6 Kasım 2014 Perşembe

Bunca Dualar Okuyan, Namaz Kılan İnsanlara Ne oldu?




"Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır." Mustafa Kemal  ATATÜRK

İnsan aklıyla da, insan doğasıyla da bağdaştırılamayacak kadar çılgınlığın yaşandığı İslam coğrafyasında yaşanan savaşlar ve  milyonlarca insanın karşılıklı olarak bu savaşlarda işlediği suçların, ihanetlerin, aldatmaların, soygunların, kalpazanlıkların, sahteciliklerin, yağmacılıkların, kundakçılıkların ve cinayetlerin sayısı dünyadaki bütün mahkemelerin kayıtlarında yer alan suçların toplam sayısını kat ve kat aştığı halde, bu suçları işleyenler o sırada yaptıklarını hiç de suç saymıyorlar...

Dolayısıyla   bu çılgınlığa neden olan gerekçe nedir?..

Perde önündeki  bilgilerin "doğruluğu"na safça güvenen masum insanlar,  bunun nedenleri olarak "haksızlık", "sisteme uyulmayışı", "tutkular", "ödün vermezlik", "diplomasi yanlışlıklar" vs. olarak görüyor..

Halbuki  bütün bu nedenler bir araya gelince zaten savaşlar meydana geliyor. Yani, hiçbir neden bir başına savaşa yol açmış değildir. Savaş, bütün nedenlerin bir araya gelişinin doğal bir sonucudur.

Bundan dolayıdır ki, insanların bundan önce olduğu gibi bugün de   insanlıklarını ve sağduyularını inkâr ederek  birbirini katletmesi sürüyor...

"Her insan yaşamının iki yüzü vardır: bunlardan biri, insanın çıkarlarının soyutluğu oranında davranışlardan özgür kaldığı bireysel yaşamıdır; öbürü de maddi çıkarların söz konusu olduğu sürü yaşamıdır ki, burada insanoğlu ona dayatılan yasalara ister istemez boyun eğmek zorundadır."

Dolayısıyla...

Bugün bizlere dayatılan sözde "özgürlük"..

Sadece emperyalizmin kendi çıkarlarına hizmet edecek kadar  "özgürlük".. Yani  cemaatlere, tarikatlara, yozlaşmaya, etnik gruplara... özgürlük..

Ve sırf tiranların  tutkuları var diye, sırf bazıları inadından dönmedi diye, sırf Batılı güçlerin politikası, kurnazlığa dayanıyor diye milyonlarca Müslüman'ın birbirini öldürmesi, birbirinin gözünü oyması, kafa kesmesi  anlaşılır gibi değil.. İleri sürülen bütün bu nedenlerle, insanların  birbirini boğazlaması... Gözünü hırs bürümüş çıkarcıların entrikaları nedeniyle,

Ülkeler yakılıyor yıkılıyor, şehirler bombalanıyor, kültürel emanetler  yağmalanıyor,  doğa talan ediliyor..

(Bu bölümü Tolstoy'un ünlü eseri "Savaş ve Barış" kitabından esinlenerek yazdım. T.G.)

Televizyon kanallarının  alt yazılarından saniyeler ölçüsünde "küçük not" olarak geçen ve ne yazık ki haber niteliği sayısal değerle belirlenen  ölümler..

Bu anlamda  son üç günün bilançosu:

Pakistan'da bombalı saldırı 60 ölü...

Irak'ta bombalı saldırı 26 ölü, onlarca yaralı

Bağdatta bombalı saldırı 8 ölü, 22 yaralı

Ve..

"Türkmenler’de PYD endişesi: Bizi yaşatmazlar!

Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Mustafa: PYD Ayn el-Arap’ı ele geçirirse kahraman ilan edilecek.Teröristin insafına kaldık." 5 Kasım 2014


Arap, Kürt, Türkmen, Sünni, Alevi...

Kardeş kardeşin gözünü oyuyor.

Ne için?

Kimin için?

Bunca dualar okuyan, namaz kılan insanlarımıza ne oldu?

