5 Aralık 2015 Cumartesi

Her Şeye Rağmen...










Osmanlı Devleti'nde kadınlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmakta, eğitim ve iş hayatı da dâhil olmak üzere sosyal hayattan soyutlanmaktaydılar. Erkeklere tanınan çok kadınla evlenebilme hakkı kadınları aile hayatında bile etkisiz bir durumdayken,


Cumhuriyet döneminde Atatürk, kadına erkek ile aynı hakları tanıyacak olan düzenlemeler büyük bir hızla gerçekleştirilerek eğitimde, iş hayatında, siyasette kadın erkek fırsat eşitliği sağladı.

Birçok batı ülkesinden önce Atatürk tarafından Türk kadınlarına bu haklar adeta sunuldu.

Ve...



31 Temmuz 1932' de Türkiye güzeli Keriman Halis' in, Belçika' da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O'na "Ece" unvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:

" Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabiî güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz... Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır."

Hâl böyleyken bu gün...




Bir  mahalle muhtarı, sosyal paylaşım sitesinden kız çocuklarının akşam ezanından sonra parklarda velisi olmadan gezmemesini isteyerek, aksi davrananları,

"Eşek sudan gelene kadar döverim, bilmiş olun. " diyor...

Öte yandan...



"Şırnaklı Şefika aşirete boyun eğmedi

Şefika Üçkardeşler, 19 yaşında zorla bir aşiret üyesiyle evlendirildi. 2 çocuğu oldu. Gördüğü şiddet nedeniyle tüm engellere rağmen boşandı. Sınavlara girdi. Şimdi üniversite 2. sınıf öğrencisi... 

Hedefi mezun olmak, iş bulmak ve çocuklarını geri almak" 15 Eylül 2015, Aydınlık

Dolayısıyla...

Türk kadını, Atatürk'ün kendilerine olan güvenine lâyık olabilmek için haklarını sonuna kadar kullanacak ve Atatürk'ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni Atatürk'ün istediği gibi sonsuza dek yaşatarak ve geleceğe güvenle bakacağından; ve yine cinsiyet ayırımı gözetmeksizin, erkek kadın bir arada çalışarak Atatürk'ün gösterdiği aydınlık yolda ödün vermeden yürüyeceğinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın!




Bu vesileyle,

5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü kutlu ve mutlu olsun...





Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

1 Aralık 2015 Salı

Türk-Rus Savaşları



Osmanlı'nın "dostluk" örtüsü altına gizlenmiş siyasi düşmanı olan "Avrupa devletleri Rusya'ya karşı Osmanlı devletini koruyormuş gibi görünüyorsa da, gerçekte aralarında Osmanlı'yı yok etmeyi amaçlayan bir işbölümü olduğu anlaşılıyordu." Cengiz ÖZAKINCI, sf:87


Daha pekçok tarihsel olaylara dikkat çekerek ayrıntıları gözler önüne seren bu kitaptan, bugün yaşanılan Türk-Rus gerilimini çağrıştıracak küçük bir alıntıyı paylaşacağım.

Zira Batılı güçler dün olduğu gibi bugün de aynı senaryolarla tekrar sahneye çıkmanın peşindeler...


"Osmanlı askerleri Kırım Savaşı denilen bu savaşta; Avrupa'nın çıkarlarını korumak ve bunun karşılığında Osmanlı devletinin Avrupa Devletler Konseyi'ne üye yapılmasını sağlamak; böylelikle varlığını, bütünlüğünü Avrupa devletlerinin güvencesi altında sürdürmek için "Allah ! Allah!" diye haykırarak ölüme koşuyordu. Abdülmecid'in bastırdığı "Senin için öldük Avrupa! Sinop-1853" madalyası İngiltere ve Fransa'yı Rusya'ya karşı harekete geçirirken, işin içinde başka işler olduğunu düşünenler de vardı. Örneğin İngilter'nin eski İstanbul Büyükelçilerinden David Urguhart, olup bitenleri bambaşka bir gözle değerlendirirken şunları söylüyordu:

