11 Nisan 2011 Pazartesi

Esaret Altında Asalet















Dün Türk Emniyet Teşkilatı'nın 166. kuruluş yıldönümüydü.
Türk Polisi, halkımızın huzur ve emniyetini canı pahasına korumayı 166 yıldır görev edinmiştir...

Onların bu mutlu gününü özellikle bir polis kızı olarak yürekten kutluyorum... :)

Öte yandan...

"İngiltere'nin en çok okunan ücretsiz dağıtılan gazetelerinden Metro Gazetesi... Yunanistan'dan bahsederken Türkiye sınırları gazetedeki haritada Yunanistan olarak göstererek büyük bir skandala imza attı.
Ancak Yunanistan'dan bahsederken haberde yer alan haritada, Türkiye sınırlarında Greece yazdığı görülüyor. Ayrıca haritanın üzerinde Yunanistan bayrağının bulunması da dikkat çekiyor." Vatan, 11.04.2011

Anlaşılan İngilizler, Türk milletinin sabrını ve gücünü tekrar sınamaya çalışıyorlar...



O vakit bu haberle birlikte zihnimde çağrışan ve okuduğumda göz yaşlarıma hakim olamadığım, yiğit bir subayımızın gurur veren onurlu davranışını tarih sayfamızdan kaleme alan Turgut ÖZAKMAN'ın kitabından, izninizle dikkatlere sunmak isterim:


"İSTANBUL HÜKÜMETİNİN Harbiye Nazırı Ziya paşa her zamanki yumuşaklığı ile, "Beyler.." dedi, "..İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok. Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.”

Sarı atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve itilaf partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi.Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü :

"Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim."

"İçeri al."

Nazır subaylara bilgi verdi :

"Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili."

Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi :

"Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz."

Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki bir yazıya bakarak, yumuşak bir sesle, "Oğlum.." dedi, "..dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz inzibat subayı Teğmen Miller’i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?”

"Evet efendim, doğru."

Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi :

"Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?"

"Hayır efendim, gördüm."

Nazırın canı sıkıldı :

"Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti."

"Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım paşam. Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?"

Ziya paşa derin bir kederle ellerini açtı :

"Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil.Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım."

Başıyla çıkması için izin verdi.Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı :

"Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum."

Nazır bıkkınlıkla, "Söyle bakalım" dedi.

"Balkan savaşı’nda teğmendim, Çanakkale’de üsteğmen , Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem."
Harbiye nazırı bozuldu :

"Anlamadın galiba. Harbiye nazırı olarak emrediyorum."

Yüzbaşı sükunetle, "Anladım efendim" dedi, apoletlerini (Rütbelerini) bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı :

"Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!"

Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.
Gözleri dolarak, Faruk yüzbaşıya selam durdular…" Turgut ÖZAKMAN / Şu Çılgın Türkler, sf: 57-58


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)




8 Nisan 2011 Cuma

Cümleten Geçmiş Olsun...
















Misyonerlik...




"İlk kez misyonerlik faaliyetleri anlamında "misyon" kelimesinin kullanılması, Cizvitlerin XVII. yy.'da tarikatın kuruluş tüzüğünde Türkleri Hıristiyanlaştırmak üzere Papa III. Paul’dan özel izin ve görevlendirme istekleri ile ortaya çıkmıştır. Bu da Türkler’in Hıristiyanlaştırılması projesinin, "misyonerlik" müessesesinin özel anlamda kurulmasının temelinde yer aldığını göstermektedir." Alıntı- Vikipedi


Bugünlerde sıkça duyduğumuz ve kimilerine göre "misyonerlik"in serbest, kimilerine göre ise sakıncalı olduğu yönünde üzerinden sürdürülen bir tartışma var. Şüphesiz ki bunların üzerinden çeşitli bahanelerle kendimize haklılık payı çıkartıyoruz... Bu yolla da avunuyor, avundukça da gözümüz hiçbir olguyu görmez oluyor...


Biz, asıl açıktan "misyonerlik" faaliyetinin gözümüzün içine baka baka yapıldığından niye bahsetmeyiz ki?! Zira bu yolla kocaman bir millet yok olup, erime noktasına çoktan geldi bile...

Bakınız televizyondan izlediğimiz diziler, filmler, reklamlarla hiçbir tereddüte yer bırakmadan biz zaten her açıdan değişime girmedik mi?

Nasıl mı?..

Düğün törenlerimiz ne yazık ki kilise nikahlarını aratmayacak nitelikte aynısı taklit edilerek, kültürümüzün bir parçası çoktan oldu bile... Ayakta nikah kıymalar, geçiş merasimi... falan.