Dinin hangisinde  insan öldürmek var?..

Düne kadar kardeş olanlar, bugün düşman olmuş,

"Din kardeşiyiz" diyenler, birbirini  kesiyor.

Türbeler, camiiler bombalanıyor.. kültürel emanetler yok edilerek tarihten siliniyor.

Düşmanlığın daniskasına büründü öz kardeşler,..

Ve bu topraklara  ekin yerine, kin ve nefret tohumu ekilerek

İlk tarımın beşiği Mezopotamya kan gölüne döndü..

Kim için?

Ne için?

Diyeceğim.. 

Bu topraklarda insanlık namına  kutsal olan ne varsa,

Emperyalist haçlının ayakları altında horlanarak, bir bir eziliyor...


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

2 Kasım 2014 Pazar

Celâl ŞENGÖR'den İnciler...













"Halk Arenası Özel", 29 Ekim 2014 gecesi... ekranlardan izledik. 

Başlığı oldukça rahatsız edici bir isimlendirmeyle yazılmış kitabın tanıtımı,  "HALK ARENASI" olarak tanımlanan bir programda, "Ata'm sana canım feda..." tezahüratları atan halka,  yapıldı...

"Dahi Diktatör"...

Ve... tarihi "değerlendiren" bilim insanımız, " Atatürk  bir diktatör! Ancak o  demokrasiyi getirmeye çalışan bir diktatördür  demeye gelen anlatımlarla...

Dolayısıyla,  Atatürk, "diktatör"dür diyor, vesselam...

Vay be... 

Sayın Celâl ŞENGÖR'e duyduğum sempati, birden bire kendimi mutsuz hissedecek konuma sürükledi.. Celâl ŞENGÖR, ilk önce  Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığının detaylarını anlatırken birden araya Uğur DÜNDAR girerek hocamızın "Dahi Diktatör" kitabını tanıttı..

Celâl ŞENGÖR Hocamız da  kitabına "Neden Dahi Diktatör?" dediğini açıkladı... Yazdığı kitap henüz piyasaya çıkmamış.. Ancak kitabın içeriği baştan sona  Atatürk'ün dahiliğini de anlatsa, benim şahsi kanaatime göre bundan sonrası hiçbir şey ifade etmiyor.. Zira bir kitabın içeriği ne olursa olsun,  konu önce kitabın adıyla anılır ve insanların zihnindeki  ilk intiba da yine kitabın adıyla oluşur. Tıpkı şimdi olduğu gibi! Dolayısıyla Sayın Celal Hoca'mızı anlamak çok zor... 



Yine çok kıymetli bilim insanlarımızdan Sümerolog Dr. Muazzez İlmiye ÇIĞ da aynı programın konuklarından birisiydi.. Programda Sayın Muazzez İlmiye ÇIĞ,  Celâl ŞENGÖR'ün  Ata'mıza "diktatör" tanımlamasını  defalarca,"kabul etmiyorum" diyerek anında tepkisini verdiğini dinleyip gördüğümde, hayıflanan ve "cız" eden yüreğimin sesi oldu...  Programın ikinci bölümüne geçerken verilen arada  ne oldu bilinmez ama,  ikinci bölümde  Celâl ŞENGÖR yoktu..  Konuklardan Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral Sn. İlker BAŞBUĞ'a "Atatürk diktatör müydü?" sorusu  soruldu:

"Kesinlikle katılmıyorum! Beni rahatsız etti!.. " net cevaplarıyla Halk Arenası'nın -halkının- haklı  tezahürat ve alkışlarıyla yer gök inledi.




Sorum çok açık...

Bugün ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen, Türk halkının gönlünde  ATATÜRK sevgisi her geçen gün artarak güçlü bir şekilde devem ediyor...

Dolayısıyla dünyada böyle bir sevgiye gark olmuş başka bir lider daha var mı? 

Ve yine dünyada kendi halkı tarafından böylesine sevgi gören liderine "diktatör" diyen  "aydın"lar ve bilim insanları var mıdır acaba?