İngiltere ve Fransa "müttefik görüntüsü" altında Osmanlı topraklarına kendi askerlerini yerleştirdiler. Fakat gerçekte onların Osmanlı topraklarındaki askeri varlığı, Osmanlı devletinin Rusya'ya karşı zaferini engellemek içindi... İngiltere Savaş Bakanı Lord Herber dedi ki: "Biz müttefik olduğumuz Osmanlı ile değil, düşmanımız Rusya ile anlaşma halindeyiz." Uzun süredir İstanbul'da İngiliz elçisi olan Lord Ponsoby de dediki: "İngiliz Fransız savaş gemileri Karadeniz'e Türkiye'yi korumak için değil, Rusya'yı korumak için girdi."

Kırım Savaşı'nın başlangıcında Rus donanması küçük bir Türk filosunu Sinop'ta gafil avladı. Ancak Rusya bu avantajı Türk donanmasının Karadeniz'e çıkmasını engelleyen İngiliz elçisinin dolaylı yardımıyla elde etti." Cengiz ÖZAKINCI, Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı, sf: 39-40

Ve...

"İngiltere Balaklava Savaşı'nda 600 İngiliz askerinin salt Osmanlı askerlerinin beceriksizliği yüzünden öldüğü söylentisini yayıyordu. Oysa tümüyle yalandı bu. Gerçekte ölen 600 askerin hepsi Osmanlıydı ve askerlerimiz savaş alanında uyuyakalan İngilizlerin yaşamını kurtarmak üzere Ruslarla çarpışarak ölmüşlerdi. Avrupa basınının Kırım Savaşı'ndaki  Osmanlı başarılarını yok saymasının nedeni, savaş sonunda Avrupa Devletler Konseyi'nde istediği yeri ve konumu vermemekti." Cengiz ÖZAKINCI, sf:55

(Balaklava Savaşı, 25 Ekim 1854 yılında Kırım Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ve Fransa'nın Ruslara karşı  meydan savaşıdır.)

Dolayısıyla...

Hani bugünlerde Rusya-Türkiye  kriziyle birlikte gündeme yeniden gelen "Avrupa Birliği", "vize" filan gibi aldatmaca söylemler dolaşıyor ya...



Sevgi ve saygılarımla!



"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

30 Kasım 2015 Pazartesi

Bozulmakta Olan Türkçe




Halk Bilimci Araştırmacı Yazar Sayın Halûk TARCAN'ın DİKKAT ÇEKİCİ iletilerini aynen paylaşıyorum:

"BOZULMAKTA OLAN TÜRKÇE 

"... Türkçe kırması İngilizce ile Türkçe konuşurken kullanılan İngilizce kelimelerin dilimizi garipleştirmesi.. 

Bu kavramları önce, Londra'dan makale yazmış olan Prof. BAYRAKTAROĞLU'na cevabını hazırlayıcı bir özet olarak veriyorum. 

Sayın Prof. BAYRAKTAROĞLU,

T24'le yaptığınız mülâkatı ilgiyle okudum; endişelerinizi aynen paylaşıyorum. Türkiye her gittiğimde, görüp, duyup rahatsız olduğum  anlar çok oluyor. Bilhassa, genç nesille olan konuşmalar maalesef bir Türkçe-İngilizce karışımı halinde yürüyor; bundan eminim... Türk diline giren sayısız İngilizce kelimelerinin yerleşmesi, gösteriş yapma hastalığı ve tabii ki, İngilizceyle eğitim yapmış olmanın hasarları büyük rol oynuyor. Geçenlerde Oktay SİNANOĞLU'nun bu konuda yazdıklarını (Büyük Uyanış) okumuştum. O da aynen sizin eleştirdiğiniz tehlikeli durumu kitabında tartışmış. Yeni okumaya başladığım  "Türkçe Off" adlı kitapta konuyu daha genel bir şekilde inceliyor... Bir bakıma, bu konuyu işleyen ve tehlikeleri tartışan yazarların ve akademisyenlerin olmasına seviniyorum, bir bakıma da, Türk dilinin bu acınacak hâle gelmiş olmasına çok üzülüyorum.

