı ve vicdanı konu yapan Rus yazarların güçlü karakterleriyle insanlara bıraktığı derin izleri, yüzyıllar sonrasında dahi okuyanlar tarafından tartışmaya götüren sorgulamalar devam etmektedir... İşte bu kişiliklerin üzerimde bıraktığı etkilerden olsa gerek ki bu haberle birlikte, Dr. Grigory Perelman'ın kendisine verilmek istenen yüklü miktardaki parayı, tıpkı vicdanıyla hesaplaşan ve ''Ben vicdanın ikinci bir kanun koyucu olduğuna inanıyorum, bizim yakalayamadıklarımızı o kaçırmaz!" (Dostoyevski, Suç ve Ceza) diyen, "Raskolnikov" gibi; "Para veya ün beni ilgilendirmiyor. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek istemiyorum. Matematik kahramanı değilim. O kadar da başarılı değilim, bu yüzden herkesin gözünü bana dikmesini istemiyorum" diyerek reddetmesi, aklıma insanın bu denli yüksek onurunu "halen" koruyor olmasını getirdi.


Yine aynı şekilde “Anna Karenina”, “Diriliş”, “Savaş ve Barış” gibi ölümsüz eserlerin sahibi edebiyatçı TOLSTOY, 1901 ve 1902'de Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmiş ve jüri tarafından reddedilmiştir. Tolstoy bunun üzerine şu açıklamayı yapar: “Umurumda değil. Üstelik genellikle son derece gerekli ve yararlı sayılan, ama benim her türlü kötülüğün kaynağı olarak gördüğüm parayla ne yazık ki ilgilenmek zorunda kalacağım bir durumdan kurtulduğum için çok memnunum.” sözleri...


"Ülkesindeki uygulamaları eleştirmekle, vatanını savunmak arasındaki ince çizgiyi olağanüstü bir şeklide gerçekleştirebilmiş bir yazar:
Boris Pasternak. Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri. En tanınmış romanı Doktor Jivago".


Batı dünyası çıkan her fırsatı kendi lehinde -her zaman olduğu gibi- kullanmaya çalışmaktadır. İşte fırsat ayaklarına gelmiştir. Zira Pasternak, bir rejim aleyhtarıdır. Kitaplarında da Sovyet Devrimini eleştirmektedir. Bu fırsatı değerlendirmeye çalışan Batılı güçler, Boris Pasternak'a 1958 yılında Nobel Edebiyat ödülü'nü verir.


"Pasternak yazarlığıyla bu ödülü çoktan haketmiştir; ama ödülün yazarlığı için değil ülkesini eleştirdiği için verildiğini anlayacak entellektüel birikime de sahiptir. Ödülü reddeder. Propaganda makinesi çalışmaya başlar. Reddetme gerekçesi hemen yaratılır. Sovyetler Birliği yönetimi yazarın ödülü almasına izin vermemiştir. İşte bu noktada Boris Pasternak, Nobel ödül komitesine bir mektup yazar:
'Romanımın çevresinde gelişen siyasi kampanyanın kazandığı boyutları görünce ve Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim' "


1964 senesinde Jean Paul Sartre'ın "Les Mots" (Sözcükler) adlı eseriyle kendisine lâyık görülen Nobel ödülünü “Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Nobel bana bir şey katmaz, tam aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü, tanınma peşinde olanlar içindir. Ben yaptığım her şeyi severek yaptım, en güzel ödül buydu.” sözleriyle reddetmiştir.

Demem o ki, paranın, şöhretin ve gösterişin hüküm sürdüğü bu dönemde onurlu ve dik duruşu her şeye rağmen gösterebilen ve özellikle de hak ettiklerine yürekten tartışmasız katılacağımız bilim adamlarının bu saygın davranışına dün olduğu gibi bugünde tanıklık etmemizdir... Bugün "Petersburg'da karafatmaların istila ettiği küçük bir dairede oturan 44 yaşındaki Dr. Grigory Perelman, kapı aralığından yaptığı açıklamada, parayı istemediğini belirterek, "Ben istediğimi aldım" diyebilen bu kişiye, saygılarımızı sunmak gerekir diye düşünüyorum!..


Bilmem; "sefil" bir yaşama rağmen bu sözleri söyleyebilecek onurlu davranıştan, kendilerine ders çıkaracak kimseler çıkar mı?!

Sevgi ve saygılarımla!