Demem o ki... 

Diktatörlüğün ruhundaki delilik ve dahilik arasındaki sınır çok belirsizken,

Diktatör denildiğinde zihinlerde yer eden ve akla gelen ilk isimlerden birisi Adolf  Hitler olunca,

Irkçı olmak, katletmek, ahlâksız olmak, soykırım yapmak, katil olmak, insanları kandırmak...  Kısacası insanoğlunun insani özelliklerini yok etmek konularında Hitler tam bir dahiyken,

Dahiliğini adaletten yana değil de, canilikten yana kullanan HİTLER'i hatırlatan bu tanımlamayı, yaptıklarıyla ve devrimleriyle dünyanın ve Türk ulusunun  gönlünde silinmeyecek bir sevgiyle  taht kurmuş bir lidere, böylesine  sevimsiz ve rahatsızlık uyandıran bir sıfat'landırmanın, bir bilim insanımızın  insafsızca kullanması akıllara,  "kime neyi ne kadar anlatır?" sorularını getirmektedir..



Sevgi ve saygılarımla!

"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)



30 Ekim 2014 Perşembe

... Alkış Tutanlar, Tarihi İyi Okuyun!













HAÇLI emperyalistlerce  Anadolu'yu işgal plânının başlangıç noktası olan İzmir'in işgali  Mustafa kemal Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde sona erdirildi. "Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır" nidasıyla bu işgale destek veren hainleri açığa çıkaran 15 Mayıs 1919 tarihli İzmir işgali..

Bugün Kurtuluş Savaşı "yapılmadı" diyen bazı kendini bilmez aklıevvellerin  unutturmak istediği bu işgali  unutmayan Yunanlılar ise, bu durumu "Küçük Asya felaketi" olarak adlandırmaktadır.



"15 Mayıs 1919 sabahı İzmir güne Yunan işgaliyle başladı... Yunanlıların işgal plânına göre Alsancak Limanı’na çıkarılan askerler Kadifekale’yi, Pasaport İskelesi’ne çıkarılan askerler ise Konak - Göztepe – Güzelyalı istikametini işgal edecektir. Bu plân doğrultusunda 5. Piyade Alayı Alsancak İskelesi’ne Evzon Alayı da Pasaport İskelesi’ne çıktı. Önce 200 kişilik bir Yunan Evzon bölüğü Kordon’a çıkmış, bunu diğer birlikler takip etmiş ve iki ayrı koldan Yunan işgali başlamıştır...


Yunan askerlerini karşılamak için yerli Rumlar Kordonboyu’na toplanmışlardır. Rum kızları mavi – beyaz kumaştan dikilmiş elbiseler giymiş haldeydiler. Rumlar ellerinde Yunan bayraklarını sallıyor, çiçeklerle, alkışlarla ve "zito Venizelos" "yaşasın Venizelos" haykırışları ve tezahüratlarıyla Yunan askerlerini karşıladılar. Vapurlar ve fabrikalar sürekli düdük çalıyor başta Aya fotini olmak üzere kiliselerin çanları durmadan çalıyordu. Bandolarda Yunan milli marşını çalmaktaydılar. Metropolit ve rahipler diz çökmüş, ağlayarak ve ilahiler söyleyerek Yunan bayraklarını öpüyorlardı..."

29 Ekim 2014...

"BİJİ SEROK OBAMA' SLOGANLARIYLA KARŞILANDI

Peşmerge grubu, Şanlıurfa'da kendilerini bekleyen bir grup kalabalık tarafından "Yaşasın Başkan Obama" anlamına gelen Kürtçe "Biji Serok Obama" sloganlarıyla karşılandı.
Havayi fişekler atılıp "Yaşasın Kürdistan ", "Yaşasın YPG, PKK , YPJ", "Yaşasın Peşmerge" sloganları ile karşılanan peşmergeler, Viranşehir'den 1 saatte güçlükle çıkabildi. (DHA)" 30 Ekim 2014, infial.com.tr