Çalışmalarınızda başarılar dilerim. 

Betül NELSON, LONDRA




Sayın Betül NELSON burada Prof. Dr. Sinan BAYRAKTAROĞLU'nun Türkiye'de yabancı dil eğitimi adıyla yeni çıkan kitabında geniş bir şekilde incelemiş olduğu bu problem konusunda T24'ün önce Prof. BAYRAKTAROĞLU'nu tanıyalım:

CAMBRIDGE Üniversitesi'nde öğretim üyeliği ve The Cambridge Centre For Languages, Sawston Hall'un 22 yıl kurucu direktörlüğünü yürüten Prof. Dr. Sinan BAYRAKTAROĞLU, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılmasının şart olduğunu söyleyerek Türkiye'de eğitim bilincinin 'yabancı dil eğitimi' arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersiz olduğunu savundu. BAYRAKTAROĞLU. "Yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk yükseköğretiminin kallite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz" dedi.

  "Bugün bilinçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce'yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır" diyen BAYRAKTAROĞLU, Türkiye'de yabancı dil eğitimi konusunda çok büyük kaynakların sarf edilmesine rağmen bu alanda bugün hâlâ ciddi boyutlarda sorun yaşandığını söyledi. İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılda İngilizcenin küresel yayılımının geldiği durum şudur: 20. Yüzyıldan beri dünya ekonomisine liberalizmin/neo-liberalizmin hakim olması üzerine, İngilizce, teknolojik gelişmelerin de desteğiyle, dünya ülkelerinin adeta "ortak dili" (Lingua Franca) olmuş ve uluslararası bir iletişim aracı haline gelmiştir.




"Dünyada her dört kişiden biri İngilizce konuşuyor" 

Kısaca liberal ekonominin başlattığı küreselleşme süreci, bu büyük rakamlardan da anlaşılıyor ki, İngilizce aracılığıyla yürütülmektedir. Günümüzde, 1.75 milyar insan (dünyada her dört kişiden biri) İngilizce konuşmakta ve 2020 yılı itibariyle bu sayının 2 milyara, 2040 yılı itibariyle de 3 milyara (yaklaşık olarak dünya nüfusunun %40'ına) ulaşacağı tahmin edilmektedir. Durum böyle olunca, küresel liberal ekonominin bir uzantısı olarak, bugün dünyada İngilizce öğrenimine karşı çok yoğun bir kıyasla rekabet ortamında , "İngilizce'yle eğitim" dünya üniversitelerinde hızla yaygınlaşmıştır. Örneğin, 2002 yılı itibariyle 19 Avrupa Birliği ülkesinde (İngiltere ve İrlanda dışında) toplam 560 yüksek lisans programı İngilizce'yle yapılırken, 2012 yılında 11 AB ülkesinde bu rakamın 6800'e ulaştığını görüyoruz. "AB ülkelerinde İngilizce eğitim 'araç' olarak uygulanıyor"

Ancak bu ülkeler, eğitim programlarında 'İngilizce'yle Eğitim'i benimserlerken, bunu bir "amaç"  olarak değil, ulusal gereksinimleri çerçevesinde bir "araç" olarak uygulamaktadırlar. Çıkarları doğrultusunda bir "ARAÇ" olarak bilinçli bir şekilde uygulamaktadırlar.

-Türkiye'deki Durum Nedir?