Bir nesi eksik?

Pa-pa-zı!!!

Hiç şaşırmayalım...

Ve bilinmelidir ki bu uygulamanın en tutucu ailelere bile sirayet ettiğine bizzat şahitim!


Biz değil miyiz ki, çam ağacı, "noel"i ve "noel baba"yı kabul görüp "olsun bu evrensel" diyerek hep birlikte bu sembolleri, mutlu mesut benimseyen?


Biz değil miyiz ki, başlarımızı rahibeler gibi örtüp, öte yandan tırnağına oje süren, dikkat çekici giyinen ve yüzünü gözünü boyayan?

Ki bu anlamda ya Arapların etkisi altına giren, ya da bu yolla Hıristiyanlığı taklit eden?

Biz değil miyiz ki, ana okulundan başlayarak üniversitelere kadar "kep töreni" adı altında onların taklitlerini bir bir uygulayan?

Ve onların dilini öğrenmek için çırpınıp duran?

Biz değil miyiz ki, üniversite baş yöneticisine bizzat "papaz" anlamı taşıyan "rektör" sıfatını kullanan?

Bizim çocuklarımız değil midir ki, el açıp Allah'a yalvarma yerine, ellerini çene altında birleştirip diz çökerek dua eden?

Kendi radyolarımızdan bizzat "Ahmet, Mehmet... isimleri banal.." diye "aşağılayarak", harıl harıl söyleşiler yapan?

"Haç"ı kolye olarak bilinçsizce bizim insanlarımız büyük bir özenle, göstere göstere takmıyor mu?

Caddelerimiz, sokaklarımız yabancı harfler ve yabancı isimlerle, hatta yabancı cümlelerle istila edilmedi mi?

Ruhlarımız yabancı müziklerle coşmuyor mu?

Sözde "dini bütün" kanallarımız dahi, Hıristiyanlık propogandası yapan (Tutku gibi) filmleri, en kutsal bildiğimiz günlerimizde bile bizlere sunmuyor mu?

Ve dahalarıyla kucaklaşan milletimiz yeterince Batının inancı ve kültürüyle zaten şekillenip yoğrulurken,


Ve elin hıristiyanı hem kültürünü, hem de inancını göstere göstere bize benimsetirken,

Ve ortada bu kadar açık misyonerlik faaliyetleri yürütülürken,

E söyler misiniz, daha neyin tartışması yapılıyor ki?


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)


6 Nisan 2011 Çarşamba

Acı Tabirle...

















"Ahlaki değerler yaradılışa uygun yaşamak üzerine kurulur." More



"Balıkesir’de oturan ve internette arkadaşlık kurduğu kişiyle görüşmek için Bursa’ya gelen 15 yaşındaki B.A. arkadaşına ulaşamayınca bir parkta otururken, 3 kişi tarafından "Dışarıda kalma sana burada kötülük yaparlar" diyerek çağırıldığı evde tecavüze uğradı. Genç kızı eve kapatan şüphelilerin, döverek yaklaşık 60 kişiye para karşılığı fuhuş yaptırdığı belirtildi." 06.04.2011, Hürriyet


"40 kilo baklava çaldı 12 yıl hapsi istendi...
Çalma sebebini açıklayan Zeki Çakmak, "Tatlının tepsisini 15 liradan sattım. Aldığım parayla da okula kaydımı yaptırdım" dedi.
Adana’da, Açık Öğretim Lisesine kayıt yaptırmak amacıyla 40 kilo baklava çaldığı iddiasıyla 12 yıl 6 aya kadar hapis cezası istemiyle yargılanan sanık tahliye edildi..." 05.03.11, Vatan


Ve toplumda "baklava çalan çocuklar" olarak anılan olay...

Her çocuğun canı baklava çeker... Ancak baklava üretip de ona ulaşılmasını sağlayamayan bir toplum olarak, bu "hırsızlık"da üzerimize düşen payın, vicdan muhasebesini yapabildik mi acaba?

Zira olayda çocuklara 9'ar yıl hapis cezası verilmişti...

Tıpkı Jean Valjean'ın ekmek çalmasıyla, kürek mahkumluğu cezası alması gibi...


İnsan için kötü alınyazıları, işte buralardan doğar...

Buna acı tabiriyle, köprü altına atılmak denir...


Bu kötü alınyazılı haberleri üst üste koyduğumda, Victor HUGO'nun ünlü eseri "SEFİLLER (Les Miserables)" aklıma geliyor.