"ABD ÜNİFORMALI PEŞMERGE

Geçiş sırasında bir peşmergenin üniformasındaki ABD bayrağı ve 'U.S Army' (Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri) yazısı dikkatlerden kaçmadı." 29 Ekim 2014, tgrthaber.com.tr/


Dolayısıyla... 96 yıl önce bugün imzalanan ve Osmanlı'yı teslim alarak bitiren Mondoros Ateşkes Antlaşması "gereği", İngilizlerin arka planda başrol oynadığı Yunan işgalini hatırlatan, "Amerika plânlı" bir geçişi hep birlikte kaygı ve dehşetle izliyoruz.. Ki   Amerika bayraklı üniforma giyerek kim olduğu belirsiz sözde Peşmergeye alkış tutanlar...


Tarihi iyi okuyun... 









Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)


NOT:

Bundan tam 96 yıl önce...

Wilson beyannamesinin Osmanlı Devleti'ni ilgilendiren 12'inci maddesinin "Türklerle meskun kısımlara itirazsız bir hakimiyet teslim edileceğinin ifade edilmesi" etkisi sonucunda, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasının maddeleri, Osmanlı Devleti'nin fiilen sona erdiğini göstermiştir.

Çok ağır ve tek taraflı hazırlanan bu antlaşmanın 25 maddesi; antlaşma devletlerinin Osmanlı topraklarını ele geçirmek için yaptıkları işgaller ve zulümlere, dünya nezdinde hukuka uygunluk boyutu kazandırmıştır. İşgalci devletler yaptıkları her türlü haksız faaliyetleri Mondros Mütarekesine bağlamıştır.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının maddeleri kısaca şu şekilde açıklanabilir:

1’inci Madde ile: Çanakkale ve İstanbul boğazları açılacaktır. Karadeniz’e geçişlerin serbestçe yapılması temin edilecektir. Çanakkale ve Karadeniz tarafında Türk kuvvetleri tarafından inşa edilen istihkâmlar, İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecektir.

2’nci Madde ile: Osmanlı karasularındaki bütün torpil ve kovan mevzilerinin, torpil tarlalarının yerleri İtilaf Devletlerine gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için İtilaf Devletlerine yardımda bulunulacaktır.

3’üncü Madde ile: Karadeniz’de konuşlandırılmış torpiller hakkında malumat verilecek, yerleri gösterilecektir.

4’üncü Madde ile: Ermeni esirler ve İtilaf Devletlerinin bütün esirleri serbest bırakılacak, İstanbul’da esir teslimi yapılacaktır.

5’inci Madde ile: Hudut bölgelerinin korunması ve iç asayişin temin edilmesi dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.

6’ncı Madde ile: Osmanlı harp gemileri teslim olacak ve kendilerine gösterilen limanlarda İtilaf Devletlerince denetim altında tutulacaktır.

7’nci Madde ile: İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir burumun ortaya çıkması durumunda, herhangi bir sevkülceyş noktasını işgal edecek konumda bir hakka sahip olacaktır.

8’inci Madde ile: Osmanlı Devleti demiryollarından, İtilaf Devletleri istifade edecek ve Osmanlı ticaret gemileri müttefiklerin hizmetinde hazır bulunacaktır.

9’uncu Madde ile: İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’nin tersaneleri ve limanlarındaki vasıtalardan istifade edecektir.

10’uncu Madde ile: İtilaf Devletleri Toros tünellerini işgal edecektir.

11’inci Madde ile: Kafkasya içlerinde ve İran topraklarında Osmanlı ordusunun işgal ettikleri yerler derhal boşaltılacaktır.

12’nci Madde ile: Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi İtilaf Devleti tarafından sağlanacaktır.

13’üncü Madde ile: Askeri, ticari ve deniz ile ilgili madde ve malzemelerin tahrip edilmesinin önüne geçilecektir.

14’üncü Madde ile: Kömür, mazot ve yağ ihtiyaçları İtilaf Devletlerince Osmanlı topraklarından karşılanacak ayrıca bu maddelerin ihraç edilmesi yasaklanacak, hiçbir şekilde bu maddeler ihraç edilmeyecektir.