Türkiye'de Maalesef toplumumuzun eğitim bilinci, 'yabancı dille eğitim' ile 'yabancı dil eğitimi' arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersizdir. İngilizce'yle eğitim bir İngilizce öğretim-öğrenim yöntemi değildir. Bu bilimsel bir gerçektir. Bunlar birbirinden nitelik ve yöntem bakımından farklı iki ayrı eğitim faaliyetleridir. Her şeyden önce, İngilzceyle eğitim yapabilmek için İngilizceyi uluslararası sınav ölçeklerine göre ileri düzeyde en az B2-C1 düzeyinde edinebilmek olmazsa olmaz bir koşuldur. Oysa, üniversitelerin üst yöneticileri başta gelmek üzere, ebeveynlerin, öğrencilerin, yazılı sözlü basının, sosyal medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmında, İngilizce'ye karşı yaygın sosyal talep karşısında ve bu dilin yabancı bir dil olarak öğretim ve öğrenimi alanında yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar sonucunda büyük bir yanılgıya düşülmekte, sanki İngilzce'yle eğitim yapılırsa bu sorunların üstesinden gelineceği zannedilmektedir.

Böylesi bir bilinçsizlik, İngilizceyle eğitim adı altında başarısızlıkla yürütülen, verimsiz, göstermelik, öğrencilerin öğrenme, analitik  düşünme ve yaratıcılığını engelleyici sakıncalı bir eğitim uygulamasına maalesef yol açmıştır.

"Ne Türkçe Ne İngilizce"

Daha da vahimi, yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde okuyan öğrencilerin birçoğunun ne Türkçe ne de İngilizce olan, bir dilsel sistemden yoksun, ne olduğu belirsiz ve anlaşılması güç yapay bir ifade türü kullanmaya itilmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, bugün yükseköğretimde sadece "İngilzce eğitimi" veya "İngilizce'yle eğitim" sorunu değil, ciddi boyutlarda bir "dil sorunu" yaşanıyor.  

"Dil" olmayınca "düşünme" de olmaz. Bu durum Türk ulusuna ve yetişmekte olan genç kuşaklara yapılabilecek en büyük kötülüktür.  

"Dil Devrimini Gerçekleştiren Toplum"

Unutulmamalıdır ki, Türk toplumu Cumhuriyetle birlikte dil devrimini gerçekleştirmiş bir toplumdur. Atatürk'ün sözlediği söz üzere "Türk dil Türk milletinin kalbidir, zihnidir... Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." Nr var ki, bugün bilnçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce'yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut, olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır.

-Bu Durumu Düzeltmek İçin Ne Yapılıyor?

Türkiye'de yabancı dil eğitiminin önemi ve bu alanda yaşanan sorunlar, cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, kamuoyunun gündeminden düşmemiştir. Çok büyük kaynakların edilmesine rağmen, hatta Türkçe'yi bile bir yana iterek yükseköğretimde yabancı dille eğitim yapılmasına kadar giden uygulamalara başvurulmasına rağmen, bu alanda bugün hâlâ ciddi boyutlarda sorun yaşanmaktadır. Öylesine ki, yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk yükseköğretiminin kalite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz.

"1960'dan beri aydınlar yabancı dille eğitimin sakıncalarını anlatıyor" 

1960 yılından günümüze kadar birçok değerli aydı, yazar, düşünür, eğitimici, bilim adamı tarafından yabancı dille eğitimin sakıncalarını dile getiren çok sayıda ciddi ve haklı eleştiri yapıla gelmiştir.

Bunca yıldır yapılan eleştirilere rağmen, özellikle vakıf üniversitelerinin büyük bir çoğunluğu, bu durumu adeta bir fırsat bilerek, İngilizce'ye olan yoğun talepten mevcut rekabet ortamı içerisinde pay kapabilmek için, uluslararası yabancı dil eğitimi ile ilgili kalite krıterlerini  göz ardı  ederek, İngilizce'yle  öğrenim görebilmeleri için bilimselliği tartışılmayacak, nesnel, uluslarasaı"olmazsa olmaz" dil ölçekleri düzeyine öğrencilerinin erişebilmelerine olanak sağlanmadan, öğrenci ve ebeveynlerine "uluslararası nitelikte bir eğitim" vaadiyle, hâlâ "yabancı dille eğitim" yapma ısrarı içinde  bulunmaktadırlar.