Zira "Sefiller"de yoksul yaşamla birlikte burjuva yaşamının da detaylı bir şekilde ele alınarak anlatılması konu ediliyor. Toplumsal kesimler arasındaki ayrımın, içinde yaşadığımız dünyaya kıyasla keskin bir biçimde anlatımı, insanın kanını dondurmaktadır.


Nitekim Victor HUGO, Fransa'nın toplumsal sorunlarını, halkın hayatındaki vicdanları kanatan kesitlerini ve diğer çarpıcı olayları ayrı ayrı ele almasıyla aslında "o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür" olmasına vesiledir.

Diyeceğim; 1800'lü yılların toplumsal manzarası ile bugünün manzarası arasında bir farklılık görebiliyor muyuz?


Yok aslında farkımız...

Hep birlikte "Sefiller"i yaşıyoruz...


Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)



2 Nisan 2011 Cumartesi

Meydan Dayağı Atılıyor!


















"Yüksek Sadakat Grubu, Almanya’da yapılacak 56. Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi, "Live it up" (Hayatını Yaşa) adlı parçayla temsil edecek. Grup, Almanya’da yapılacak 56. Eurovision Şarkı Yarışması’na, “Live it up” (Hayatını Yaşa) adlı İngilizce parçayla katılacak."mış.


Düşünürken, konuşurken, yazarken, anlatırken anadilimizi kullanırız. Zira anadilimizi bildiğimiz kadar düşünürüz, konuşuruz, yazarız... Ne kadar kelime biliyorsak o kadardır düşüncelerimiz...


Vallahi ne diyelim, şimdilerde Türkçe'ye evire çevire meydan dayağı atılıyor...

Yani tarafımızdan Türkçe dayak yiyor!


İçinde doğduğumuz kültürümüzü inkar ediyoruz. Bilinçsizce ve umarsızca kendi elimizle işlediğimiz suçluluğumuzun günahını örtecek ne çok bahaneler üretiyoruz... Ürettikçe avunuyor, avundukça teselli buluyoruz. Bu sayede Türkçe'yi kâh utandığımızı gizleyerek aşağılık duyguları altında dövüyoruz, kâh kendimizi daha bir "aydın" havasında bularak, kâh birileri gibi olmaya çalışırken dövüyoruz!


Adı Eurovision Şarkı Yarışması; amacı Avrupa Kıtası üzerinde yer almış ülkelerin kendilerini kültürel anlamda tanıtması ve ülkelerinin, milletlerinin adını duyurmasıdır. Hâl böyle olunca da ülkeler, müzik alanında kendilerini bu sayede tanıtma olanağı buluyorlar.

Peki bu iş böyleyken olay birden nasıl oluyor da ana dilimizi bir kenara itip, ingilizce ile şarkı söylemeye dönüyor?

Bu ne anlama geliyor?..

O vakit biz Türkçe'yi inkar mı ediyoruz?

Ya da ne bileyim, kendi dilimizden mi utanıyoruz?

Üstelik şarkıyı söyleyecek ve sözde bizi temsil edecek Grubun adına da bir bakar mısınız? "Yüksek Sadakat Grubu"!

Aman ne "sadakat" ne "sadakat"... İnsanın zihniyle alay etmekten başka bir şey değil! Evet ortada bir "sadakat" var; ama o "sadakat"ın bize olmadığı kesin...


Öte yandan böylelikle kendimizi Batı'ya daha mı "şirin" göstermiş oluyoruz acaba? Ne bileyim, "bak biz de sizin gibiyiz, hatta sizinle aynı dili konuşuyor, aynı kültürü paylaşmaya çalışıyoruz!" demeye mi getiriyoruz?


Biz bağımsız bir millet değil miyiz? Ne zamandan beri İngilizce konuşup, İngilizce ile hissetmeye başladık? Mesela İngilizce olarak söylenecek bu şarkıyı bizler dinlerken, hiçbir şey anlamayacağız!.. Ama olsun İngilizler anlayacak nasılsa diyerek, kendimizi mi avutacağız? Bu nasıl bir aşağılanma farkında mıyız?

Olsun; "efendi"ler anlıyor nasılsa biz anlamasakta olur mu diyeceğiz?

İnanılır gibi değil!


Çocuklarımıza karşı büyük bir günah işliyoruz! Ama ne yazık ki birileri bu affedilmez günahın üzerini örtecek bahaneleri anında hazırlıyorlar; ve bilinçsizce halkımıza sunuyorlar! Dahası... O körpecik beyinler de ne olduğunu anlayamadan kendi öz kimlik ve kültüründen uzak bir şekilde "Batı hayranlığı" ile yetiştiriliyorlar.