15’inci Madde ile: Osmanlı topraklarındaki bütün demiryolları, İtilaf Devletlerinin zabıtaları tarafından kontrol altında tutulacaktır.

16’ncı Madde ile: Yemen, Suriye, Hicaz, Asir ve Irak’taki Osmanlı birlikleri en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olacaklardır.

17’nci Madde ile: Bingazi ve Trablus’taki Türk kumandanları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.

18’inci Madde ile: Bingazi ve Trablus’taki Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim edilecektir.

19’uncu Madde ile: Asker yada sivil, Alman ve Avusturyalı olan herkes bir ay içinde Osmanlı topraklarını terk edecektir.

20’nci Madde ile: Osmanlı ordusunun terhisi, araç, teçhizat ve nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine yönelik verilecek her türlü emir yada talimat derhal yerine getirilecektir.

21’inci Madde ile: İtilaf Devletleri adına bir murahhas, iaşe nezaretinde çalışacak ve gerekli olan ihtiyaçları temin edecektir. İstenilen her türlü malumat kendilerine teslim edilecektir.

22’nci Madde ile: İtilaf Devletleri Osmanlı harp esirlerini gözetim altında tutacaktır.

23’üncü Madde ile: Osmanlı Devleti merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

24’üncü Madde ile: Doğu Anadolu’da bulunan altı vilayette (Vilayat-ı Sitte) herhangi bir kargaşa olması durumunda, kargaşa yaşanan yer İtilaf Devletlerince işgal edilebilecektir.

25’inci Maddede ise Mondros Ateşkes Antlaşmasının imza tarihi ve silahlı çatışmanın kesileceği tarih belirtilmiştir.


28 Ekim 2014 Salı

En Büyük Bayramımız...





"Gençler! Cesaretimizi takviye ve idame ettiren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan  ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin ve fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz." Mustafa Kemal ATATÜRK 


Bugün CUMHURİYET'imizin 91. yılına erdik...

En büyük bayramımız ulusumuza kutlu olsun...

Ne Mutlu Türk'üm Diyene!


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

25 Ekim 2014 Cumartesi

Vallahi Yalan...









Şii, Yezidi, Arap, Türkmen...  her Allah'ın günü yığın yığın  insanlar katlediliyor.. Hâl böyleyken mezhepsel ve etnik anlamda insanlar bir bir öldürülüyor, kimseden  ses çıkmıyor,  Kürt öldürülünce... -Stratejileri gereği- "gadre" uğradı nidalarıyla uluslararası "koruma"ya alınıyor, ki, işin özü de bu...

Oysa bu bölgede acılar ortak olmalı... Dolayısıyla bölgemiz insanları  etnik ve mezhepsel ayrıştırmayla esaret altına alınarak, köleleştiriliyor.

"ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Kobani’de IŞİD’e karşı savaşan silahlı gruplara havadan atılan silah ve tıbbi malzeme dolu konteynerlerden birinin IŞİD militanlarının eline geçtiğini doğruladı."

Efendim... "yanlışlıkla" olmuş.. Yani uluslararası düzeyde Batılı Haçlı güçlerin kendi yarattıkları  lejyonerlerine karşı, yine kendi dayatmaları ve çıkarları doğrultusunda halkların ulus bütünlüklerini yıkmak için yarattıkları tedhiş örgütlerine savaş ilan ediliyor.. Sonra bu yaratılan çeteler silahlandırılıyor.. daha sonra bunların bir kısmı "kurtarıcı" ilan edilip, onlardan "medet umuluyor". Yani çetelere karşı  diğer bir çete, "umut" olarak gösteriliyor..

Derken...  bu  çeteler, "iyi polis", "kötü polis" rolüne  uluslararası düzeyde kavuşturulup, "iyi polis"e silah desteği legalleştiriliyor..

Dolayısıyla...  