Bu nedenle, başta YÖK ve yazılı-görsel basın olmak üzere, rektörlere, üniversitelere üst yönetimlerine bu konuda büyük sorumluluk düştüğü düşüncesindeyim." 30 Kasım 2015 




Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

26 Kasım 2015 Perşembe

Midem Bulandı








Filozof Agrippa'ya göre;

* Dogmatik filozoflar, önermeler dizisinde sonsuza değin geriye gitmekten kaçındıkları için kanıtlayamayacakları varsayımlar ileri sürerler.

* Filozoflar, duyularla ilgili olanları akılla, akılla ilgili olanı ise duyularla kanıtlamaya çalıştıklarından çifte tuzağa düşerler.


Ve...


Yaşadığı dönemde kavram kargaşasının yoğun şekilde hüküm sürmesini ahlâk alanıyla birlikte ilişkilendirerek  düşünen SOKRATES,

"Bilgeliğin, adaletin, cesaretin anlamının ne olduğu bilinmedikçe, bilgece, adil ya da cesurca eylemekten söz edilemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyorlarsa eğer; SOKRATES'e göre bu, insanların anlaştıklarını sanarak anlaşmadan konuştukları anlamına gelir ve sonuç, kargaşadan başka hiçbir şey olmaz.

Kargaşa, SOKRATES'e göre, hem entellektüel ve hem de ahlâki yönden olur. Ona göre, entellektüel olarak sözcük ve kavramları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında hiçbir yere varamazsınız ve ahlâki olarak da, söz konusu sözcükler ahlâki fikirlere karşılık geldiği zaman, sonuç bir anarşiden başka bir şey olmaz." 




"12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi'nde işkence gören ve dışkı yedirilen Dr. Sinan OLCAN, "Dışkı yedirmek işkence değil" diyen Prof. Celal ŞENGÖR'e, "Herkes diploma alır ama diploma sadece mesleğini kullanmak içindir. İnsanlık ise farklı bir şey" sözleriyle yanıt verdi." 23 Kasım 2015




Dolayısıyla...


Bizim dünya çapında bilim insanı olarak bildiğimiz Jeolog Prof. Celal ŞENGÖR, bundan kısa bir süre önce de Kurucu Önderimiz ATATÜRK için, "Dahi Diktatör" deme cüretinde bulunmuştu.

Daha bu ifadelerinin şokunu üzerimizden atamazken, beter açıklamalarına devam eden sayın hocamız bir adım öteye geçerek,  "dışkı" muhabbetlerine imza  atmayı herhalde kendilerine çok yakıştırıyorlar...

Oysa ki bizler kendilerinden dünyanın yapısı, oluşumu, fosilleşme, deprem filan gibi uzmanlık alanını yakından ilgilendiren konularda bilgilenmeyi beklerken,  kendileri tarih, "diktatörün dahi'si kimdir?",  dışkı yemek "faydalı mı, değil mi", işkence, toplum bilimi gibi konularda garip açıklamalar da bulunuyorlar.

Dahası  hocamız ne yazık ki, üstüne elzem olmayan konularda "ahkam" kesmek, herkesi cehaletle suçlamak, insanlara tepeden bakmakla aslında insanın "ne bilmediğini bilmemek" durumuna örnek oluyor...

Demem o ki...

Makam, mevkî, ünvan ile bilgelik olmuyormuş. Zira bilgelik, yaşamdaki olayları ve sonuçlarını güçlü  kavrayışla, hayatı derin bir bakış açısıyla gözlemleyerek düşünebilmektir

Ne diyor Yunus Emre; 

"İlim ilim bilmektir ilim kendini bilmektir sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır"





Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.) 