Bu aymazlığı bir şekilde beynimizde aklamaya kalkanlar unutmasınlar ki büyük bir vebali omuzlarında taşıyorlar... Bu anlamsız katılımı ve siyasi bir kimliğe bürünmüş olan bu sözde "yarışma", özü itibariyle Aziz Türk Milletini aşağılamaktan başka bir şey değildir!


Bu anlamda yaşanılanları şiddetle reddederken yazımı izninizle Ziya Paşa'nın, "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" şeklindeki deyimleşen beyitiyle tamamlamak isterim.

Yazıklar olsun!

Sevgi ve saygılarımla!


Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)


30 Mart 2011 Çarşamba

"Deliye Hergün Bayram"ki!..















"Tiyatro, gönüller arasında bağ kurar."





Bugün dünyada bir tiyatro sahneleniyor...


İnsanlar, kocaman ve canlı bir tiyatro içerisinde olayları sessiz sedasız izlemeyi tercih ediyor...

Misal mi? Alın size kocaman kocaman yalanlarla beslenen işgallerin neticesinde meydana gelen kanlı savaşlar...

Dünya kamuoyu, evlerinden canlı yayınlar aracılığıyla ülkelere bombaların nasıl yağdığını ayan beyan izler hale geldi...


Öyle ki yerle bir olmuş kentlerin altında kolu bacağı kopmuş cesetleri görmek, artık herkesin alıştığı manzaralar haline dönüştü. Bombalar altında yaşamayı alışkanlık haline getirmiş mazlum milletler, acı içerisinde kıvranırken öte yandan insanlar, sanki tiyatro izler gibi perdenin sona ermesini bekliyorlar...


Öyle ya... "27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü"...


Tiyatro sanatın ta kendisidir. Burada insanların ortak hislerine hep beraber şahit olur, beraberce güler, beraberce ağlarız...

Zaten tiyatro da insanın insanı insana insanca anlatımı değil midir?

Şimdilerde bütün dünyada gösterime sahne olan insanın insana zulmünü, insanlık dramını, yine insan eliyle insana anlatanlar kimler?!

Ya oyunun yazarları ve oyuncuları kimlerden oluşuyor dersiniz?

O halde sahnelerde oynanan bu kocaman yalan senaryonun, kocaman kocaman da yalancı izleyenleri var.

Zira o izleyiciler ki, perdenin kapanmasıyla birlikte alkışlarını sessiz sedasız izleyerek göstermiyorlar mı?

E o zaman... Bizler "Dünya Tiyatrolar Günü"nü tek bir güne sıkştırmadan yıl on iki ay yaşayarak zaten izliyoruz ve kutluyoruz ki...

Bu durumla birlikte ortaya çıkan sonuç bize, "deliye her gün bayram" misali bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Demem o ki... Dünyanın toplumsal muhakeme yeteneği ve toplumsal vicdanı esir alınmış vaziyetteyken...

Ve dünyada oynanmakta olan, canlı ve kocaman sahnesiyle gerçek anlamda hissedilerek, yaşanan bir tiyatro varken...


"Dünya Tiyatrolar Günü"nü bayram olarak kutlamanın bir anlamı var mı?!

Sevgi ve saygılarımla!

Image"HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

26 Mart 2011 Cumartesi

Çöl Aslanı Ömer Muhtar


















"Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım." Ömer Muhtar


Ömer Muhtar, sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuş ve libya'daki direnişin öncü lideri konumundadır. Bu anlamda Ömer Muhtar, sömürgeci güçlere karşı gösterdiği direnç, azim ve kararlığıyla da libya'nın aynı zamanda sembolü olarak da tanınıyor...

İtalya'nın Libya üzerindeki emelleri ile başlayan ve 1922 yılında İtalya'da Faşist'lerin Benito Mussolini liderliğinde iktidara gelmeleri ile Büyük Roma İmparatorluğu'nu yeniden kurma hayalleri tekrar gündeme gelir...

Ancak Ömer Muhtar, "emrindeki güçler ile İtalyan kuvvetleri arasında, 1923’ten 1932’ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe, ikiyüzden fazla küçük ölçekli çatışma" ile direniş gösteriyordu.

"İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyor:

Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz."


"1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve tecavüzler dillere destandır. Graziani, teslim olan halkın gözleri önünde Kur’an-ı Kerim’i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek "Haydi, çağırın da (hâşâ) bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin" demiş, ertesi günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış, vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış, Mehdi Senusi’ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti."