Bak Allah'ın işine ki, yapılan bu desteğin  bir kısmı diğer, "kötü polis" rolündeki  IŞİD denen çetenin eline "yanlışlıkla" geçiyor...



Bu arada, "fırsat bu fırsat" diyen...

"Küstah CNN’den küstah açıklama 

Amerikan uluslararası haber kanalı CNN International, ABD’deki Türk-Amerikan toplum temsilcilerinin, Türkiye’nin bir bölgesini Kürdistan olarak gösteren haritayla ilgili şikayet mektubuna, “hata yapmadık” şeklinde cevap verdi." 10 Ekim 2014


Sahi.. 

PKK'yı doğuran, büyüten, yetiştiren kim?

Ve bir zamanlar "yanlışlıkla" havadan yine aynı şekilde PKK'nın eline geçecek şekilde silah vs. yardım yapılmadı mı?..

Sonra PKK'yı bir yandan tedhiş örgütü ilan edip,  öte yandan aynı PKK'ya Amerika'da  temsilcilik açmasına izin veren yine aynı Amerika değil miydi?

Amerika'nın "Delta Force" gibi özel kuvvetleri filan.. PKK ile kol kola, birlikte eğitim yapmıyor mu?

IŞİD, PYD, PKK...

Kim bunlar ve nereden çıktılar?

Onca silah ve teçhizatı nereden buluyor ve para kaynaklarını nereden sağlıyorlar? Vallahi sade bir vatandaş olarak merak ediyorum...

Öte yandan...

"Kılıçdaroğlu, Kuzey Suriye’de IŞİD ile savaşan PYD’nin silahlı gücü YPG’yi “terör örgütü olarak değil, vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşum olarak gördüğünü” söylemiş...  Dolayısıyla bu çeteler "vatansever"miş öyle mi?


Sorum çok açık... 

Şayet bu çete, "vatansever" ise... başta Irak olmak üzere tüm Müslüman coğrafyayı işgal eden Haçlı güçler milyonlarca Müslümanı katlederken, kardeş kanı akarken bu "vatansever"ler neredeydi?!..

Diyeceğim..  

Sözde "müttefik"lerimiz... "tavşana kaç, tazıya tut" diyorlar, nokta.


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

18 Ekim 2014 Cumartesi

Saf'lık




"Üstümüzdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlâk yasası" Tanrıyı görmeme neden oluyor. Bu dünyanın bir amaca hizmet ettiğini kanıtlayamayız. Buna rağmen "sanki ediyormuş" gibi davranmak zorundayız. Kant dünya üzerindeki kötülüğü, çirkinliği ve görünürde anlamsız olanı inkâr etmedi, ama yapıcı olan zıtlarından çok daha değersiz olduklarını düşündü." Paul Strathern, 90 Dakikada KANT sf:30

Yaşadığımız her şeyde saflık ararız. Duygularımızda da...

İnsana dair olan temizliktir, masumiyettir saflık. İnsanın kendine karşı saygısı ve dürüstlüğüdür...  Hayatın gerçekleri  içerisinde  bizi kirleten sahteliklere rağmen masumiyetin kaybolmamasıdır saflık. Bu anlamda saflığı yitirmemiş insanların, "hayatın gerçekleri" adı altında yaşamları altüst oluyor...

Dolayısıyla saflık yaşamın en harika şeyidir. Zira tertemiz bir kalple her insana güvenme, inanma, herkesi kendi gibi görmektir asıl demek istediğim. Saflığın hiç şüphe yok ki  bu dünyada bir cezası var... Dolayısıyla... her geçen gün saf olmayan, duygusuz bir yığına dönüşür olduk.

Duygusuz yaşam, duygusuz emek, duygusuz düşünce... Bölüşmeden, yardımlaşmadan, merhametten uzaklaşan insanlar artık toplum olmaktan öte, yığın hâlini alır oldu. Tıpkı yığın yığın yapılmış betonlar gibi.. Kim bilir, saflığımızı bu beton yığınlarıyla birlikte kaybettik belki de..

O bakımdan içlerinde masumiyet taşıyanlar, her zaman için acı çekmeye mahkûmdurlar.. 