24 Kasım 2015 Salı

Öğretmenler Günü











"Öğretmenler! Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı şekilde bütün öğretim basamaklarındaki eğitimleri uygulamalı olmalıdır. Yurt evladı, her öğrenim basamağında, ekonomik hayatta başarılı, iz bırakan, eser sahibi olacak şekilde bilgilerle donatılmalıdır. Ulusal ahlâkımız, çağdaş esaslarla ve hür fikirlerle artırılmalı ve takviye olunmalıdır. Bu çok mühimdir, bilhassa nazarı dikkatinizi çekerim....Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır." ATATÜRK

 
"FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR" nesiller yetiştiren bütün öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü'nü kutlar, ellerinden öperim...






Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)



23 Kasım 2015 Pazartesi

Filler Tepişir Çimenler Ezilir



İşgalci ABD askerlerinin giriştiği katliam sebebiyle harabeye dönen Telafer’e yardım götüren Kızılay ekibi, gözyaşları içinde Türkiye’ye döndü. Ekipte yer alan görevliler, "Biz yardım dağıtırken, yandaki çocukları yere yatırıp kafalarına çuval geçiriyor ve götürüyorlardı. Hepsi çok kötü durumda. ağlamamak mümkün değil" şeklinde konuştu.

Dolayısıyla... 

Yıllardır bölgemizde Türkmen katliamları yaşanırken ve bu katliamlar ortadayken...


Bugün BATI'nın cirit attığı ve tam anlamıyla bir bataklığa dönmüş Suriye'de, 

Kimin ne yaptığı belli olmayan bir senaryonun içerisinde, 

"Suriye'de Bayırbucak Türkmenlerinin öldürüldüğünü iddia eden Alperen Ocakları, Suriye'ye karşı savaş ilan etti" açıklamaları doğrusu hiç de samimi ve inandırıcı değil! 

Zira Filler tepişir çimenler ezilir...

Dolayısıyla o filler ki, "Türkmen çığlıkları" altında emperyalist güçlerin kendilerinden beklenildiği gibi davranarak bölgede hatta dünyada fırtına estirip, coğrafyamızdaki çimenler eziyorlar!

Ancak unutulmamalı ki, Atatürk Cumhuriyeti Türk ulusuyla birlikte 1919'da çimen olmadıklarını yedi düvele kanlarıyla kanıtladı!

Dolayısıyla can havliyle bizi bu bataklığa çekmek isteyenlerin tek amacı, bu çimenlerin arasında bir yıldız gibi parlayan Çiçek Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ve milletini yok etmeye çalışmaktır.

Demem o ki...


16 Mart 1964'te...

İsmet İNÖNÜ'nün Amerikan Başkanı Lyndon JOHNSON'un tehditine karşın,

"Yeni bir düzen kurulur ve Türkiye o düzendeki yerini alır" beyanatını vermiştir.


Nedendir bilmem ama...

Hani aklıma birden İsmet Paşa'nın diplomasideki bu ünlü  sözü geldi...



Sevgi ve saygılarımla!


"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)

18 Kasım 2015 Çarşamba

Hanım AĞA Leylâ ZANA



Leylâ ZANA

Çocukken hastalanıp hastaneye yatırıldığında, yakınlarından birisi babasına, "Yahu kız değil mi? Hastalığına niye üzülüyorsun, bırak ölecekse ölsün" demiş..

Ve henüz 14 yaşında iken kendisinden 21 yaş büyük toprak ağası oğluyla  evlenerek, 15 yaşında ilk çocuğunu doğurmuş..

Dolayısıyla...

Leylâ ZANA Silvan'dan bir bölge gerçeği olan, toprak ağalığı ve feodalizm gerçeğini ne yazık ki bir kenara bırakıyor...

Ve Leylâ ZANA "ağalık"la mücadele edeceğine ve de  küçük yaşta kocaman kocaman adamlara kuma olarak evlendirilen (ki bunların hiçbirisi çocuk yaşta evlenen kendisi gibi -ağa çocuğuyla evlenerek milletvekili olacak kadar- şanslı olmayan çocuklardır.) çocukların sorunlarını dile getirmek yerine, Türkiye Cumhuriyeti devletine dil uzatmayı marifet sayarak; güya, "insan hakları" söylemini kullanıp kürtçülük (ırkçılık)  yapmayı "demokrasi" olarak görmeye devam ediyor...