Ve nihayet bir şekilde pusuya düşürülerek Ömer Muhtar İtlayan kuvvetlerince esir alınır...

Bundan sonra "İtalyan birliklerinin genel kumandanı Graziani’nin karşısına çıkartıldı. Bu görüşmedeki tavırlarından etkilenen general onun hakkında şunları yazacaktır:

"Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım."


Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları demekten kendini alamaz. "Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi."

" O karşısındakine anında cevap verecek üstün bir zekaya sahipti. Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri seviyede dini kültüre sahipti. Onun kesin tavırlı bir huyu vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi."

"Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti. Dini konularda iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz..."


Yine Muhammed Esed’in 1932’de Medine’de onun şehadetini haber aldığında, "Ömer el Muhtar öldü ha... Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü demek... On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el Muhtar... Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el Muhtar... " İnternetten Alıntı


Son olarak, Libya'nın öncü savunucusu Ömer Muhtar'ı ve direnişini konu alan "Çöl Aslanı Ömer Muhtar -Lion of the Desert-" adlı bir savaş filmi 1981 yılında çekilmiştir... Öyleki bu filmden rahatsızlık duyan dönemin İtalya Başbakanı Giulio Andreotti, "İtalyan ordusuna zarar verme"sini bahane ederek ülkesinde filmin gösterilmesini yasaklamıştır.


Demem o ki...

Libya, tarih boyu emperyalist güçlerin hep ilgi ve saldırı odağı olmuştur.

Ve Libaya dün ne ise, bugün de aynı...


Sevgi ve saygılarımla!


Image "HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (s.a.v.)


23 Mart 2011 Çarşamba

Yazıklar Olsun!













"Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklall ve cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir." ATATÜRK


Kamu düzenini sağlamak için canhıraş görevini sürdüren bir emniyet mensubumuza tokat atan şahsiyeti hayret ve ibretle izledik...

Ne yazık ki bununla da yetinmeyip hakaretler savuran, evlere şenlik bir "hanım" milletvekilimiz olduğunu hep birlikte görüyoruz.

Valla böyle bir durum başka bir devlette olabilir mi derseniz, hiç zannetmem... Ne demokrasisi gelişmiş ileri devletlerde, ne de az gelişmiş 3. dünya ülkelerinde...


Şimdi "özgürlük" diye çığırtkanlık yapanlara sormak lazım... Bundan daha fazla nasıl bir özgürlük istiyorsunuz? Devletin asayişinden sorumlu görevlisine el kaldırıp, darp yapmaya kadar giden, bununla da yetinmeyip hakaretler savurma cüreti havada uçuşuyor!


Aman efendim, olay inanılmaz düzeyde...

Hanımefendi, sanki bir eşkıya gibi...

Adeta halkı kışkırtmak için bahaneler üretmeye hazır kuvvet sanırsınız...

Bağırarak hakaretler savurduğu kişi kim? Bizzat "hanımefendi"nin ta kendisini korumak, halkımızın huzurunu ve kamu düzenini sağlamak için orada bulunan Şırnak Emniyeti Güvenlik Şube Müdürü.

Bu "hanım" kim? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, en üst düzeyde olanaklarından yararlanan ve hizmet alan milletvekili.


Belliki ortada tam bir nankörlük sergileniyor...


Zira hanımefendi, ekmeğini yediği devletine ihaneti kendine görev edinmiş; ve bunu da gözümüzün içine baka baka yapacak kadar öfkeli...

Biz bu olayı, "besle kargayı oysun gözünü" ifadesiyle algılıyoruz!


Ancak bu öfkeli ve nankör kişilerin küstah cüretkarlıkları, yöre halkımızı asla ve asla bağlamıyor! Bundan eminiz...


Bu beyhude davranışlar, ancak ve ancak "demokrasi", "özgürlük" çığırtkanlığıyla ülkemizi emperyalistlerin isteği doğrultusunda parçalamayı hedefleyen güçlerin işine yaramasına olanak tanıyacaktır!


Hâl böyle iken, öte yandan hakaret ve darpa maruz kalan sayın şube müdürümüzü de, göstermiş oldukları sabırdan dolayı kutluyoruz!

Olaya teşebbüs eden küstah "hanım"ı da şiddet ve nefretle kınıyoruz...

Yazıklar olsun!

Sevgi ve saygılarımla!


Image "HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR." HZ. MUHAMMED (s.a.v.)