 Mehmet PİŞKİN....  2 gün öncesine  kadar kimsenin tanımadığı biriydi... Geriye biran da "intihar notu" olarak bıraktığı, video çekimiyle tanıdık onu. Videoyu izlediğimde saf ve tertemiz bir duyguyla, samimi bir şekilde intiharı seçtiğini anlatmaya çalıştığını gördüm... Satır arası sıkıştırılan ve intiharı uzun süredir düşünmesine neden olarak dikkat çeken o sözler:

 "Hayatın tatsız taraflarıyla çok başa çıkamadım herhalde. Çünkü nazik, neşeli, eğlenceli, akıl ve ruh olarak böyle bir inceliğe ve derinliğe sahip birisi olmayı çok önemsedim. Ve şu anda bunları korumak ve sağlamak ciddi bir yük haline geldi benim için." cümleleriyle hayata veda etti..

Bu duygusuz ve acımasız dünyada yaşamak,  hiç şüphe yok ki akıl ve ruhsal olarak saflıkla yaşama ve bir  o kadar da aynı duyarlılığı bekleme, nafile çabalamak anlamına geliyor. Dolayısıyla... erdemli yaşamak beraberinde mutsuzluğa davetiye çıkarmak demektir.

Mehmet PİŞKİN'i intihara sürükleyen nedenler bir yana, umut ederiz ki bu talihsiz ve elim olay, kimse için bir deney gibi algılanmaz...

Öte yandan hazır yeri gelmişken... korkumuz, insanları  intihara, dolayısıyla  da ölüme "özendirme"den duyduğum endişe ile...

Dün bir habere daha tanık olduk ki, valla evlere şenlik!


"Türk Hava Yolları (THY) Genel Müdürü Temel Kotil, ebola virüsünün göründüğü kadar kötü olmadığını söyledi. Kotil, "Tabii ki Allah göstermesin! bulaşınca öldürüyor." dedi. 17 Ekim 2014

Eh, ne diyelim.. "saf"lık böyle bir şey olsa gerek..


Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)

13 Ekim 2014 Pazartesi

Süleyman Şah Türbesi











Düne kadar, "Süleyman Şah" Türbesi ve konumu hakkında sanırım fazlaca bilgimiz ve ilgimiz yoktu...


"Süleyman Şah Türbesini Nakil Görevi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in büyükbabası  Süleyman  Şah'ın (ö. 479/1086) ölümü ve kabri ile ilgili farklı rivayetler varsa da, bugün Suriye sınırları içinde bulunan Ca'ber kalesi önündeki mezar ona nisbet edilmekte, Süleyman Şah bu kalenin önüne geldiğinde Fırat nehrini geçerken boğulduğu ileri sürülmektedir. Türbe, Akçakale ilçemizin 10 km. güneyinde, Rakka ile Balis arasında, Fırat nehrinin sol sahilindeki Suriye toprakları üzerinde bulunmaktadır.

20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında imzalanan Ankara Anlaşmasının 9. maddesi ile Süleyman Şah'ın kabri müştemilatı ile birlikte Türkiye'nin sayılmış ve Türkiye'ye orada muhafızlar bulundurma ve Türk bayrağını dalgalandırma hakkı tanınmıştır.

30 Mayıs 1938'de buraya bir karakol yaptırılmış, eski türbenin tamiri imkânsız hale geldiğinden tarihî önem ve özelliğine uygun olarak, 1939 yılında karakolun yanında yeni bir türbe inşa ettirilerek mezar buraya nakledilmiştir.

Türkiye ile Suriye heyetleri arasında 1956 yılında Halep'te yapılan üst seviyede bir toplantıda düzenlenen tutanağın 13 ve 14. maddelerinde türbe için gönderilecek ihtiram kıtasının her ayın 7'sinde değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

Suriye Hükümeti, Fırat üzerinde 1966 tarihinde başlattığı Tabka Barajı'nın 1973 yılı içerisinde her türlü inşaatını bitireceğini ve barajın doldurulmasıyla "Süleyman Şah Türbesi"nin tamamen baraj suları altında kalacağını ileri sürmüş, Türkiye'den türbenin yerinin değiştirilmesini veya Türkiye'ye naklini istemiştir. 