Hani.. "kadın hakları" diye bas bas bağırırken, öte yanda PKK'nın kaçırdığı çocukların gözü yaşlı analarını Diyarbakır'da,  zabıtalarca saçlarından sürükleterek belediyeden dışarı attıran da, yine kendi partisinin  belediye başkanı, iyi mi!..

Dahası... 

Batıda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar,

Kürt kökenli Fransız'ım,

Kürt kökenli İngiliz'im,

Kürt kökenli Kanadalıyım,

Kürt kökenli Alman'ım,

Kürt kökenli İtalyanım,

Kürt kökenli İspanyolum... diyor da,sıra Türkiye Cumhuriyeti Devletine gelince,

"Türk'üm" demekten niyeyse gocunuyor!

Oralar da ulus devlet.. Ama kimse sizin gibi çıkıp da devletine dil uzatıp, parmak sallamıyor.. Uzatan olursa da, yasalar karşısına çıkıyor..

Dolayısıyla o ülkelerin bir anayasası var...

Ve o anayasanın kurallarına göre yaşayanlar sıra Türkiye Cumhuriyeti Devletine gelince niye çığırtkanlık yaparlar, doğrusu üzerinde iyi düşünmek gerekiyor. 


Ayrıca o ülkelerde kurallara uyulmadığı zaman insanlar yasal olarak cezalandırılıyor, bu durumda kimsenin  gıkı çıkmazken... Söz konusu Türkiye olunca,  Allah muhafaza... "tu kaka"...

O halde...

"Türk'üm" diyenle senin aranda ne fark var? 

Neyin eksik, neyinden geri kaldın?!

Mağdurum da mağdurum diyorsun...

Allah aşkına...

Bu ne bitmez "mağduriyet"miş...

"Mağdurum" diye diye ülkeyi perişan, bütün vatandaşları mağdur  ettiniz be!..

Bugün senin savunduğun eli kanlı silahlı tedhişçiler, Güneydoğu Anadolu bölgesini savaş alanına çevirdiler... Hastaneler, okullar, yollar bombalar altında tarumar edildi...

Bunun neresi "demokrasi"?!

Bağımsız bir ulusun Milli Marşı için "ırkçılık" yapıyor diyorsunuz, kendinize bir marş yazmışsınız.. mazaallah ırkçılığın kitabı..


"Hey düşman, Kürt ulusu dili ile yaşamakta
hiçbir zaman düşmanlar tarafından yenilemez"

"Düşman" diye tanımladığınız bu vatanın özbeöz has evlatları... 

Binlerce yıl aynı toprak üzerinde  birlikte yaşamış, birlikte aynı kaderi paylaşmış.... insanlar arasında birbirlerine karşı kin, nefret tohumu ekmekten başka bir amaç taşımıyor..

O halde bunun neresi  "halkların kardeşliği" diye sormazlar mı, adama?

Bu olsa olsa..

Emperyalist haçlı güçlerle işbirliği içerisinde,

Kardeşliğin düşmanlığa dönüştürülmesidir!!!


Sevgi ve saygılarımla!



NOT:

ANAYASA'nın Türk vatandaşlığıyla ilgili 66. maddesi:

"Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk'tür. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarda kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkartılamaz..."

1924 Anayasası'nın 88. madde, 1961 Anayasası'nda 54. madde olarak karşımıza çıkan, ulus devlet ilkesinin temel unsurlarından birisidir. Bu madde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucularının ülke ve ulus bütünlüğünü sağlamak üzere yazıldığı gerçeği ile bugüne kadar özünü korumuştur.

Dolayısıyla, bu maddede "kan bağı" demiyor! 

Ya ne deniliyor? "Vatandaşlık bağı" diyor!

NOKTA!




"Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytandır" Hz. Muhammed (A.S.)