Bu durum Türkiye ve Suriye hükümetleri arasında yeni görüşmelere yol açmış, iki hükümetin temsilcilerinin uzun bir süre Ankara ve Şam'da yürüttükleri müzakereler sonunda bir anlaşma imza edilmiştir.

Anlaşmanın ana maddeleri şöyledir: 

Türbe müştemilatı ile Karakozak köyü yakınlarındaki yere nakledilecek.
Barajın kenarında, türbenin halihazırdaki mevkiine, mümkün olan en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek.
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla, göl üstüne bir şamandıra konacaktır.


Tabka baraj gölünün suları altında kalacağı gerçeğinden hareketle, türbe ve karakol binasının, ek tesisleri ile birlikte Karakozak Köyü'nde ayrılan 8797 metre karelik bir alana nakli planlanmıştır.

Bu nakli gerçekleştirmek  üzere kurulan heyette Diyanet İşleri Başkanlığı'nı temsilen ben görevlendirilmiştim. Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkilinin başkanlığında görevlendirilen heyette benden başka muvazzaf bir albay ile İçişleri Bakanlığı'ndan bir temsilci yer almıştı. Bu temsilcilerle Halep'te buluştuktan sonra bir otomobille oradan 130 km. mesafedeki türbeye ulaştık.

Kabirler türbe zemininin altındaki mahzende bulunuyordu. Mahzene kim girecek ve kabirleri kim açacak ve çıkaracaktı? Bu hiç konuşulmamış ve hatta programda bundan hiç söz edilmemişti. Herkes birbirine bakıyor, işin ortada kaldığı anlaşılıyordu.

Türbenin yanındaki karakolda birkaç askerimiz vardı, ama bu iş onların da yapabileceği bir şey değildi. Çünkü yer altından define filan çıkarılmayacak, dinî bir duyarlılıkla ve belli bir dikkatle birkaç ölünün kemikleri alınacaktı.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir erin yardımıyla bu işi benden başka yapacak kimse olmadığı anlaşılmıştı. Veya ben "durumdan vazife çıkararak" bu görevi yapmam gerektiğini anlamıştım. Herhalde heyette Diyanet'ten bir temsilcinin bulundurulmasının gerçekleri arasında -söylenmese de- bu da vardı. Bunun üzerine ben mahzen kapağını açtırarak bir erle aşağıya indim. Süleyman Şah'ın kabrinden başka iki (veya üç) mezar daha bulunuyordu. Ölülerin hepsi ahşap tabutlar içinde idi. Rutubet yüzünden tabutların bir hayli çürüdüğü görülüyordu. Cesetlerin kemikleri ilk defnedildikleri gibi muntazam vaziyette bulunuyordu.

Onları, her biri için önceden hazırlanan torbalara koyduk; yukarıda sözünü ettiğim ve Türkiye'ye daha yakın bir noktada bulunan yere götürdük; cenaze namazlarını kılıp kendileri için hazırlanmış mezarlara defnettik. Tabiatıyla cenaze namazlarını ben kıldırmıştım.

Süleyman Şah Türbesi günümüzde de Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan gönderilen bir manga asker tarafından korunuyormuş. Bu vesile ile öğrendiğime göre türbeyi ve karakolu, bu defa da Suriye tarafından yaptırılan Teşin Barajı'nın suları tehdit ediyormuş. İster misiniz, bir başka nakil işi daha gündeme gelsin?" Tayyar ALTIKULAÇ, Zorlukları Aşarken Cilt -1- sf:251/253



Bugün ise,


...görünen o ki, Süleyman Şah Türbesi  daha çok su kaldırır .. Dolayısıyla bölgedeki sıcak gelişmeler dünya gündemine yerleşerek, tarih sayfalarına çoktan nakledildi bile..



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S)